Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2011 Pazar

Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek

Jessica Williams, dünyanın röntgenini çekmiş. Tespitlerini ise "Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek" adını verdiği bir kitapta toplamış.

Aykırı Yayınevi'nden piyasaya yeni sürülen bu kitap, oldukça ilginç.

"50 gerçek" olarak adlandırılan aykırılıklar, yanlışlıklar veya sorumsuzluklar, ilk bakışta birbiriyle ilintili gözükmeyebilir. Ama her biri, dünyanın çivisinin üzerine bir balyoz gibi iniyor.

"Yokoluş"a doğru hızla sürükleniyoruz.

Kendi ikbalimiz için fır dönerken, bir de dünyanın nasıl döndüğüne bakalım...

İşte, dünyayı tersine çeviren 50 gerçek:

1- Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl

yaşıyor.

2- Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.

3- ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik

oranına sahip.

4- Çin'de 44 milyon kadın kayıp.

5- Brezilya'daki Avon kadınlarının sayısı, asker sayısından fazla.

6- 2002'de idamların yüzde 81'i ABD, Çin ve İran'da gerçekleşti.

7- İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla

bilgiye sahip.

8- AB'deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon,

Afrika'nın yüzde 75'inin günlük geçiminden daha fazla.

9- 70'in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9'unda

ise cezası ölüm.

10- Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor.

11- Rusya'da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda

hayatını kaybediyor.

12- 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırdı.

13- Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor.

14- Hindistan'da 44 milyon çocuk işçi var.

15- Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor.

16- Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon

dolar, yani saniyede 148 dolar kazanıyor.

17- Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyor.

18- 15 yaşındaki İngilizler'in yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri

sigara içiyor.

19- Washington'daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre

üyesi için 125 kişi çalışıyor.

20- Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor.

21- 1977'den bu yana ABD'deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz

vakası yaşandı.

22- Mc Donalds'ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hıristiyan tacını

tanıyanlardan fazla.

23- Kenya'da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor.

24- Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar.

25- Amerikalılar'ın üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyor.

26- 150'den fazla ülkede işkence var.

27- Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor.

28- Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33.

29- Dünyanın üçte biri savaş halinde.

30- Petrol rezervleri 2040'da tükenebilir.

31- Sigara içenlerin yüzde 82'si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.

32- Dünya nüfusunun yüzde 70'i, bugüne dek hiç çevir sesi duymadı.

33- Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için

yaşanıyor.

34- Afrika'da 30 milyon kişi AIDS.

35- Her yıl 10 dil ölüyor.

36- İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla.

37- ABD'de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor.

38- Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var.

39- Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyor.

40- Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor.

41- İngiltere'de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol'un ilk sezonunda

32 milyon kişi oy kullandı.

42- ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor.

43- ABD, "haydut devlet" diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri

harcama yapıyor.

44- Dünyada 27 milyon köle var.

45- Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç

haftada bir Ay'a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor.

46- Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyor.

47- Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa'ya satılıyor.

48- Yeni Zelanda'dan İngiltere'ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere

kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor.

49- ABD'nin, BM'ye 1 milyar dolardan fazla borcu var.

50- Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile

çocuklarına göre 3 kat daha fazla

23 Ekim 2011 Pazar

Yamyamlaşmak

Geçenlerde Habertürk sürmanşetten bir kadının cansız ve sırtından bıçaklanmış bedenini verdiğinde, büyük bir tepki toplamıştı diğer medya kuruluşlarından ve habercilerden-yazarlardan. Ancak gelin görün ki, Muhammer Kaddafi'nin halk tarafından linç edilerek öldürüldüğü görüntüleri ve resimleri o medya kuruluşları büyük bir mutlulukla sansürlemeden, yaş sınırı gözetmeden yayınladılar. Libya'daki yamyamlaşmış halkın yaptıklarını, bizim medya kuruluşlarımız da aynı yamyamlılıkla sundular bize. Belki de bu yok oluşun büyük kapitalist devletler tarafından (özellikle Fransa, İngiltere ve İtalya) yönetildiğini düşünürsek, kapitalizme ses çıkarmayan ödleklerin veya çıkarcıların, sesini duyamamış olmamız çok normal bir durum. Zaten Libya'ya demokrasi değil, yeni gelen konseyle bu kapitalist devletlerin sömürmesinin gelmesi de ayrı bir konu.


Bir diğer duruma gelirsek eğer, ülkemizde maalesef son günlerde savaş ortamı gittikçe çıkılmaz bir hal alıyor. Artık ne demokrasi, ne anayasa, ne eşitlik kaldı elimizde. Uzun uzuna anlatmadan kısaca değerlendirme yaparsak; Diyarbakır Cezaevi'nde insanların makatlarına ve ağızlarına sokulan coplardan, taşmış kanalizasyonun üstünde süründürülen insanlardan, çıplak şekilde soğuk suya ve işkenceye maruz kalanlardan, tacize uğradan erkeklerden veya kadınlardan sonra bu sorun büyük bir hal aldı aslında. Ve aslında bu sorun burada başladı. Sonra köyler boşaltıldı, insanlar köylerine dönmesin diye o köyler yakıldı. İnsanlar yoksullaştırıldı, göçer hale yani mevsimlik işçi haline getirildi. Kürt demek ve Kürtçe dili yasaklandı. Kürt aydınları öldürüldü, köyler basıldı kadın, çocuk demeden sırf Kürt oldukları için öldürüldü. Kürtçe albüm yapmak isteyen Ahmet Kaya'ya çatallar fırlatıldı. Ovada siyaset yapanlar tutuklandı, hapsedildi. İşte bu olaylar yüzünden bu savaş başladı ve devam ediyor. Şimdiye gelirsek, devletin yaptığı hatalardan bahsetmişken bir de PKK'nın hatalarından bahsetmek gerekiyor kısaca sanırım. Evet, öldürülen her PKK'lı, Kürt halkının özbeöz evladıdır ancak öldürülen her asker de Türk halkının özbeöz evladıdır. PKK'nın yanlış yaptığı nokta işte tam da bu. Devletten öç alma niyeti veya demokrasiye ulaşma isteği artık özellikle bu yüzyılda silahla, savaşla yürümez. Askerin ölmesi devleti zor durumda bırakmaz aksine kan isteyen kan emicilerini çoğaltır. Devlet vatan sağolsun der, şehit ailesinin kesilmiş elektriğini açar, birkaç gün bu konuyu konuşur sonra unutturur. Geriye ağlayan anneler-babalar kalır.


İşte tam da bu noktada, 24 askerin ölmesinin ardından çok büyük bir üzüntü yaşıyorum ve kahroluyorum ancak içimizdeki yamyamlar da kan istiyor ve o kan durmadan akmaya başladı. Bilmem kaç PKK'lının ölmesi, o kanı emmek birilerine rahatlama hissi veriyor, bu bir gerçek ancak daha sonrasında ne olacağını düşünüyorsunuz? Her şey çözülmüş mü oluyor? Biz barış yapmazsak, bugün ETA'nın silah bırakmasındaki en büyük neden olan yeni demokratik anayasayı, özerkliği, dil hakkını, siyaset hakkını, alternatifleşmeyi sağlayamazsak nasıl ETA gibi bir hareketi PKK'dan bekleyebiliriz ki? Kürtler Türklerden kan istedikçe, Türkler Kürtlerden kan istedikçe neyi nasıl ve ne şekilde düzeltebiliriz? Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı bizimle birlikte savaşan, Güneydoğu'nun Türkiye'ye bağlanması için savaşan, Fransızları yenen ve yeni Türkiye'de yer alan bir halka özerklik vermek o kadar kötü bir durum teşkil etmemeli. 


Aynı şekilde şu anda Van'da yaşanan büyük felakete karşın, "oh iyi oldu" diye tavır koyan, bundan mutluluk duyan, sevinç naraları atan yamyamlar da mevcut aramızda. Size iki durum sunmak istiyorum tam da bu noktada. Eğer bir Allah inancı varsa içinizde, "Hepimiz Havva'nın ve Adem'in güzel evlatlarıyız." Eğer bir inancınız yoksa ve hepimizin maymundan geldiğini düşünüyorsanız; maymunları şempanze, orangutan, makak diye ayırmak ne kadar saçmaysa, siz de insanları lütfen kökenlerine göre ayırmayın.


İnsan dediğimiz canlıyı hayvanlardan ayıran tek şey, düşünebilmesidir, medenileşebilmesidir. Ama bizler kökenimiz ne olursa olsun yamyamlaşırsak eğer, kan emmek istersek, diğer hayvanlardan hiçbir farkımız kalmaz. İnsanca yaşabilmek için, barışın beyaz bayrağını herkesin salladığı bir dünyayı görmek için hayvanca güdülerimizi bir kenara bırakmak ve düşünmeye başlamak gerekiyor.

6 Ekim 2011 Perşembe

Galeano’dan Haiti ve “Uygar Batı” Üzerine Tarih Dersi


Uruguaylı tarihçi ve yazar Eduardo Galeano’nun 28 Eylül 2011’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da gerçekleştirilen Haiti konulu forumda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.
İstediğiniz ansiklopediye bakın. Amerika kıtasında bağımsızlığını kazanan ilk ülke hangisiydi diye sorun. Hep
aynı yanıtı bulacaksınız: Amerika Birleşik Devletleri. Halbuki Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını ilan
ettiği sırada topraklarında bir yüz yıl daha köle kalmaya devam edecek 650 bin köle yaşıyordu ve ilk
anayasada siyah bir bireyin, beyaz bir bireyin ancak beşte üçüne denk olduğu hükme bağlanmıştı.

Ve eğer herhangi bir ansiklopediye bakıp köleliği kaldıran ilk ülkenin hangisi olduğunu sorarsanız daima aynı
cevabı bulursunuz: İngiltere. Oysa ki köleliği kaldıran ilk ülke İngiltere değil, bu onurun ceremesini hala
çekmekte olan Haiti’dir.

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın şanlı ordularını yenilgiye uğrattı ve Avrupa yaşadığı bu büyük
utanç nedeniyle onları asla affetmedi. Haiti, bağımsızlığı nedeniyle suçlu yerine konularak Fransa’ya yüz elli yıl
boyunca devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı ama bu bile yeterli olmadı. O büyük küstahlık bugün bile
dünyanın beyaz efendilerinin ağrına gitmeye devam ediyor.

* * *

Bütün bunlar hakkında ya pek az şey biliyor ya da hiçbir şey bilmiyoruz.

Haiti görünmez bir ülke.

Ülke ancak 200 binin üzerinde Haitili’nin ölümüne yol açan depremden sonra ünlendi. Ülke, haber medyasının
ön sayfalarında ancak yaşanan trajedi sonrasında kısaca yer kaplar oldu.

Haiti, ne atık malzemeleri büyücü misali güzelliğe çevirmeyi başaran yetenekli sanatçılarıyla, ne de köleciliğe ve
kolonyal boyunduruğa karşı verdiği savaşımdaki tarihi kahramanlıklarıyla meşhurdur.

Sağır kulaklar duyabilsin diye bir kez daha yinelemekte fayda var: Amerika’nın bağımsızlığının temelini atan ve
dünyada köleciliği bozguna uğratan ilk ülkedir Haiti.

İçine düştüğü güçlükler nedeniyle dile düşmekten çok daha fazlasını hak ediyor.

* * *

Şu an benim ülkeminki dahil olmak üzere muhtelif ülke ordularının işgali altında Haiti. Peki bu askeri işgal nasıl
gerekçelendirildi? Haiti’nin uluslararası güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla...

Bunda yeni bir şey yok.

Haiti örneği 19. yüzyıl boyunca, hala kölelik düzenini sürdüren ülkelerin güvenliği için tehdit oluşturdu. Thomas
Jefferson’ın da dediği gibi, isyan musibetinin kaynağı Haiti’ydi. Örneğin Kuzey Carolina’daki yasalar, gemisi
limana yanaşan herhangi siyah denizcinin kölecilik karşıtı salgını yayabileceği tehdidiyle hapse konmasına cevaz
veriyordu. Ve Brezilya’da söz konusu salgın Haiticilik diye adlandırılıyordu.

Haiti, 20. yüzyılda da güvenli olmadığı gerekçesiyle yabancı alacaklılarının deniz kuvvetlerince işgal edildi.

İşgalciler gümrüklerin yönetimine el koydular ve Ulusal Banka’yı New York’taki City Bank’a devrettiler. Ve
bir kez adaya adım attılar mı orada tam 19 yıl kaldılar.

* * *

Dominik Cumhuriyeti ile Haiti arasında bulunan geçit El Mal Paso [Belalı Geçit] adıyla bilinir.

Belki de bu isim bir uyarı işaretidir: siyah dünyaya, kara büyüye, cadılığa doğru yol alıyorsunuz...

Köleler tarafından Afrika’dan taşınan ve Haiti’de ulusallaşan Vudu dini, bir din olarak adlandırılmayı bir türlü
hak etmemektedir. Uygar dünyanın bakış açısına göre Vudu karadır, cehallettir, geriliktir, saf batıl inançtır.
Katolik Kilisesi’nin inananları arasında kutsal azizlerin tırnaklarını ve Cebrail’in kanatlarını satmak gayet yaygın
bir teamülken aynı kilise, hakkında kimsenin fikir sahibi olmadığı bu batıl inancı 1845, 1860, 1896, 1915 ve
1942 yıllarında yasaklamıştır.

Ancak son yıllarda Haiti’deki batıl itikada karşı savaş açma misyonunu evanjelik protestan tarikatler
devralmıştır. Bu tarikatler binalarında 13. kata, uçaklarında 13. koltuk sırasına yer vermeyen ve tanrının
dünyayı bir haftada yarattığına inanan uygar hıristiyanların yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’nden
gelmektedir.

Aynı ülkede yaşayan evanjelik vaiz Pat Robertson, 2010 yılında gerçekleşen deprem hakkında bir televizyon
açıklaması yaptı. Söz konusu ruh çobanı, siyah Haitili’lerin Fransa’dan bağımsızlıklarını, Haiti cangıllarının
derinliklerindeki şeytandan yardım almalarını sağlayan bir Vudu töreni sayesinde kazandıklarını vahiy etti.
Onlara özgürlüklerini kazandıran şeytan şimdi bu depremle faturasını yolluyordu.

* * *

Yabancı askerler Haiti’de daha ne kadar kalacak? Oraya istikrar kazandırmaya ve yardım etmeye gittiler; ama
zaten yedi senedir oradalardı ve onları istemeyen bu ülkeyi yardımsız bırakmak ve istikrarsızlaştırmaktan başka
bir şey yapmamışlardı.

Haiti’nin askeri işgali Birleşmiş Milletler’e yılda 800 milyon dolara mal oluyor.

Birleşmiş Milletler o fonları teknik işbirliği ve sosyal dayanışma için kullanmış olsaydı, Haiti yaratıcı enerjisini
geliştirmek için kuvvetli bir destek almış olacaktı. Ve bu sayede kendini, tecavüz etmeye, cinayet işlemeye ve
ölümcül hastalıklar saçmaya pek yatkın silahlı kurtarıcılarından kurtarabilirdi.

Eduardo Galeano

Haiti’nin artık topraklarına gelinip felaketlerinin kat kat artırılmasına
ihtiyacı yok. Kimsenin hayırseverliğine de ihtiyacı bulunmuyor. Eski bir
Afrika atasözünde büyük isabetle belirtildiği gibi veren el, alan elden
daima üstündür.

Ancak Haiti’nin, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğer
hayırsever kurumlar tarafından yerle bir edilen gıda egemenliğini yeniden
tesis edebilmek için dayanışmaya, doktora, okula, hastaneye, gerçek
işbirliğine ihtiyacı büyük.

Biz Latin Amerikalı’lar için dayanışma bir şükran borcudur: 1804 yılında
gerçekleştirdiği o bulaşıcı eylemle bizlere özgürlüğün kapılarını açtığı için
bu ufacık muazzam ulusa teşekkür etmenin en iyi yolu dayanışma olacaktır.

10 Eylül 2011 Cumartesi

11 Eylül Gerçekten Bir Terör Örgütü Ürünü Mü?

El Kaide terör örgütünün bayrağı
Birkaç saat sonra 11 Eylül saldırısının 10. yıl dönümüne girmiş olacağız. Bunu son zamanlarda Amerika'nın içerisinde bulunduğu teyakkuzdan da anlamaktayız zaten. Bu 'terör' saldırısını El Kaide isimli terör örgütü üstlenmişti. Biraz El Kaide'ye değinelim bu noktada.

El Kaide 1988 yılında Amerika eliyle SSCB ile olan soğuk savaşta bir piyon olmak üzere kurulmuştur. Amaç SSCB'ye terör belasını sarmak ve de Afganistan'dan uzak tutmaktır. Türkiye'de de olmak üzere bir çok farklı ülkede kanlı eylemler gerçekleştirmiş olan bu örgütün en popüler eylemi ise 11 Eylül saldırısıdır.

El Kaide'nin 2 mayısa kadar ki lideri olan Usame Bin Ladin ise Amerikan ordusundan eğitim almış bir terör örgütü lideridir. Fakat ilginç olansa Suudi Arabistan'da yaşayan çok zengin bir ailenin çocuğu olmasıdır. Genelde hatta %100'e yakını fakir ya da ezilmiş insanlardan oluşmuştur terör örgütlerinin. Bu durumdan bile anlaşılabileceği üzere El Kaide ve 11 eylül saldırısı sıradan bir vaka değildir.  


11 Eylül 2001    

11 Eylül 2001'de hatırlayanlarınız olacaktır, o sıralar Amerika Başkanı olan G. W. Bush saldırı haberini bir okulda almıştı. İlk bakışta haberi aldıktan sonraki hal ve hareketlerinin korku ve sinirle karışık olduğunu fakat soğukkanlılığını koruduğunu düşünüyorsunuz. Ancak görüntüyü tekrar izleyince böylesine ağır ve tarihi bir saldırıyı öğrendikten sonra gözlerindeki heycan ve endişe dışında aşırı soğukkanlılıkla karşıladığını farkediyorsunuz. Adeta bekliyormuş biliyormuşçasına..

Körfez Savaşı'da Saddam Hüseyin'i deviremeyen Amerika (1990-1991 tarihinde G. W. Bush'un babası olan G. H. W. Bush oturuyordu başkanlık koltuğunda) bu kez daha kararlıydı. Irak'a sadece petrol değil su rezervi ve de şirketlerin istihdamı için girmek istiyordu. Orta Doğu'nun en önemli iki nehirin ,Fırat ve Dicle, geçtiği iki ülkeden biriydi Irak, Türkiye ise diğeri. Şirketlerle kol kola hareket eden A.B.D başkanlık makamı içinse savaş askeri bir yenilgi olsa da mali bir başarıdır. Zira United Fruit Company ve Zapata Oil şirketlerinin sahibidir G. W. Bush. Yatırım ve yönetimsel olarak oldukça zayıf olan Bush nasıl olurda bu kadar büyük şirketlere sahip olurdu. Bu da babasının oğlunun gelişimi için gözden çıkardığı bir çok Hindu-Çin, Latin Amerika ve Orta Doğu ülkeleri sayesinde olmuştu.

11 Eylül saldırısı esnasında uzaktan çekilmiş bir görüntü

Gelelim 11 Eylül saldırısına; hava ve kara taramaları en gelişmiş ülke olan Amerika, ne hikmetse kaçırıldığı belirlenmiş ve S.O.S veren iki yolcu uçağının arka arkaya rahatça New York'a girmesine ve dünyanın en sıkı güvenliğiyle korunan Dünya Ticaret Merkezine saplanmasına hiç bir müdahalede bulunamıyor. Üstelik ikiz kulelerin korumasını sağlayan güvenlik şirketinin sahibi G. W. Bush'un küçük kardeşi iken. Bu esnada ise Usame Bin Ladin'in ailesi Bush ailesinin özel uçağıyla Amerika'dan Suudi Arabistan'a gitmekte. 

El Kaide lideri Usame Bin Ladin; Amerika başkanlık seçimlerine bir seneye yakın bir süre kala popülaritesi düşmekteyken bir anda öldürülüveriyor. Üstelik Amerikayla iyi ilişkiler içerisinde olan Pakistan'da bir villada rahatça hayatını sürdürür ve de örgütünü idare ederken.

Kendi yarattığı bir garabete işlerini gördürüp, mağduru oynayarak işi bittikten sonrada çıkarları doğrultusunda eliyle koymuş gibi liderini bulup öldürüp dünyaya 'terörle mücadele' ediyoruz diyor Amerika. Pek tabii Irak'da yataklarında eşleriyle yatarken hiç bir suçları olmadan yatak odaları basılıp yataklarında çocuklarının gözleri önünde öldürülen ve bir ülkenin beyni olan 1.000 kadar akıl ve bilim adamını bizzat askerleriyle öldürdüğünü söylemez Amerika.

Fakat popüler kültürün yaşam alanlarının her noktasına girmesiyle ki özellikle gazeteler boyutunda, halkların git gide daha da teslimiyetçi bir yapıya bürünmesiyle yozlaşma asıl amacına ulaşmaktadır. Bu da 'devlet' eliyle yapılan terörü meşrulaştırmakta ve destek vermektedir.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Avrupa'da Yaşanan Kriz

2008'den sonraki en büyük krizi yaşıyor dünya. Aslında krizler tarihine bakıldığında Büyük Buhran(1929) ile başlayan ve mütemadiyen, şaşmadan günümüze kadar gelmektedir krizler. İlk krizin kağıt para ve çekin global olarak tedavülünün başlamasından çok kısa bir süre sonra baş göstermesi bir hayli manidar ve düşündürücüdür.

Gelelim Avrupa'nın şu sıralar yaşadığı krize. Nedir bu kriz nerden nasıl çıkmıştır vs vs. AB içerisinden patlak veren bir mali krizdir. 2008 krizinin kaynağı Amerika ve ekonomi açısından büyük bir salaklık olan mortgage idi. Bu krizin sebebiyse bizzat AB yani 27 ülkenin ekonomik ve ulaşım birliğinde bulunduğu yapıdır. Şöyle anlatmak daha anlaşılır olucaktır. Amerika ve Japonya'dan sonra en büyük ekonomi, istikrar ve sanayi olan Almanya ile hiç bir ekonomik açıdan pozitif katkısı olmayan o kalibrede ne üretime ne de tüketime sahip olan Estonya'nın aynı parayı kullanması bu krizin en önemli sebeplerinden birisi. Bu ülkeler sadece bir örnek tabi. Sonuçta Almanya'nın üretimi ve tüketimi dolayısıyla alım gücü ve hayat pahalılığı Estonya ile mukayese edilemez nitelikte. Bunun yanında artan işsizlik ve meşhur siestalarla harmanlanmış az çalışma, Avrupa ekonomisinin dayanaklarından biri olan Offshore bankacılık.. Yani kara para aklamanın Avrupa ayağı olan İsviçre. Bir ayağı buna dayanmış sağlıksız bir ekonomiye sahip AB.

Bununla beraber krizden çıkmak için alınan tedbirler ise; kriz tarihinin baş musebbibi olan; parayla yozlaşmış olan muhafazakar hükümetlerin güttükleri liberal politikalar artık krizler arası mesafeleri de kısaltmakta süre bazında. İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi devletler krizden çıkmak için vergileri artırmak yerine kamu harcamalarını kısmaktadırlar. Buda halkların daha çok tepkisine sebebiyet vermektedir. Vergilerin artması zengin kesim dışındaki halkın ödediği vergiye %10-20 gibi bir etki yaratmakta fakat zengin kesim üzerinde %40-50 oranlarına denk gelmektedir. Kaldı ki buradan gelen parayla yaklaşık 5milyon insana istihdam sağlanabilir İspanya ebadındaki bir ülke için. Zira İspanyadaki işsiz sayısına denk gelmekte. Haliyle bu da şirketlerin kucağında oturan, zengin bir oligarşinin lobisiyle bulunduğu mevkiye gelmiş ve parayla yozlaşmış muhafazakar hükümetlerin işine gelmemekte. Bu yüzden de krizi nakit para yardımlarıyla ve kamu harcamalarını kısarak aşmaya çalışıp bir türlü başarılı olamamaktadırlar.

Sonuç itibariyle Avrupa Birliği'nin lokomotif ülkelerinin aralarında ekonomik açıdan siklet farkı olan devletlerin yükünü çekmeye çalışması, yanlış para politikaları bu krizi tetiklemiştir. Burdan bizler adına çıkarılabilecek en önemli mesaj ise 1euronun 2,5 lira olduğu bir ekonomik yapıda AB'ne katılma hayali kurarak İspanya, İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin akıbetine uğrama öngörüsünde bulanabilmektir. Bu perspektiften bakınca 2011 Türkiyesinde hala Avrupa Birliği Bakanlığı'nın kurulduğunu görmekse hicap vesilesi.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Dünyadaki Barışsever Anneler

Madres de Plaza de Mayo: Plaza de Mayo Anneleri
Barış Anneleri İnisiyatifi'nden bir önceki yazımda bahsetmişken, dünyada belki de bu konuda öncü olmuş olan Plaza de Mayo Annelerini de unutmamak gerekir. Plaza de Mayo, Arjantin'in en önemli meydanıdır. Arjantin'in bağımsızlığı da Arjantin cuntasının ilanı da bu meydandan başlamıştır. Cuntadan geriye kalan yaklaşık 30 bin insanın kayıp olması nedeniyle de yıllardır annelere kalmıştır bu meydan. Anneler de bu meydanın adını alarak Plaza de Mayo Anneleri adıyla anılır olmuşlar günümüze kadar. Bir annenin en doğal hakkı olan çocuğunun başına ne geldiğini öğrenmek için tüm bu kayıpları aramak için kurulmuştur. Tabi aynı zamanda askeri cuntanın da yargılanması için mücadele vermektedir. Bizdeki anneler cumartesi günleri sokağa çıkarken oradaki anneler 1977'den beri her perşembe günü meydandadırlar. Tabi 1977'den bugünlere rahatça gelmediler; coplandılar, tutuklandılar, işkenceye uğradılar, yasaklandılar. Ama yılmadan bugüne kadar çocuklarını aramayı sürdürdüler. Bunun yanı sıra her konuda hükümetlerin veya askeri cuntanın yaptıklarını eleştirdiler.


Bizdeki 1980 darbesi nasılsa Arjantin'de de bir askeri cunta ABD desteğiyle iktidara geldi 1976'da. Toplu katliamlar, toplu mezarlar ortaya çıktıkça anneler bir şeyler yapmaya karar verdiler ve 1977'de 12 kişiyle yola çıktılar ve bugün binlercesi her perşembe meydanı dolduruyor artık. Sivil halk direnişi olarak hiçbir baskıya boğun eğmediler. Teröristlerin Anneleri diye adlandırıldılar. Bazıları da deli kadınlar dedi onlar için. Deli kadınlar yerlerde mi sürüklenmediler, hiç mi tutuklanmadılar, işkenceye mi uğranmadılar ama her zaman direnerek askerin geri çekilmesine neden oldular. Dünyaya bu zulmü duyurdular bu direnişleri sayesinde.


Daha sonra 1983'te sivil iktidar başa geldiğinde hala sokaktaydılar çünkü askeri cuntadan bir farkı olmadığını biliyorlardı. Yine birileri askeri cuntayla yapamadıklarını, sivil demokratikleşme yalanıyla yapmaya çalıştılar. Kayıp çocuklarını bulmak yerine bu yeni sivil hükümet, cuntacıları çıkardıkları yasalarla affettiler ve cuntanın faşist politikalarına devam ettiler. "Katiller affetilmesin, kayıplar bulunsun, sorumlular hesap versin" sloganları ilk meyvesini 1995'te Arjantin Genelkurmay Başkanı'nın itirafıyla ve "Yaşadığımız dehşeti daha fazla inkar edemeyiz" sözleriyle vermeye başladı. Ve hala 1995'ten günümüze kadar birçok faşist cuntacı cezalandırılmaya devam ediyor. Bunu başaran sokağın gücüydü, annelerin inancıydı. Bugün artık daha bilinçli, daha politik, daha eğitimli nesillerin yetişmesine ve hiçbir baskıya boyun eğmemesine neden olan deli kadınlardı. 12 kişiden milyonlara ulaşıp, hatta dünyadaki birçok ülkeye örnek olup dünyadaki tüm cuntacıların emellerine ulaşamaması için çalıştılar.


Bilmiyorum, farkında mısınız; bizim ülkemizde de aynı askeri cuntacılar yok muydu? Binlerce kayıp, binlerce kişi öldürülmedi mi faili meçhul veya direkt failli belli cinayetlerle? Hiç kimse cezalandırılabildi mi, askeri cuntacıların önünde saygıyla eğilmeye devam edilmedi mi? Gözü yaşlı anneler bizde de yok muydu?  Cumartesi annelerini anımsarsınız az ya da çok. Her cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nı hala, inatla doldurmaya devam ediyorlar. Bu gerçek hikayenin bir de Türkiye ayağı var ve bir dahaki yazıda Türkiye ayağını deşeceğiz.

21 Ağustos 2011 Pazar

Abraham Lincoln ve J.F.Kennedy Arasındaki İnanması Güç Sır!

A-Abraham Lincoln'un kongreye secildigi yil 1846. 
John F. Kennedy'nin kongreye secildigi yil 1946.

-Abraham Lincoln'un ABD Baskani oldugu yyil 1860.
John F. Kennedy'nin ABD Baskani oldugu yil 1960.

-Her iki baskan da bir cuma gunu suikastta kurban gitti.
Her iki baskan da baslarina isabet eden kursunla oldu.

-Lincoln'un sekreterinin soyadi Kennedy idi.
Kennedy'nin sekreterinin soyadi Lincoln idi.

-Lincoln ve Kennedy guneyliler tarafindaan olduruldu.
Lincoln ve Kennedy'nin koltuguna guneyliler oturdu.

-Yerlerine gelen baskanlarin soyadlari J.Johnson'di.

-Lincoln'den sonra baskan olan Andrew Johnson'in dogum yili 1808'di.
Kennedy'den sonra baskan olan Lyndon Johnson'in dogum yili 1908'di.

-Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doogum yili 1839'du.
-Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald'in dogum yili 1939'du.

-Iki suikastcinin de 3 ismi vardi.

-Iki suikastcinin de isimlerinde 15 harf vardi.

-Lincoln, 'Kennedy' isimli bir tiyatroda vuruldu.
Kennedy, 'Lincoln' marka bir otomobilde vuruldu.

-Lincoln'u vuran tiyatrodan kacti, bir depoda yakalandi.
-Kennedy'yi vuran depodan kacti, bir tiyatroda yakalandi.

-Her ikisi de davalari baslamadan öldurüldu.

-Lincoln olmeden bir hafta once Maryland Monroe'daydi.
-Kennedy ölmeden bir hafta once Marilyn Monroe'ylaydi

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Solcular Acaba Nerede ki?



Yıllardır solun en büyük güç kaynağı dil, din, ırk ayrımı yapmamasıdır ve sol bununla gururlanmıştır. Yeri gelmiş türban sorununun en ağır yaşandığı günlerde türbanın üniversitede serbest olmasını savunmuş; yeri gelmiş Alevilerin, Kürtlerin ve Ermenilerin yanında olmuş; işçilerin, öğrencilerin, işsizlerin, memurların, mağdurların bir araya gelmesine vesile olmuştur. Hatta kendi ülkesiyle sınırlı kalmayıp Filistin’i 1968’lerden beri savunmuştur. Çevrecilerle, transseksüellerle, gaylerle, lezbiyenlerle birlikte hareket etmiştir. Ancak şu son zamanlardaki Afrika yardımlarını ele alırsak, sol son zamanlarda her nedense büyük bir sessizliğin içine gömüldü. Şimdi sol derken kendini sol olarak görenleri kastetmiyorum. Örneğin; Hulki Cevizoğlu’nun “Türkiye'de ekonomik kriz yaşanırken, nerden çıktı bu Afrika'ya yardım? Tam bir ayranı yok içmeye, tahterevalli ile gider Afrika'ya örneği.” demesini kaile almıyorum. Bu kadar yakışıksız cümleyi savunmanın açıklaması yoktur. Zaten benim sol dediğim ulusalcı-milliyetçiler değil sosyalist cenahtır. Yıllardır dünya olaylarına sessiz kalmakla suçladığımız devletin bu sese kulak vermesine rağmen gerektiği yerde destekleyip, gerektiği yerde eleştirme erdemini niye kullanamıyoruz ki? Gerçekten de Afrika’ya yardımlar çok önemli ve bizim açımızdan güzel olaylar ancak solcular niye çıkıp “El Beşir’i yıllardır savunurken niye şimdi başladı bu yardımlar, ne değişti?” diye soramıyor. Niye kimse en azından halkın başlattığı bu kampanyaları desteklemiyor. Yıllarca muhafazakâr kesim Filistin için eylemler yaparken, solcular da meydanları inletirken, şimdi ne değişti acaba da artık haklının veya muhafazakârların yanında olamıyor solcular? Eğer sosyalizmin içine ulusalcılık kaçmadıysa –yani ulusalcılar gibi AKP’yi veya muhafazakâr kesimi doğru ya da yanlış yapmaları önemsiz olmak koşuluyla sürekli eleştirmek, doğrularını karalamak– bu sessizliğin bir manası yok.  Muhafazakâr kesimle aynı yönde olmaktan niye çekiniyoruz ki? Onlar din birliği yaparken, biz solcular her zamanki gibi haklının, ezilenin yanında olmamamızın bir anlamı yok. Evet, şunu eleştirebiliriz: Artık ülkemiz kapitalizmin oyuncağı olmaktan, kapitalizmin oyuncusu olmuştur. Bunun en büyük örneği de Somali’dir. Büyük bir kapitalist mantığıyla El Beşir’e kucak açarken hükümetin hümanist olduğunu sanmak büyük bir saçmalıktır. Ama bu durumda bile yıllardır hümanistliğiyle övünen solcular acaba nerede ki?

11 Ağustos 2011 Perşembe

Her Yanı Ayrı Bi’ Tezatlık

Afrika'daki açlık ve yoksulluk en üst noktada.
Bir tarafta Somali’ye yardım haberleri bir tarafta da Suriye’deki olaylar var gündemimizde. Gerçekten her ikisi de ayrı bir acı, ayrı bir dünya. Ancak ortada bunlara karşı tavır alan hükümetin –yani AKP’nin– tezatlıkları var.

Öncelikle Somali’ye bakarsak büyük bir insanlık dramı. Afrika kıtasındaki sefalet, yokluk hepsinin suçlusu da büyük devletler. Büyük devletler derken yalnızca ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya filan gelmesin. Biz de büyük bir devletiz ve biz de bu suça ortağız. Örneğin Sudan'da yüzyılın en büyük soykırımını yapan El Beşir’i yani Sudan'ın devlet başkanını ülkemizde gül gibi ağırlıyoruz. İnsanlık suçu işlemiş bu adamı eleştirmek yerine törenlerle karşılıyoruz. İsrail’e sesini yükselten bir başbakan herhalde Sudan’dan korkuyor olamaz. Bunun tek açıklaması olsa olsa Sudan'ı kullanmamamız olabilir. Biz de artık bir büyük devletiz. Büyük devlet derken büyük bir kapitalistiz. Biz de bazı şeyleri sömürüyor, bazılarına çıkarlarımız neyse ona göre davranıyoruz. Sudan'daki olayları görmeyip, Somali'ye yardım etmek devletimizin "Gariban halkların ve ülkelerin yanındayız." mantığına oldukça aykırı bir şey. Her şey kapitalist bir ülke olduğumuz gerçeğinde yatıyor. “Başbakanın Afrika İçin Başlattığı Kampanya” adlı yazıyı okuduysanız blogumuzdan, durumu zaten iyice kavramışsınızdır. Bu yüzden bu konuyla ilgili gerekli şeyleri söylemektense arkadaşımın yazdığı o yazıya aynen katılıyorum.

Suriye'deki isyan gün geçtikçe artıyor.

Suriye’deki olaylara gelirsek eğer, farkındaysanız Suriye’de muhalifler kendi seslerini iktidara daha doğrusu Beşar Esad’a duyurmaya çalışıyor. Esad’da sağ olsun duymamazlıktan geliyor bu sesleri ve tankla tüfekle muhaliflere saldırıyor. Suriyeliler de Türkiye sınırına kaçtığı için bu sorun artık bizim de sorunumuz oluyor bir yandan. Belki Suriye yerine Somali bizim komşumuz olsaydı ve Somali’deki soykırım hemen yanı başımızda yaşansaydı, hemen başbakanımız bu konuya el koymaya çalışırdı. Zaten bu farz edelim ki durumu kapitalizmin ne pis bir illet olduğunu bize anlatmaya yetiyor. Suriye’deki bu olaylara sessiz kalmayan başbakanımız, Esad’ı “halkının sesini dinlememekle” suçluyor. Ne garip değil mi?


Gaz bombaları bitiyor ama polisin gaz bombası terörü bitmiyor.

HES protestolarını yapanlar, hakları için sokağa çıkan öğrenciler, sendikal mücadelelerini sürdüren işçiler, işsizler, ÖSYM mağduru gençler, atanamayan öğretmenler ve daha da fazlası bir şeyler söylemek istediğinde her nedense susturuluyorlar, gaz bombasını yiyorlar. Hatta o kadar ki bir yıllık gaz bombası beş ayda bitebiliyor. Hatta başbakan “Gaz bombası atmayalım da, Suriye gibi mi olalım?” diyebiliyor bir televizyon programında. Bu sözün açıklaması aslında bunları susturmak için gaz bombası atıyoruz demek değil mi? Halkını susturan, konuşturtmayan bir başbakan nasıl olur da Suriye’deki durumu eleştirebilir? Gıkı çıkan –sosyalistleri veya ulusalcıları– iddianamesi olmayan davalarla yargılamaya çalışan, yıllarca nedensiz hapiste tutan veya tutulmasına razı olan bir başbakan nasıl oluyor da bu lafları Suriye için kullanabiliyor. Yanlış anlaşılmasın suçlu olanlar, içimizdeki darbeciler veya darbe şakşakçıları hemen yargılansınlar. Ancak bu yargılama adilce ve dürüstçe ve hatta herkese açık olsun. Ama bu tutuklamalar muhalefetin farklı kesimlerini susturmak gibi anlaşılmasın. Bir iktidar yüzde elli de altmış da almış olabilir. Ama bu oy oranı ne kadar çok olursa olsun diğer politik kesimleri bastırma aracı olarak kullanılmasın. Barajı geçememiş olan partiler susturulmasın. Çevreciler, lezbiyenler, gayler, transseksüeller, komünistler, sosyalistler, ulusalcılar, öğrenciler, işçiler, işsizler, memurlar, memur olamayan KPSS mağdurları, çiftçiler, esnaflar yani kısacası toplumun hangi kesiminden olursa olsun farklı düşünen tüm herkes, sesini dilediği gibi çıkarabilsin. Nasıl farklı kültürlere bizim zenginliğimiz diyebiliyorsa iktidar sahipleri aynı şekilde farklı görüşlerin temsiliyet hakkını da bizim gücümüz olarak addetsinler. Yoksa bunları yapmayıp, farklı sesleri gaza boğup, öldürmeye çalışanlar Suriye’deki olaylara sahip çıkarlarsa ya da Afrika’daki açlığa ve yokluğa işte o zaman her yanı ayrı bi’ tezatlık olur bu işin sonu. O zaman sizin bir siyaset vizyonunuz olamaz insanların gözünde ve bu da mağduriyetlerden yarar sağlama olur. Hiç de insancıl olmaz sonu.

 

Not: Yazar 11 Ağustos'ta yazdığı yazıda çok büyük bir bilgi hatası olduğunu kavrayıp, 21 Ağustos'ta yazısını düzeltmiştir.


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Başbakanın Afrika İçin Başlattığı Kampanya

Gün itibariyle başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Doğu Afrika'daki insanlık dramı için genelge yayımlaması ve de üzerine birkaç saniye düşünmemle yazıya başlamam bir oldu. Birkaç saniye de böyle bir yazıya nasıl karar verirsin derseniz, sebebi çok basit. İstismarın ve popülizmin kokusunu her yerde alabilen bir burna sahibim. Blogumuzu takip ederseniz sizde bu yetiye zamanla sahip olabilirsiniz. Subliminal mesajla yaptığım reklamı pas geçerek neden böyle bir yardım kampanyasını eleştirdiğimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Her ramazan bütün müslüman nüfusun bulunduğu ülkelerde (dikkat ederseniz müslüman ülkeler demiyorum bunun iki sebebi var; birincisi devletlerin dini olmaz halklarının çeşitli inançları olur, ikincisiyse müslümanlarında azınlıkta olduğu ülkeler vardır onlar müslüman sayılmaz mı da sadece müslüman ülkeler göz önünde bulundurulur?) doğal olarak halkın duygu yoğunluğu ister istemez artmakta ve etrafa bakışı daha pozitifleşmektedir. (özellikle iftar yapıldıktan sonra) Bu ortamdan nemalanmak isteyen çeşitli meslek gruplarındaki istismarcılar türemektedir. Bu istismarcılar sıklıkla milletvekili güruhunda bulunur.

Dünya halklarını ve kendi halkını 11 ay boyunca duymaz fakat ramazan geldiğinde alabildiğine ilgilenir. Fakirliği bitireceğini söyleyen  ve yardıma muhtaçlara yardım edeceğini söyleyen bir iktidar; her şeyden önce ülkesinde küçük bir kapitalizm kurmaya yarayacak olan liberal bir politika uygulamaz. İşçilerini alabildiğine biber gazına boğup, biber gazı stoğunu bitirmez, her sendikalaşma girişimine copu indirmez.

Afrika'daki drama gelecek olursak, hazır ramazandayız bahanemizde var fırsat bu fırsat bir taşla iki kuş vurur hem halkımıza 'cici' gözükür hemde dünyaya kendimizi gösteririz şeklindeki bir şark kurnazlığı başbakanınki. Son derece sığ, yavan ve bayağı bir girişim. Afrika'da günde standart olarak 35bin insan ölmekte fakat ne hikmetse Orta Çağ'dan beri sömürüldüğü herkesçe bilinen bir kıtada standardın altında günde 28bin insan ölünce yardım kampanyası başlatılıyor. Neden sadece Doğu Afrika? Kuzey Afrika'da Libya (yeryüzündeki en büyük 3. petrol rezervi olan ülkenin) iç karışıklık yaşarken kapitalist ülkelerle el ele verip daha ucuz petrol alabilmek şirin gözükmek için Nato'ya destek veren hükümet bu değil mi? Orta Afrika'da yapılan silah ticaretine ve çocuk askerlere sesini yükseltmek yerine, kendi ülkesinde uluslararası silah şirketlerine rant sağlayan yasalar çıkartan bu hükümet değil mi? Batı Afrika'da petrol şirketleri halkı ve doğayı sömürüp öldürürken gıkını çıkarmayan bu hükümet değil mi?

Eğer sorun Afrika'da ölen insanlarsa, şiddetle ölende birdir açlıkla ölende. Siz samimi, gerçekçi ve iyi niyetliyseniz bu ikisinede karşı durur ve kampanyanızı öyle yaparsınız. Yok eğer siz popülistseniz etliye sütlüye bulaşmayan kokmayan bir kıyım olan açlık mağdurlarına yönelirsiniz. Yapılan yardımlar ordaki sorunu çözmüyor, ordaki sorun sömürü. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir kıta açlık ve susuzluklar kavrılıyorsa oraya yapılan para yardımı sadece bir anestezi boyutunda kalır. Sömürüye artık bir dur denmezse o kıtayla birlikte dünyada batmaya başlayacak. Herkes gibi başbakanda hükümette asıl sorunun açlık olmadığını, bu sorunu da yaratanın yine kapitalizm olduğunu biliyor ve buna rağmen kendi ülkeleriyle bu sisteme en büyük desteği veriyor.

Hoş kendini müslüman aleminin lideri sanıp, Hindistanda yaşanan açlık ve susuzluk felaketlerine gıkını çıkarmayan, Irak'a saldırılması için hava üslerini açan ve hali hazırda Irak'ta ve Afganistan'da komuta birliği bulunduran, dinini yozlaştıran ülkesini kapitalizmin bahçesi haline getiren niye savaşa izin verdiniz denince terörizmi engellemek diyip terörist liderinin dizinin dibinde görüntüsü olan bir mebustan çok şey beklemek bizimkisi.

Bu yardım hareketine uzak durun demek niyetinde değilim ama bu istismarı gözden kaçırmayın. Hiç bir 'insan' evladı Afrika'da yaşanan dramı böyle bir istismar malzemesi yapmamalı yapamazda. Yapan değil müslüman insan bile addedilemez!

4 Ağustos 2011 Perşembe

Amerika gölgesine saklanan tehlike.. Çin!

Yaklaşık olarak 1950'lerin ortalarından beri süre gelen Amerika her yerde tribinin artık sadece Amerika'dan ibaret olmadığını anlatmak için uykumun kaçtığı bu abes saatte yazıyorum. Herkesçe malum Amerika'nın dünyaya yaptıkları.. Bunları tanımlamak için kısaca 'emperyalizm' terimi kullanılıyor. Kelimenin şatafatına ve söyleme zorluğuna aldanmayın açıklaması dümdüz bir sömürgeciliktir. Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu, Endonezya, Tayland vb. bölgelerde daha doğrusu stratejik konumu olan, fakir, yozlaşmaya müsait, petrol ve su rezervi olan her yerde Amerika durmaksızın faaliyette. Bildiğimiz üzere illegal bir faaliyette. Bu noktada Amerika özeline biraz değinmek istiyorum kafanızdaki bol çinli soru işaretlerine açıklık getirmeden önce.

Yıllardan beri süre gelmiş bir Anti-amerikan görüş mevcut yeryüzünde. E haklı olarak. Fakat bu nefretin uygulanacağı yer ve uygulanış şekli ısrarla yanlış kanalize edilmekte ve bu yollada eşitlik arayan felsefelerin(komünizm ve sosyalizm en bilinenleriyle) uygulandığı ülkeler kaybetmekte düzene mahkum olmaktadır. Bahsettiğim yanlış Amerika'nın yaptıklarından doğan nefretin Amerika halkına yöneltilmesi. Diyeceksiniz ki tek tek gidip Amerikalıya nefret gösteren yok. Doğru ancak bir ülkeden nefret etmek o ülkenin bayrağından aynı zamanda değerlerinden ve o değerlerin oluşturduğu halktan nefret etmektir. Buda çoğu cahil ve aptallaştırılmış bir toplumun mevcut iktidarına daha da sıkı sıkıya sarılmasına sebebiyet vermektedir. Yani kah rol suğn ağ meğ riğ kağ kah rol suğn em per yağ liğzim nidalarıyla muazzam bir açmaz ve beyin tıkanmasına gidildiği aşikardır. Bu noktada nefretin yöneltilmesi gereken şirketler ve onlarla iç içe girmiş hükümetlerdir. Bu önemli ve ince ayrıntı Amerika'nın 50 yıldır istisnasız tek güç olmasına sebebiyet vermiştir..

Taa ki 2000'li yıllara kadar! Ne mi oldu? Çin sahneye çıktı! Hali hazırda 7 milyar dolarlık A.B.D borç hisselerine sahip olan bu Uzak Doğu ülkesi borçlarını tahsil etme yoluna gidip Amerika'yı iflasa sürüklemek yerine onunla bir kedi-fare oyununa girerek, petrol piyasasına bodoslama dalmıştır. 2006 yılında Nijerya ve bazı Orta Doğu ülkelerinde yaptıkları amerikan vari anlaşmalarla ucuza petrol yahut şiddetle takas petrolü ithal etmiştir vatandaşlarına. Hatta soğuk savaş döneminin Rusyası konumuna gelmiştir zira Shell ve British Petroluem gibi petrol şirketlerine düzenlenen 'sözde' terörist saldırılar Çin'in temin ettiği silahlarla olmuştur.

Gördüğünüz gibi Çin Amerika'nın gölgesinde ve ona yağan nefretin arkasına saklanarak onun rolünü oynamaktadır ve bu sayede şiddetin hedefi olmaktan kurtulmaktadır. İki paragraf evvel Amerika'yı neden açtığımı sorucaksınız bana.. Cevabı basit Çin Amerika'nın izlediği emperyalist yolu izlemekte yani Amerika kahrolsa da rotaya geçicek olan ülke Çin olacak. Bu yüzden nefretin ülke, bayrak, değer ve millete değil çokuluslu şirket ve onların kucağında oturan hükümetlere yönelmesi hayati önem taşımaktadır.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Günde 1 dolara çalışmak mı!?

Hindistan'dan Bir Sweatshop Görüntüsü
Yaklaşık yarım saatlik kitap önerisi kaçamağından sonra dünyamızın gerçeklerine dönerek bu yazıyı yazıyorum. Bu yazımızın konusu fakir 'bırakılmış' bölgelerdeki insanlık dışı şartlarda çalıştırılan ve de yaşadıkları doğal ortam kirletilen insanların acılarını biraz olsun hissetmek ve farkında olmak. Konuya girerken sizleri bir terimle tanıştırmak istiyorum.

Sweatshop.. Bu terimin kökeni 1830lara kadar gitmektedir. Hani köle ticaretinin olduğu dönemler ve yaşadığımız 2011 yılına geldiğimizde hala bu terimin güncelliğini koruyor olması bize 'tarih' derslerimizde ezberci bir şekilde verildiği gibi köleliğin hiçte bitmediğini gösteriyor. Sweatshop teriminin açılımına gelirsek; insanlık dışı şartlar altında, günde 18 saate varan mesailerle, insan emeğinin istismar edildiği ve çoğunluğu reşit olmayan çocukların oluşturduğu sağlıksız iş yerleridir.

Nerede oluyor bu sweatshop diye soracak olursanız, Latin Amerika, Hindistan, Orta Doğu, Afrika gibi bölgelerde şehirleşmenin az olduğu veya şehirdışına taşınmış fabrikalarda.
2000 yılını hatırlayanlarımız hafızalarını birazcık zorlarsa Nike'ın başına gelen işleri anımsayacaktır. Bir birikimin patlaması olarak eylemler ve tepkiler Nike'ın başına kabak gibi patlamıştı. Nike işçilerini günde 1.25 dolara çalıştırmaktaydı. Diyeceksiniz allahın köyünde günde 1.25 dolar yaşamaya yetiyordur. Ancak kazın ayağı öyle değil, konuşulan işçiler dişlerimizi fırçalamak yada sabun ihtiyacımızı gidermek istediğimizde o günkü yemek hakkımızdan vazgeçmemiz gerekmekte. Ayrıca aldığımız 1.25 dolara iki küçük porsiyon sebzeli pirinç lapası ve birkaç muz alınabiliyor demektedirler. Nike'ın yıllık bütçesinden reklama ayırdığı oran %13'tür. Acı bir tebessüme sebebiyet vericek bir oransa Nike'ın yıllık bütçesinin %7'si ile bütün işçilerinin hayat şartlarını insani düzeye taşıyabilecek olmasıdır. Nike'ın reklama ne kadar az ihtiyacı olduğunaysa tüm tüketiciler olarak hepimiz şahidizdir.
Bir nike işçisi gibi yaşadığınızı hayal etmeye çalışın;

"Yirmili yaşlarda bir yetişkinsiniz ve haftanın altı günü bazen pazarları da sabah 8'den akşam 8'e kadar çalışıyorsunuz. Bu süreye işe gitmek için hazırlanmak, gidiş ve dönüş için harcanan vakit dahil değil. Bir arkadaşın doğum gününü kutlamak için paranız yok. İki yıldan beri kendinize giyecek yeni bir şey almamışsınız.  Fazla giyeceğiniz yok ve sabah üstünüze geçirdiğiniz her şey günün sonunda gözle görülür derecede kirlenmiş oluyor. İşten döndüğünüzde 30 ila 45 dakikanızı çamaşırlarınız elde yıkamaya harcamanız gerekiyor. Radyo almaya paranız, televizyon edinmeye düş gücünüz yetmiyor. Kadınsanız adet görürken bile herkes gibi günde iki kez verilen tuvalet molasına uymak zorundasınız; bu nedenle de pantolonunuzdaki kan lekelerinin gözükmemesi için uzun etekli bir gömlek giyiyor ve ya belinize bir şal bağlıyorsunuz. Yorgunluktan bitiksiniz, kemikleriniz sızlıyor. Sesinizi yükseltmeye korkuyorsunuz, çünkü işinizi kaybedersiniz. Ve hizmet ettiğiniz çokuluslu şirket dünyaya ciddi değişiklikler yaptığını, müşterilerinin dert edinmesi gereken bir şey olmadığını ilan ediyor."
Bu paragrafı okuyup içi sızlamayan yahut kendini yerine koyup haksızlıktan içi kabarmayan bir insan evladının olabileceğini düşünemiyorum. Diyeceksiniz ki başka yerlerde çalışsınlar; bu çokuluslu şirketler fabrika açtıkları yerlerde rekabete izin vermeyecek devletin üst kademelerinde çıkarılan yasalarla korunmakta ve işçileri uzun süreli anlaşmalarla kendilerine bağlamaktadırlar.

Sweatshop Protestosu İçin Hazırlanan Bir Resim
Bu sadece insanlara karşı işlenen bir insanlık suçu değildir! İşin doğa boyutuda mevcuttur. Bu fabrikaların bulunduğu bölgelerde doğa inanılmaz tahrip edilmiştir. Nehirler kirlenmiş kırlar çıplak kalmış ağaçlar kesilmiş toprak niteliksizleşmiş doğa 'kokmaya' başlamıştır.

Son olarak bu sadece Nike markasıyla kalmamaktadır. Tespit edilen markalar arasında; Adidas, Reebok, The Gap, Old Navy, Tommy Hilfigher, Polo, Ralph Lauren, Lotto, Nike, Fila, Levi's bulunmakta.
Etrafınıza bir bakın ,belki de aynaya, hangimiz bu markaların hiç birini bile almadık hatta bazılarımız bunları üstüne geçirip işlenen insanlık suçuna destek verdiğini anlayamayıp göğsünü gere gere dolaştı kendini bu markaları giymeyenlerden üstün zannetti yada hangimiz bu markaları çılgınca almak için allahın sıcağında dükkan dükkan dolaşmadı?

Mevcut düzende daha öncede söylediğim gibi boykot zor bir çözüm fakat alırken dikkat etmek, daha az tercih etmek ve de en azından bu firmalara birer mail atarak yada bu firmaları protesto eden örgütlere destek verip tavrımızı koyarak elimizden gelenin en çoğunu vermek bir insanlık borcudur!

28 Temmuz 2011 Perşembe

Demokratik Ol(a)mayan Kongo Cumhuriyeti

coltan maddesi
Bazı haber sitelerinde denk gelmişsinizdir.. Kongo'da kolera 279 insanı öldürdü haberlerine. UNICEF'in adeta konuşlandığı ancak en çok çocuk askere sahip olan ülkelerden biri olan aynı zamanda Demokratik Cumhuriyet ambalajına sahip olup resmi dili fransızca olan bir ironiler diyarı adeta Kongo.
Mütemadiyen her mevsim görürüz Kongo'da yüzlerce ölü insan haberini.. Ama UNICEF hep ordadır, UNESCO hep ordadır, Hollywood yıldızları basın ordusuyla birlikte her sene ziyaret eder, ilgi yoğundur. Fakat ilginin alakanın onlarca katı zayiat verilir. İyi hoş ama neden onca Afrika ülkesi içerisinde en çok ölüm, en janjanlı ambalaja sahip olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde?

Bunun sebebi hepimizin olmazsa olmazı olan Playstation, laptop, fotoğraf makinesi, cep telefonu gibi cihazların yapımında kullanılan tantalum genel adı altındaki coltan maddesidir. Dünya bilinen coltan rezervlerinin %90'ı Kongo'da bulunmaktadır. Hatta Kongo'nun sınır komşusu Ruanda'nın coltan madenlerini yağmalaması sonucu 2000 yılının Noelinde Playstation kıtlığının yaşandığıda bazılarımızca hatırlanacaktır.
Diğer yoğun sömürge saldırısı altında bulunan Orta Asya, Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkeleri gibi Kongo'da da yaşanan yağmanın baş müsebbibi meşhur şirketokrasidir.

Nedir şirketokrasi diye merak edenler için ufak bir parantez açmakta fayda var. Şirketokrasi; dünyaca ünlü su, gıda, petrol, mühendislik, elektrik, teknoloji şirketlerinin amansızca kar etmek amacıyla başta A.B.D olmak üzere büyük devletlerle içiçe olan yapıları sayesinde saydığım coğrafyalarda insan haklarını ihlal eden düzenin genel bir adıdır. Biraz daha açmak gerekirse; 42. A.B.D başkanı Bill Clinton'ın dışişleri bakanı George Schultz, Bechtel Corporation yönetim kurulu üyesi, savunma bakanı Casper Weinberger ise şirketin hukuk müşaviriydi.

Şirketokrasiye yardımcı olan etmenlerin başında ise binlerce gönüllüsü adeta aptal yerine konan Birleşmiş Milletler kuruluşları olan UNICEF, UNESCO gibi oluşumlardır. Diyeceksiniz ki, bunlar kar amacı gütmeyen yardım kuruluşları nasıl olurda insanlık suçu işlenmesinde katkıda bulunur? Bu gibi sözde yardım kuruluşlarının faydasının son derece az, yetersiz ve suça mahal verir şekilde olmasının sebebi yerel olmamalarıdır. Tabiki bu kuruluşların şeffaf mali yapıları mevcut. Ancak yerel kuruluşlar olmadıkları için, bağışlanan paranın çok büyük bir kısmı gönüllülerin temiz yiyecek içecek, yolculuk masrafları, en önemliside sigortalarına gitmektedir. Geri kalan meblağ ise ancak bir narkoz kadar etkili olabilmektedir. Kaldı ki bir çok itirafçı tarafından da dile getirildiği üzere meslek edindirme çalışmalarıysa tamamen baştan savma şekilde yapılmaktadır. Örnek olarak Amerika'dan Afrikaya getirilen gönüllü bir çift hayatlarında hiç tarımla uğraşmadıklarını ancak çiftçilik öğretmek üzere fakir çiftçilerin başına gönderildiklerini belirtmektedir. Bu gibi itiraf veya şikayetler sıkça yaşanmaktadır. Sonuçta yardım kuruluşları dünyaya şu mesajı verir; "Sizde bize katılın! Bakın Afrika ve Orta Doğu'daki çocukları ve hastaları kurtarıyoruz! Bize katılmıyorsanızda içiniz rahat olsun burda herşey yolunda!"

Gelelim Kongo'da yaşanan ölümlere.. BM araştırmaları tarafından Kongo'da 1998-2004 arası 4milyon insanın öldüğü belirtiliyor. Ayda 38.000, günde ise 1.250 insan ölümü Kongo için standarttır. Bu ölümlerin %70'i önlenebilir hastalıklar ve açlıklardan olmaktadır. Bu noktada da yardım örgütlerininde sadece göstermelik bir mecra olduğu görülmektedir. Komşu ülke Ruanda teşvik edilerek onlara silah satılarak Kongo üzerinde yerel baskı kurulması ve işgal altında tutulması sağlanmaktadır malum ülkelerce. Kongo'daki coltan madenlerinde mahkumlar çalıştırılmaktadır hiç bir ücret ödenmeden, burda da insan hakları ihlal edilmektedir. Böylece Ruanda tarafından işgal edilen ülkede ilk olarak yağmalanan madenlerde binlerce mahkum ya ölmekte yada firar etmektedir. Firar eden mahkumlarda küçük çocuklardan kadınlara kızlara kadar herkese tecavüz etmekte işgalci askerler tarafından yardım görülmekte desteklenmektedir. Vahşet öyle boyutlardadır ki tecavüze uğrayan kadınların gözleri kör olana kadar tuzla ovulmakta, kolları bacakları yakılmakta kesilmektedir. Bu ihlal edilen insan hakları zinciri toplum kültürünü de erozyona uğratmaktadır. Kültür erozyonunun yanında da yaratılmış olan açlık ve sefalet halkın yemek için kanuna aykırı bir şekilde maymun ve türevlerini avlamalarına sebebiyet vermektedir. Dünya mirası olan canlıların içerisindeki dağ gorillerinin neslide bu yüzden tükenmeyle karşı karşıya kalmıştır. İnsanları çaresizlikle suça yöneltmekte durumun ayrı bir trajik yanıdır. Tam anlamıyla hem içten hem dıştan bir çöküş ve kıyım yaşanmaktadır.

Sunulanı değil gerçek olanı görmek herşeyden önemlidir. Bahsi geçen yardım kuruluşları yapıları itibariyle temiz olsalarda kötüye, ölüme, savaşa, tecavüze, açlığa, hastalığa hizmet etmektedir. Bu kuruluşları değil bölgenin halkı tarafından kurulan yerel yardım örgütlerini dikkate almak ve onlara yardım etmek herşeyden önemlidir. Hele ki Amerika'nın Irak savaşına her sene 87 milyar dolar harcarken, bu miktarın yarısına yeryüzündeki herkese temiz su, yeterli besin, uygun sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabileceğini ortaya koyan BM raporları varken..

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Zahiri İsyanlar

Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da isyanların yaşandığı ülkeler

Kuzey Afrika ve bir kısım Orta Doğu ülkelerinde yaklaşık 6 ay kadar önce çıkmış, BBC ve CNN International kanallarının adeta bahar müjdesi gibi servis ettiği ayaklanmalar zinciridir. İlk gördüğümüz anda hepimizin iktidara karşıysa tamam halk bağımsızlığını kazanıyor diyerek tebessüm ettiğimiz ve bir miktarda da tatminkarlık hissettiğimiz durumdur. Fakat olayların asıl yüzünün 'sunulduğu' gibi olmadığı iki ülke özelinde ayyuka çıkmıştır. Kimdir bu ülkeler? Neden bu ayaklanma bahsedildiği gibi özgürleşme ayaklanması değildir onca can kaybına rağmen?
Bu ülkeler ayaklanmanın ilk yaşandığı ülkelerden biri olan Mısır ve kanserli bir hücreye dönen Libya'dır.
Libya'ya yapılan müdahalede A.B.D ve Nato birlikte hareket etmiştir. Deklare ettikleri amaç; isyan eden halkın yanında yer alıp rezil seks düşkünü sadist diktatör Muammar Gaddafi'yi yerinden etmek. Böylelikle Libya'da demokrasi çağını başlatmak. Tabii silahlı müdahalelerin yanında başka yaptırımlarla da Gaddafi'yi köşeye sıkıştırmak amaçlanmıştır. Bunların en önemlileri; offshore bankacılıkla aklanan paraların yasallaştırıldığı 2. durak olan İsviçre'deki Gaddafi hesaplarının dondurulması ve yakalanma talebi çıkarılmasıdır. Bu noktada hayli ilginç bir ironi dikkat çekmektedir. Bu ironi dünyanın dört bir yanında terörist hareketlere; aklanan paralarla verilen desteğin yanında bizzat kurdukları, başına 2 mayıs tarihinde öldürdükleri Usame Bin Ladin'i geçirdikleri el-Kaide de dahil olmak üzere A.B.D ve bir kısım Avrupa ülkelerinin verdiği destektir. Bir yanda kalkıp diyeceksiniz ki biz Libya'daki masum halkın sesine kulak veriyoruz ve onlara yardım elimizi uzatıyoruz diğer yanda ise aynı masumluktaki insan kitlelerini hedef alan teröre tam destek verip bir de bu mecradan kar elde edeceksiniz. BBC ve CNN International kanallarının desteğiylede bunu cici bir şekilde yutturacaksınız. Bu esnada her zamanki beceriksizliği ve kayıtsızlığıyla halkı kışkırtıp örgütlemeye çalışırken yakalanan MI6 ve CIA ajanlarınıda akıldan çıkarmamakta fayda var.

Mısır'daki durumsa; devrilen Hüsnü Mübarek'in ardından ülke yönetimine ordunun başındaki Muhammed Hüseyin Tantavi'nin gelmiş olmasıdır her ne kadar geçici süreylede olsa. Aynı antidemokratik rejim sürmektedir. Kaldı ki Mübarek devrildikten sonra çıkan hıristiyan katliamları önü alınamaz bir noktaya gelmiştir. Tarih sürecinde hiç bir yozlaşmamış yahut güdümlü olmayan devrim arayışı zulüm uygulamamıştır. Sebebiyse devrim ayaklanmalarının parolaları olan; herkes için eşitlik, herkes için adalet, herkes için barıştır. Mısır'da yaşanan zulümse belli kanallar tarafından lanse edilen devrim arayışına temelden aykırıdır.

Bu noktada Irak özeline değinmek farklı bir bakış açısını açabilir. Amerika'nın bu coğrafyaya ilk müdahalesi(Dünya Savaşları dışında) 1953 yılına denk gelmektedir. Halkın büyük bir desteğiyle devletin başına gelen ve ilk iş olarak Irak petrollerini millileştiren Muhammed Musaddık'ı devirmek ilk vukuat olarak tarihe geçmiştir. Bu işi ise 26. A.B.D başkanı Theodore Roosevelt'in torunu Kermit Roosevelt üstlenmiştir. Halkın arasına girip onları yavaş yavaş kışkırtmış ve ayaklanma çıkarmıştır. Bu sayede reformist Muhammed Musaddık devrilmiş ve yerine petrolü tekrar A.B.D güdümüne sokan Şah Rıza Muhammed Pehlevi getirilmiştir. Bu darbeyi 4 ağustos 2009 tarihinde mevcut A.B.D başkanı Barack Obama itiraf etmiştir. Ancak bu şekilde müdahalelerde yakalanma riski büyük bir infiale sebebiyet vereceği için sistem değiştirilerek ekonomik tetikçi devrine geçilmiştir. Ekonomik tetikçiler, özel araştırma şirketlerine danışmanlıkta bulunan şahıslardır. Bu danışmanlar mühendislik ve enerji şirketlerinin gelişmemiş ülkelerdeki yatırımlarına öncülük eder. Devlet başkan ve güruhuna şişirilmiş gelişme oranları öngörerek bu ülkeleri borçlandırır. Devlet başkanlarını seks, rüşvet ve itibarla yozlaştırarak istedikleri BM oyunu, petrol ve su rezervlerini kullanır.

Sonuç itibariyle rejim değiştirmeyen bu zahiri isyanlar güdümlü ve planlı bir şekilde yürürlüğe konulmuş bahsi geçen coğrafyada kontrol ve sömürge pekiştirilmiştir.