Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Kasım 2011 Pazar
Gazete Tirajlarına Akp Etkisi
AKP hükümetinin medya üzerinde boğucu bir baskı yaptığı bir gerçek.
Gazetecilerin işten atıldıkları, cezaevine sokuldukları, köşe yazmayı bıraktırıldıkları da saklanmayacak kadar bilinen bir hakikat. Gazete patronlarının mali kıskaç altına alınmak istendiği; alındığı; iktidara yakın işadamlarına devlet bankaları kredileriyle gazete-TV aldırıldığı da biliniyor.
Yani, medyanın AKP hükümeti döneminde yaşadıklarının başka örneklerini vermeye gerek yok. Peki bu durum tirajlara nasıl yansıdı?
Tiraj raporunu 09.12.2002-15.12.2002 tarihleriyle başlatıp 31.10.2011-06.11.2011 ile karşılaştırdık.
HÜRRİYET: 461 bin 504 tirajı varmış. Şimdi tirajı 404 bin 142. Fazla bir kayıp yok gibi gözüküyor. Ancak Hürriyet bu süreçte bir dönem 600 bin tiraja ulaştığını anımsatalım.
POSTA: 414 bin 382 olan tirajı 423 bin 400’e çıkmış görünüyor. Posta’nın da, Hürriyet gibi bu süreçte bir dönem 700 bin tiraja çıktığını hatırlatalım.
MİLLİYET: 280 bin 202’den 128 bin 891’e düşerek büyük bir tiraj kaybına uğradığı görülüyor. Bunun temel sebebi yayın çizgisinde son 10 yılda bir türlü istikrar gösterememesi olabilir mi?
SABAH: 384 binden 325 bin 554’e düştüğü görülüyor. Ancak bu rakamın bile şişirildiği iddia ediliyor. Bu nedenle bu gazeteyle ilgili doğru bir değerlendirme yapılamaz.
VATAN: En büyük kayıplardan biri bu gazeteye ait. 273 bin 798’den 105 bin 822’ye gerilemişti. AKP hükümetine ilk yıllarda muhalefet olup son dönemde parti organı gibi çıkması bu büyük düşüşe neden olabilir mi?
AKŞAM: Sürekli kan kaybeden gazetelerden. 206 bin 966’dan 104 bin 913’e kadar gerilemişti. Bu gazetenin de son yıllarda yayın çizgisi konusunda kafa karışıklığı yaşaması bu tiraj kaybına neden olmuş olabilir mi?
STAR: Uzanların Star gazetesinin tirajı 353 bin 783 idi. Yandaş Star gazetesinin onca masrafa rağmen tirajı 119 bin 599.
SÖZCÜ: Tirajı 121 bin 129 idi. Sözcü’nün tirajı ise 217 bin 045.
AKİT: Herkese saldırması nedeniyle çarptırıldığı tazminat paralarını ödememek için “Vakit” kapatılınca çıktı. Vakit’in tirajı 55 bin 191 idi. Akit’in tirajı ise 3 bin düşük, 52 bin 727. AKP hükümeti bu gazeteye yaramamış görünüyor.
CUMHURİYET: 41 bin 014’ten 48 bin 804’e çıkmış tirajı. Ama böyle olağanüstü dönemlerde tirajını hep ikiye, üçe katlatan bu gazetenin 7 bin tiraj fazlası başarı sayılabilir mi?
RADİKAL: İsmet Berkan’ın Radikal’inin 46 bin 597 tirajı vardı. Eyüp Can’ın Radikal’i 31 bin 170.
MİLLİ GAZETE: Şaşırtıcı bir çıkış yapmış; 13 bin 153’den 50 bin 755 tiraja ulaştı.
YENİ ASYA: O da tiraj şampiyonu; 7 bin 688’den 52 bin 830’a yükseldi.
ZAMAN: Bu gazetenin bayi satışı 25 bin dolaylarında hala. Ama bir abone oyunuyla tirajlarıyla sürekli oynadıkları için sağlıklı bir değerlendirme yapmak güç, bu neden bir yorum yapmıyoruz.
TÜRKİYE: 122 bin 081’den 134 bin 975’e çıkmış.
TAKVİM: 131 bin 892’den 109 bin 155’ düşmüş.
EVRENSEL: 3 bin 537’den 5 bin 732’ye çıkmış.
Kaşif Kozinoğlu'nun Aydınlık'a Yazdığı Mektuplar
Hükümet bu mektupların basında yer bulamaması için oldukça yoğun bir şekilde çalıştı. Vicdani reddi ortaya attı bedelli çıkarttı yetmedi Dersim oyununu oynadı. Bir yandan bunları yaparken diğer bir yandan da mektupları yasaklamaya çalıştı ama Aydınlık Gazetesi çok önemli bir gazetecilik duruşuyla mektupları teker teker yayınladı. İşte karşınızda 16-17-18-19 Kasım tarihli Aydınlık Gazetesi kupürleri.

ne ile ilgili:
Alıntı-Anı,
aydınlık,
cemaat,
Fethullah Gülen,
ilkan,
Kaşif Kozinoğlu,
medya,
mektup,
Politika,
Türkiye
24 Kasım 2011 Perşembe
Hükümet Dersim ve Askerlik Gündemiyle Neyi Saklıyor?
Medya manipülasyonu yazımın ilk bölümü askerlikle ilgiliydi, şimdiyse ikinci kısmı olan Dersim'e değinicem. Fakat sanıldığı gibi Dersim konusunu deşmek hatasına düşmeyip, bunu başka bir yazıya saklıycam. Bu yazıda asıl değinmek istediğim hükümet bu eski ve kör dövüşüne dönmüş tartışmaları bir anda hortlatarak neyi hedefliyor?
Medya manipülasyonu Kaşif Kozinoğlu'nun ölümü üzerine tasarlanarak başlatılmıştır.
Tarih:12 Kasım
Kozinoğlu 'şüpheli' bir biçimde ölür.
Tarih:13 Kasım
Kimseyi tatmin etmeyen ve 'şüpheli' yaftası giydirilen otopsi sonucu gazetelere yansır.
Tarih:15 Kasım
Kozinoğlu'nun koğuş arkadaşlarından otopsiyi tekzip edecek açıklamalar gazetelerde yer aldı. Gerek Silivri de gerekse gelen ambulansta doktor bulunmaması ve yolda başka bir ambulansla doktor transferi olduğu söylenen transferin gerçekleştiği ortaya çıkar.
Tarih:16 Kasım
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz vicdani red açıklaması yapıverir.
Tarih:17 Kasım
Başbakan tarafından bedelli açıklaması yapılır.
Ve herkes sadece askerliğe odaklanarak beklemeye geçer.
Tarih:18 Kasım-21 Kasım
Aydınlık gazetesi Kozinoğlu'nun mektuplarını paylaşır.
Tarih:22 Kasım
Vicdani red aşağılanarak bedelli ilan edilir. Hem bedelli aklanır, hem Kozinoğlu ölümü unutturulur.
Tarih:23 Kasım
Mektup mevzusunun hortlaması riskine girilmeyerek, içinden çıkılmaz bir Dersim tartışması ortaya atılır başbakan tarafından. Dersim manipülasyonu sayesinde ise hem bedelli konuşulmaz hem mektuplar iyice unutturulur.
Dersim için başbakan tarafından yapılan özür konuşması irdelendiğinde de açıklamanın son derece sunice ve oy endeksli yapıldığıda net şekilde görülmektedir.
Medya manipülasyonu Kaşif Kozinoğlu'nun ölümü üzerine tasarlanarak başlatılmıştır.
Tarih:12 Kasım
Kozinoğlu 'şüpheli' bir biçimde ölür.
Tarih:13 Kasım
Kimseyi tatmin etmeyen ve 'şüpheli' yaftası giydirilen otopsi sonucu gazetelere yansır.
Tarih:15 Kasım
Kozinoğlu'nun koğuş arkadaşlarından otopsiyi tekzip edecek açıklamalar gazetelerde yer aldı. Gerek Silivri de gerekse gelen ambulansta doktor bulunmaması ve yolda başka bir ambulansla doktor transferi olduğu söylenen transferin gerçekleştiği ortaya çıkar.
Tarih:16 Kasım
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz vicdani red açıklaması yapıverir.
Tarih:17 Kasım
Başbakan tarafından bedelli açıklaması yapılır.
Ve herkes sadece askerliğe odaklanarak beklemeye geçer.
Tarih:18 Kasım-21 Kasım
Aydınlık gazetesi Kozinoğlu'nun mektuplarını paylaşır.
Tarih:22 Kasım
Vicdani red aşağılanarak bedelli ilan edilir. Hem bedelli aklanır, hem Kozinoğlu ölümü unutturulur.
Tarih:23 Kasım
Mektup mevzusunun hortlaması riskine girilmeyerek, içinden çıkılmaz bir Dersim tartışması ortaya atılır başbakan tarafından. Dersim manipülasyonu sayesinde ise hem bedelli konuşulmaz hem mektuplar iyice unutturulur.
Dersim için başbakan tarafından yapılan özür konuşması irdelendiğinde de açıklamanın son derece sunice ve oy endeksli yapıldığıda net şekilde görülmektedir.
ne ile ilgili:
bedelli,
dersim,
ilkan,
Kaşif Kozinoğlu,
mektup,
Politika,
Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye,
vicdani red
23 Kasım 2011 Çarşamba
Hükümetin Askerlikle Gündem Oyalamaları
Son günlerde tartışılan askerlik ve Dersim katliamı üzerinden yapılan medya manüpilasyonunu yazmak istiyorum.
Bu yazıda vicdani redde ve bedelliye değinelim.
İlk olarak bedelli askerlik dillendirildi.. Profesyonel ordunun kurulmaya başlandığı bu yüzden sıcak bakılabilineceği fakat alt yaş sınırının 35 olacağı güvence edildi. 200bin kişinin yararlanacağıda eklendi. Fakat birkaç hafta sonra bir anda vicdani red su yüzüne çıktı. Bedelli unutuldu..
Aşağıdaki iki link iktidara en yakın olan gazeteler içerisinden en popüler olan ikisine ait.
Zaman ve Sabah
Tarih: 16 Kasım
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1202585
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/11/15/vicdani-ret-aciklamasi
Bu gazeteleri bilhassa seçtim. 'Gündemimizde olmadı' açıklamasında dikkati tekrar buraya çekicem. Şimdilik bu gazeteler dahil hepsinde vicdani red açıklamalarının çıktığını aklımızda tutalım.
Şimdiyse bedelli askerlikle ilgili ilk resmi açıklamaya bakalım;
Tarih:17 Kasım
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/11/17/bedelli-calismasi-bitti-haftaya-yasa-cikiyor
Gündem tam anlamıyla vicdani red üzerine yoğunlaşmış tepkiler artmışken bir anda yine terse yatırılıyor medya. Tam bir karmaşa hakim hem sosyal mecrada hem görsel mecrada hem de yazılı mecrada.
Bu sefer 5 gün sonra,
Tarih:22 Kasım
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19303120.asp
Erdoğan şov başlar, vicdani red yerden yere vurularak askere sahip çıkıldığı izlenimi verilir. Biraz peygamber ocağı, biraz Muhammed derken, gönül çeşmelerine dokunulur. Bakın biz her zaman olduğu gibi Türkiye'yi kucaklıyoruz. Askerlerimize haksızlık yapmıyoruz. Vicdani red gibi bir 'ahlaksızlığa' göz yummuyoruz.
Haksızlık yapılmıyorsa bedelli nasıl çıkıyor?
Şu iki bilgi bunun yeterli cevabı
Bedelliden faydalanacak kişi sayısı 400bin küsur
Gelir 13 trilyon lira
Muhafazakar parti bedelli çıkarıyor. Muhafaza ettiği değeri iktidarının ekonomik krizden etkilenmemesi için satıyor. Ama seçmen içini ferah tutsun en azından parasız yırtamıyorlar!
Fakat enteresan olan noktalardan biride Erdoğan'ın 'Gündemimizde olmadı' açıklaması.
Nasıl olmaz? 15 kasımda Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz açıklamadı mı? 5 gün boyunca bütün medyada bu tartışılmadı mı? Tüm gazete ve siteler bunu yazmadı mı?
Özgürlükçü parti vicdani reddi yerin dibine sokuyor. Özgürlük teması uçup gidiyor..
Yazıyı seçimden bir ay önce Erdoğan'ın bedelliye karşıyız açıklamasını yaptığı Mayıs 2011 ile Kasım 2011 tarihli bedelli tamam açıklamalarının bulunduğu videoyla yapıyorum.
http://www.guzelvideo.com/335-recep-tayyip-erdoganin-mayis-ayindaki-bedelliye-karsiyiz-yorumu.html
Bu yazıda vicdani redde ve bedelliye değinelim.
İlk olarak bedelli askerlik dillendirildi.. Profesyonel ordunun kurulmaya başlandığı bu yüzden sıcak bakılabilineceği fakat alt yaş sınırının 35 olacağı güvence edildi. 200bin kişinin yararlanacağıda eklendi. Fakat birkaç hafta sonra bir anda vicdani red su yüzüne çıktı. Bedelli unutuldu..
Aşağıdaki iki link iktidara en yakın olan gazeteler içerisinden en popüler olan ikisine ait.
Zaman ve Sabah
Tarih: 16 Kasım
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1202585
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/11/15/vicdani-ret-aciklamasi
Bu gazeteleri bilhassa seçtim. 'Gündemimizde olmadı' açıklamasında dikkati tekrar buraya çekicem. Şimdilik bu gazeteler dahil hepsinde vicdani red açıklamalarının çıktığını aklımızda tutalım.
Şimdiyse bedelli askerlikle ilgili ilk resmi açıklamaya bakalım;
Tarih:17 Kasım
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/11/17/bedelli-calismasi-bitti-haftaya-yasa-cikiyor
Gündem tam anlamıyla vicdani red üzerine yoğunlaşmış tepkiler artmışken bir anda yine terse yatırılıyor medya. Tam bir karmaşa hakim hem sosyal mecrada hem görsel mecrada hem de yazılı mecrada.
Bu sefer 5 gün sonra,
Tarih:22 Kasım
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19303120.asp
Erdoğan şov başlar, vicdani red yerden yere vurularak askere sahip çıkıldığı izlenimi verilir. Biraz peygamber ocağı, biraz Muhammed derken, gönül çeşmelerine dokunulur. Bakın biz her zaman olduğu gibi Türkiye'yi kucaklıyoruz. Askerlerimize haksızlık yapmıyoruz. Vicdani red gibi bir 'ahlaksızlığa' göz yummuyoruz.
Haksızlık yapılmıyorsa bedelli nasıl çıkıyor?
Şu iki bilgi bunun yeterli cevabı
Bedelliden faydalanacak kişi sayısı 400bin küsur
Gelir 13 trilyon lira
Muhafazakar parti bedelli çıkarıyor. Muhafaza ettiği değeri iktidarının ekonomik krizden etkilenmemesi için satıyor. Ama seçmen içini ferah tutsun en azından parasız yırtamıyorlar!
Fakat enteresan olan noktalardan biride Erdoğan'ın 'Gündemimizde olmadı' açıklaması.
Nasıl olmaz? 15 kasımda Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz açıklamadı mı? 5 gün boyunca bütün medyada bu tartışılmadı mı? Tüm gazete ve siteler bunu yazmadı mı?
Özgürlükçü parti vicdani reddi yerin dibine sokuyor. Özgürlük teması uçup gidiyor..
Yazıyı seçimden bir ay önce Erdoğan'ın bedelliye karşıyız açıklamasını yaptığı Mayıs 2011 ile Kasım 2011 tarihli bedelli tamam açıklamalarının bulunduğu videoyla yapıyorum.
http://www.guzelvideo.com/335-recep-tayyip-erdoganin-mayis-ayindaki-bedelliye-karsiyiz-yorumu.html
ne ile ilgili:
AKP,
bedelli,
ilkan,
İsmet Yılmaz,
Politika,
Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye,
vicdani red
Devletin Dersim'le Yüzleşmesi Ne Kadar Samimi?
Bir zamanların kati suretle konuşulamaz konusu olan Dersim Katliamı artık konuşulur olmaya başladı, aynı diğer meselelerde de olduğu gibi. Kim suçlu, kim değil vs. bunlar tabi ki açılması gereken arşivlerin açıldığı vakit belli olacak. Tabii Genelkurmay, Türk Tarih Kurumu ve Başbakanlık arşivlerinin artık devlet tarafından açılması gerekiyor. Ancak bugün çok önemli bir olay yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bazı belgelerle birlikte bir açıklamada bulundu. Ne kadar ölenin olduğunu, raporların altında kimlerin imzalarının bulunduğu açıkladı. Ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak özür diledi. Tam anlamıyla yapılması gerekenlerin en başında bu geliyordu ve sırada arşivlerin açılması meselesinin halledilmesi gerekiyor. Tabi bunun yanında CHP'nin içinde yer almış bakanların, milletvekillerinin -hatta çoğu bu partiye damgasını vurmuş isimler- adına CHP'nin de bir özür dilemesi gerekiyor. Hatta artık kendi içinde ulusalcı-milliyetçileri bir kenara koyup, çok iyi bir şekilde bu konuyu tartışması ve çıkan sonuçları da eğer ki özür dilerse, onunla birlikte açıklaması gerekiyor. Yani demokrasinin olabilmesi için, CHP'nin yaptığı yanlışı görebilmesi, halkına olan sorumluluğu bunu gerektiriyor. CHP'nin tavrını şu anda bekleyip, görmekten başka çaremiz yok.
| Dersim'deki katliamda kafası koparılan biriyle, kafasını koparan askerlerin fotoğrafı |
Şimdi devlet yani hükümet yine yani AK Parti özürle birlikte önemli bir adım etti demiştik. Daha sonra bu konuyla ilgili yapılması gerekenleri de kendi fikirlerimizle birlikte söylemiş olduk ama bir de bu tür meselelere başka bir taraftan bakmakta da işin özünü kavramak açısından büyük bir yarar var.
Bizim tarihimizde tek bir katliam yok maalesef. Dersim'in üstüne daha tam anlamıyla bilemediğimiz Osmanlı Devleti'nin yaptığı Ermeni ve Süryani katliamları var (her ne kadar Osmanlı'nın yapmış olduğu katliamlar da olsa yeni kurulan Türkiye'nin büyük sorunlarından olmuşlardır). Maraş, Çorum, Sivas katliamları da var. Ayrıca siyasi olarak 1 Mayıs, Bahçelievler katliamları; yine Dersim'le bağlantılı Zini Gediği katliamı; 2000'lerin gerçekleşen olan Hayata Dönüş Operasyonları; Kürt halkına karşın gerçekleşen köy boşaltmalar ve yakmalar, Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın sivil Kürt halkına karşı yaptığı katliam gibi başka benzer olaylar ve katliamlar da mevcut tarihimizde. Tabi arada JİTEM ve derin devleti de unutmamamız gerekiyor. Şimdi bu saydıklarıma katılıp, katılmamak; olmuş ya da olmamış demeniz hiç önemli değil. Asıl gerçekleşmesi gereken olay bunların hepsinin konuşulması, belgelerin açılması suç veya suçlular var mı yok mu tartışılması gerekiyor. Geçmişimizle yüzleşmek için, artık gerçeklerden korkmamamız için, doğruyu yanlışı anlayabilmek için arşivlerimizi açıp, tartışmamız gerekiyor.
Buradan yine bağlantılı bir konuya da girmek gerekiyor. Sivas'taki insanları yakanlar yani -benim tanımlamamla- yamyamlar ve yamyamların avukatlarının nerelere geldiği, kimlerle işbirliği halinde olduğunu artık biliyoruz (en alttaki linkte bu haberi bulabilirsiniz). Artık devletin gelecekteki adımları bu konulara da bir açıklama getirmesi ve suçlu olduğu yerlerde özür dilemesidir. Aynı şekilde bu yamyamların ve avukatlarının kendileriyle alakalarını açıklamaları gerekiyor. Evet, kabul ediyorum Dersim'le ilgili devletin yani başbakanın çıkıp özür dilemesi büyük bir adımdır ancak AK Parti ucu kendilerine dokunan konularda da aynı kararlılıkla davranırsa eğer işte o zaman bunun ve bu diledikleri özrün ne kadar samimi olduğu anlayabileceğiz. Eğer ileri adımlar atılmazsa başbakanın özrü siyasal bir şova, o açıklamayı dinleyenlerin göz yaşları da timsah göz yaşlarına dönüşecektir. Bunun bir şov olup olmadığını artık bekleyip, göreceğiz. Umarım AK Parti bu sefer bizi yanıltır da bir kez de olsun samimi olduğunu belli eder. Yoksa şov aynı şov olmaktan öteye gidemez.
Birgün yazarlarından Onur Caymaz’ın Sivas Katliamı ile ilgili haberi: http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2011/07/teshir-edecegiz-durmadan.html
13 Kasım 2011 Pazar
BDP'nin Siyasetsizliği
Özellikle bu seçimlerdeki bazı adaylarıyla heyecan yaratan ve özgürleşme yönünde(kendi siyaset yapısı içerisinde) büyük bir adım attığını düşündüğüm ve beklenti içerisine girdiğim bir partiydi bdp. Fakat seçimden bu yana yaşadığımız olaylar karşısındaki siyasetsizliği bdp'nin özgür olmadığını, olamadığını, korktuğunu göstermektedir.
Silahsızlanma sürecinin bitmesi ve başlaması yönündeki emarelerin arttığı dönemlerde nedense koyu bir siyasetsizliğe sürüklenmekte bdp, onların yerine pkk'nın yönetici kadroları fikir beyan etmekte icraat göstermekte ve muhattap alınmaktadır. Zira bdp kürt halkının temsilcisi olduğu iddiasında iken böylesine kritik dönemlerde bayrağını pkk'ya devretmesiyle bu noktada kendisini çözümün anahtarı olmaktan çok uzağa taşımaktadır.
Bunun yanında Abdullah Öcalan'ın dinlenmesi konusunda fikirler beyan etmiştir. Eğer ki kendini 80 darbesinden bu yana tahammülsüz çileler çeken Kürt halkının özgürleşmesini sağlayacak merci olarak gören bir parti Öcalan'ı muhatap almaya çağırıyor ise devleti, burada büyük bir siyasetsizlik vardır. Öcalan tüm sorunları şiddetle çözebileceğini zanneden bir örgüt lideridir. Öcalan net fikirleri olmayan liderlik vasıfları zayıf ve sözlerinin fikirlerinin tutarsızlığı ile Kürt halkının önderi olamayacak onları özgürleştiremeyecek bir şahıstır. Bunun için en basit örnek kemalizm üzerine söylemleridir. Kaldı ki bunun yanında şiddetten yakınan bir örgüt olup çözümü salt şiddetle arayan bir örgüt liderini muhatap kabul ettirmeye çalışmak başlı başına bir tutarsızlıktır.
Demokrasiyi ve özgürlüğü ağzından düşürmeyen bdp vekilleri öldürülen Hikmet Fidan'ın neden arkasında durmamıştır? Neden onun peşine düşmemiştir ya da aralarına almamıştır? Bu cinayete neden karşı çıkamamıştır? Neden Kemal Burkay gibi isimlerle ortak çalışmalarda bulunmamış yahut bulunamamıştır?
Tutarsızlıklarının yanı sıra siyasetsizlik noktasına da değinmekte fayda mevcuttur. Her fırsatta birbirinden farklı özerklik yapıları ve dünyadan terör örnekleri dışında tek bir yeni düşünce ortaya koyamamış, kendilerince meşru olmayan Kürt halkını meşrulaştırabilecek hiç bir pozitif katkıda bulunmamışlardır. Bir yanda anaları gösterip silahlar sussun demiş diğer yandan Öcalan dinlensin demiştir. Bdp tarafından verilen en meşhur örnek ise; dünyada hiç bir terör örgütü silahla bitmemiştir. Madem solcu bir parti addediyorsunuz kendinizi madem eşitlikçi, gerçekçi ve objektif bakış açısını benimsiyorsunuz peki o zaman neden bu örneğinizin diğer boyutunu gözler önüne sermekten çekiniyorsunuz; dünyada hiç bir terör örgütü silahla zafer kazanamamıştır.
Yaratıcılık ve aktivizm noktasında da oldukça yetersiz gözükmektedir bdp. Son kullanma tarihi geçmiş; oturma eylemleri, sivil itaatsizlik, parti toplantısında özerklik ilan etmek gibi partiyi komik duruma düşüren ve ciddiye alınmaktan uzak noktaya düşüren unsurlarda kullanılmıştır.
Kürt kültürünün korunmasından bahsederken, bunun için hangi destekte hangi yaratıcı eylemde hangi yenilikçi bakış açısında bulunulmuştur? Kürt eserlerinin türkçeye çevrilmesinde darbe öncesi Kürt hareketlerinin anlatılmasında ne gibi katkı ve desteklerde bulunulmuştur?
Kürt hareketini, darbe sonrası imiş gibi göstermek bir anlamda pkk ile yapışık göstermek Kürt halkını yanıltmak değildir de nedir? Bu zamana kadar statükodan en çok cefayı çeken Kürt halkını oyalamak ve statüko oyuncağı yapmak değildir de nedir? Tek çatı altında giriyoruz seçime birleşiyoruz yalanını söylerken terör karşıtı Kürt düşünürlerini ya da yapılanmalarının yok edilmesini sümen altı etmek hangi vicdana sığar? Pkk yapılanması ses getirmeye başladığı esnada 11 adet Kürt siyasi hareketinin ortak bildiri yayınladığı, 'silah çözüm değildir.' fikrindeki metni halkından saklamak dile getirmemek barışın nesine katkıdır? En önemlisi yürekli olarak korkmadan ne terörün ne de devletin oyuncağı olmadan halkını düşünen yahut barışı düşünen yenilikçi siyaset yapan tek bir üye bulunmamaktadır bdp içerisinde.
Bir Türk olarak Kürt halkının temsilcisinin bdp olarak lanse edilmesinden derin bir üzüntü duymaktayım. Kültür korunsun, tek tipleştirme ve asimilasyon bitsin derken diğer tarafta karşıt sesin kanla susturulması kültürün dile getirildiği kadar önemsenmemesi. Bdp'yi çözümden çok paranın, silahın, bölge güçlerinin oyuncağı yapmaktadır. Devlet tarafından öldürülen Kürtlerin bir kezde umutlarını kendi içlerinden çıkanlar öldürmektedir.
Silahsızlanma sürecinin bitmesi ve başlaması yönündeki emarelerin arttığı dönemlerde nedense koyu bir siyasetsizliğe sürüklenmekte bdp, onların yerine pkk'nın yönetici kadroları fikir beyan etmekte icraat göstermekte ve muhattap alınmaktadır. Zira bdp kürt halkının temsilcisi olduğu iddiasında iken böylesine kritik dönemlerde bayrağını pkk'ya devretmesiyle bu noktada kendisini çözümün anahtarı olmaktan çok uzağa taşımaktadır.
Bunun yanında Abdullah Öcalan'ın dinlenmesi konusunda fikirler beyan etmiştir. Eğer ki kendini 80 darbesinden bu yana tahammülsüz çileler çeken Kürt halkının özgürleşmesini sağlayacak merci olarak gören bir parti Öcalan'ı muhatap almaya çağırıyor ise devleti, burada büyük bir siyasetsizlik vardır. Öcalan tüm sorunları şiddetle çözebileceğini zanneden bir örgüt lideridir. Öcalan net fikirleri olmayan liderlik vasıfları zayıf ve sözlerinin fikirlerinin tutarsızlığı ile Kürt halkının önderi olamayacak onları özgürleştiremeyecek bir şahıstır. Bunun için en basit örnek kemalizm üzerine söylemleridir. Kaldı ki bunun yanında şiddetten yakınan bir örgüt olup çözümü salt şiddetle arayan bir örgüt liderini muhatap kabul ettirmeye çalışmak başlı başına bir tutarsızlıktır.
Demokrasiyi ve özgürlüğü ağzından düşürmeyen bdp vekilleri öldürülen Hikmet Fidan'ın neden arkasında durmamıştır? Neden onun peşine düşmemiştir ya da aralarına almamıştır? Bu cinayete neden karşı çıkamamıştır? Neden Kemal Burkay gibi isimlerle ortak çalışmalarda bulunmamış yahut bulunamamıştır?
Tutarsızlıklarının yanı sıra siyasetsizlik noktasına da değinmekte fayda mevcuttur. Her fırsatta birbirinden farklı özerklik yapıları ve dünyadan terör örnekleri dışında tek bir yeni düşünce ortaya koyamamış, kendilerince meşru olmayan Kürt halkını meşrulaştırabilecek hiç bir pozitif katkıda bulunmamışlardır. Bir yanda anaları gösterip silahlar sussun demiş diğer yandan Öcalan dinlensin demiştir. Bdp tarafından verilen en meşhur örnek ise; dünyada hiç bir terör örgütü silahla bitmemiştir. Madem solcu bir parti addediyorsunuz kendinizi madem eşitlikçi, gerçekçi ve objektif bakış açısını benimsiyorsunuz peki o zaman neden bu örneğinizin diğer boyutunu gözler önüne sermekten çekiniyorsunuz; dünyada hiç bir terör örgütü silahla zafer kazanamamıştır.
Yaratıcılık ve aktivizm noktasında da oldukça yetersiz gözükmektedir bdp. Son kullanma tarihi geçmiş; oturma eylemleri, sivil itaatsizlik, parti toplantısında özerklik ilan etmek gibi partiyi komik duruma düşüren ve ciddiye alınmaktan uzak noktaya düşüren unsurlarda kullanılmıştır.
Kürt kültürünün korunmasından bahsederken, bunun için hangi destekte hangi yaratıcı eylemde hangi yenilikçi bakış açısında bulunulmuştur? Kürt eserlerinin türkçeye çevrilmesinde darbe öncesi Kürt hareketlerinin anlatılmasında ne gibi katkı ve desteklerde bulunulmuştur?
Kürt hareketini, darbe sonrası imiş gibi göstermek bir anlamda pkk ile yapışık göstermek Kürt halkını yanıltmak değildir de nedir? Bu zamana kadar statükodan en çok cefayı çeken Kürt halkını oyalamak ve statüko oyuncağı yapmak değildir de nedir? Tek çatı altında giriyoruz seçime birleşiyoruz yalanını söylerken terör karşıtı Kürt düşünürlerini ya da yapılanmalarının yok edilmesini sümen altı etmek hangi vicdana sığar? Pkk yapılanması ses getirmeye başladığı esnada 11 adet Kürt siyasi hareketinin ortak bildiri yayınladığı, 'silah çözüm değildir.' fikrindeki metni halkından saklamak dile getirmemek barışın nesine katkıdır? En önemlisi yürekli olarak korkmadan ne terörün ne de devletin oyuncağı olmadan halkını düşünen yahut barışı düşünen yenilikçi siyaset yapan tek bir üye bulunmamaktadır bdp içerisinde.
Bir Türk olarak Kürt halkının temsilcisinin bdp olarak lanse edilmesinden derin bir üzüntü duymaktayım. Kültür korunsun, tek tipleştirme ve asimilasyon bitsin derken diğer tarafta karşıt sesin kanla susturulması kültürün dile getirildiği kadar önemsenmemesi. Bdp'yi çözümden çok paranın, silahın, bölge güçlerinin oyuncağı yapmaktadır. Devlet tarafından öldürülen Kürtlerin bir kezde umutlarını kendi içlerinden çıkanlar öldürmektedir.
ne ile ilgili:
Abdullah Öcalan,
barış,
bdp,
Hikmet Fidan,
ilkan,
Kemal Burkay,
kültür,
Kürt,
Kürt Sorunu,
pkk,
Politika,
Türkiye
Türklüğe ve Türkiyeliliğe Koyu Milliyetçi Bir Bakış
Türk kimdir, Türkiyeli mi Türk mü, hangisi tercih edilmeli? Son zamanlarda artık Türk kavramı kayboldu, Türkiyeli olma kavramı hayatımıza girdi. Bu sefer bir sosyalistin gözünden değil, koyu bir milliyetçinin gözünden nasıl görünebilir bu kavramlar, ona kafa yormaya karar verdim. Öncelikle Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez vs. gibi kavramlar bizim etnik kökenimizdir. Annemizden ve babamızdan kalan kimliğimizdir. Bize kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi gösterir bu tanımlar. Böyle bir düşünceyle yola çıktığımızda koyu bir Türk milliyetçisi kendini Türk olarak tanımlar. Ama aynı şekilde Kürt bir insanı da sırf bu ülkede yaşadığı için Türk kabul ediyor. Şimdi koyu bir milliyetçilikle başlarsak eğer, eğer Türklük senin kimliğinse, annenden babandan kalan bir mirassa, seni tanımlıyorsa demekki bu tanım senin için çok değerlidir ve bir Kürt'le bu kavramı paylaşman, onun senin soyundan gelmediğini bildiğin halde onu kendin gibi görmen atalarına, köklerine büyük bir saygısızlıktır. Türk olmayan birisi nasıl Türk olabilir ki senin koyu milliyetçi tavrına göre. Bugünkü sözde milliyetçiler oysa bu ülkede yaşayan herkesi Türk olarak görüyor. Buna Türk Dil Kurumu da dahil. Oysa senin kanın sana özgüyse, en değerlisiyse niye bu tanımı başkalarıyla paylaşıyorsun ki?
Aslında bu tanımlamalarla gerçek bir milliyetçinin nasıl düşünmesi gerektiğine bir atıfta bulunmuş olduk. Bazıları çıkıp senden ne de güzel milliyetçi olurmuş, yanlış yoldasın diye bir laf atmada bulunabilir. Neyse konuyu dağıtmamak adına, bu konuya bir de hümanistçe bakmakta yarar var. Her insan -eğer inançlı biriysek- Havva'dan ve Adem'den geliyor ve hepimiz onların evlatlarıyız. Gözümüz, kaşımız, ten rengimiz, aksanımız, dilimiz yaşadığımız bölgelere göre tabi ki farklılık gösterecektir ancak birimizin diğerinden üstün olmasına gerek gösterilecek şeyler değildir bunlar. Yani kısacası aynı yerden geliyoruz ve hepimiz eşitiz. Aynı şekilde -eğer inançsız biriysek- hepimiz maymundan geliyoruz ve başka bir yazımda daha bahsettiğim gibi maymunları türlerine göre ayırmaya kalkmak tam bir ahmaklıktır. Etnik kökenlerimiz kendimizindir, geldiğimiz yerdir ama hiçbir etnik köken diğerinden üstün değildir. Şimdi Türk etnik kökense ve Türkiye'de bir devlet adıysa; Türk olmayan insanlar da etnik köken üzerinde değil de bir devletin toprakları üzerinde yaşıyorsa o insanlar Türk değil, Türkiyelidir. Bütün meselenin kısa tanımlaması budur. Bir Kürt'ü veya Ermeni'yi zorla Türk yapamayız ki zaten geldiği köken de bellidir. Aynı şekilde Türklüğü bir üstün kimlik haline de getiremeyiz. Bunu yapmak demek insanın eşitliği inancımıza ters olur. O zaman herşey birbiriyle eşitse ortak payda yaşadığımız toprak parçasıdır. Hiçbir insanı zorla olmadığı birşeymiş gibi gösteremeyiz. Kendisine yabancı, geçmişine uzak halde yaşamaya zorlayamayız.
Aslında bu başlıkla ve yazıyla milliyetçilerin takındığı "bu ülkedeki herkes Türk'tür" anlayışına koyu bir milliyetçilikle yanıt verip, kendimce çürütmüş olup; aynı zamanda hümanistçe neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini konuşmuş olduk. Yine tabi kendimce.
3 Kasım 2011 Perşembe
TV'lerdeki Yardım Toplama Palavrası
Önemli bir afet veya maddi sıkıntıların olduğu zamanlarda bazı kanallar para toplama curcunasının içine girer kendince. O kanalda çalışan (dizilerde oynayan, program yapan vs.) tanıdığımız ne kadar insan varsa geçerler telefonun başına yardımların gelmesini beklerler. Kimi zaman küçük bir çocuk arar, kumbarasındaki parayı bağışlar, bir diğeri bisiklet almak için biriktirdiği parasını. Belki de ulaşır bu yardımlar onlar tarafından. Oysa büyük amcaları, patronlar, holding sahipleri çıkar ve şu kadar da benden diye atılıverirler. Her büyük bağış, daha çoşkulu alkışa eşdeğer gelir. Para geldikçe, çoşku artar gider. Mesela son yardım programında 19 kanal bir araya gelmişti. Medya bile birleşti diye manşetlere çıkmışlardı. Katılmayan medya kurumlarına da güzel bir küfür edilmişti arkalarından sosyal ortamlarda. Ayrıca Samanyolu'nun da yaptığı yardım programı vardı, bu programdan birkaç gün önce. Samanyolu 65 milyon lira, 19 kanal 62 milyon lira olmak üzere toplamda 127 milyon lira toplanmıştı, ya da biz öyle sandık. Aslında aktarılan paranın Samanyolu için 7,5 milyon lira, 19 kanal için de tahminen 20 milyon lira olduğu söyleniyor. Aslında söylenmiyor, kanıtlar bu yönde. Başbakanlığın yardım hesaplarında 122,5 milyon lira var. 80 milyonunu Suudi Arabistan göndermiş, Vakıfbank ve Mesut Barzani de 1,5 milyon lira bağışlamış ayrı ayrı. Geriye kalanlar da tüm herşeyi özetliyor.
Kanallar parayı topluyor. Aslında isimleri alıp, direkt Başbakanlığa gönderiyorlar. Hangi kişiler yatırmış, hangi kişiler yatırmamış kimsenin umrunda değil. Bu yardımları toplayan kanallar hiç tekrardan kontrol edip, bunun hesabını sormuyor. Zaten Başbakanlık bunlarla ne uğraşacak zamanı var ne de böyle bir hakkı var. Zaten bunu bilen işadamları da arayıp bol keseden atıp, sonra ortalıktan yok oluyorlar. Ama öyle bir-iki kişi de değiller epeyce fazlalar. Çıkıp reklamlarını yapıyorlar, biz halkımızın yanındayız mesajı veriyorlar ama sonrası büyük bir hiç. Kanallar da sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip etmiyor, bu yalanları söyleyenleri ifşa etmeyi akıllarından bile geçirmiyor. Program bittiğinde, kanallar için de herşey bitiyor. Amaçları zaten yardım toplamak da değil. Biliyorsunuz her kötü olayda hemen bir kısım insanlar dizileri bu hafta yayınlamayalım diye düşünüp, o hafta ara veriyorlar dizilere. Ama dizi yoksa ne yapmalı diye düşününce akıllarına bu fikir geliyor ve dizilerin olmadığı zamanı böyle doldurarak geçirmeye çalışıyorlar. Duyarlıyız imajını sağlayıp, reytinglerine daha da reyting katmaya çalışıyorlar. Bizler de evlerimizde dizi yoksa; yardım var, insanlık var diye düşünüp oturup izliyoruz. Her gelen parayla daha büyük bir çoşkuyla, duygulanarak ve aslında kandırılarak. Oysa hâlâ onların tabiriyle: "Show must go on!"
Kanallar parayı topluyor. Aslında isimleri alıp, direkt Başbakanlığa gönderiyorlar. Hangi kişiler yatırmış, hangi kişiler yatırmamış kimsenin umrunda değil. Bu yardımları toplayan kanallar hiç tekrardan kontrol edip, bunun hesabını sormuyor. Zaten Başbakanlık bunlarla ne uğraşacak zamanı var ne de böyle bir hakkı var. Zaten bunu bilen işadamları da arayıp bol keseden atıp, sonra ortalıktan yok oluyorlar. Ama öyle bir-iki kişi de değiller epeyce fazlalar. Çıkıp reklamlarını yapıyorlar, biz halkımızın yanındayız mesajı veriyorlar ama sonrası büyük bir hiç. Kanallar da sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip etmiyor, bu yalanları söyleyenleri ifşa etmeyi akıllarından bile geçirmiyor. Program bittiğinde, kanallar için de herşey bitiyor. Amaçları zaten yardım toplamak da değil. Biliyorsunuz her kötü olayda hemen bir kısım insanlar dizileri bu hafta yayınlamayalım diye düşünüp, o hafta ara veriyorlar dizilere. Ama dizi yoksa ne yapmalı diye düşününce akıllarına bu fikir geliyor ve dizilerin olmadığı zamanı böyle doldurarak geçirmeye çalışıyorlar. Duyarlıyız imajını sağlayıp, reytinglerine daha da reyting katmaya çalışıyorlar. Bizler de evlerimizde dizi yoksa; yardım var, insanlık var diye düşünüp oturup izliyoruz. Her gelen parayla daha büyük bir çoşkuyla, duygulanarak ve aslında kandırılarak. Oysa hâlâ onların tabiriyle: "Show must go on!"
ne ile ilgili:
öncü,
Türkiye,
TV,
Van Depremi,
yardım toplama
TSK Tasfiyelerle Arındı mı?
![]() |
| Türk Silahlı Kuvvetleri |
1980'lerin sonlarından itibaren başlamış olan koruculuk sistemi hala doğru düzgün çalışmamasına rağmen devam etmektedir. Bu sistemin işlememesinin sebebiyse, doğu ve güney doğu bölgelerindeki köylerden devşirilen insanlar. Daha doğrusu devşiriliş yöntemi ve bu sistemin korsan bir method olması. Bu köylerde korucu yapılmak istenen kişiler tehdit edilmektedir. Ya korucu olursun ya da köyünüzü yakarız yahut ailen rahat yüzü göremez kabilindendir bu tehditler. İşin açmaz yanı ise bu köylerdeki insanların çoğunun ailesinden en az birisinin PKK üyesi ve ya bu örgütün öldürülen bir elemanının bulunmasıdır. Siz bu insanı tehdit ederek eline Kalaşnikov silah vererek akrabası bir insanı vurmasını bekliyorsunuz. Bir anlığına kimliğimizi unutalım ve herhangi bir akrabamızın PKK saflarına geçtiğini düşünelim ve bize böyle bir tehditle onu veya bir küçüklük arkadaşımızı vurmamızı istediklerini düşünelim. Konumu ne olursa olsun bu kişinin bizim akrabamız olduğu gerçeği değişmez ki bu insanlık suçu olan terör dahi olsa. Kaldı ki bu hiç bir resmi kaydı olmayan insanlara silah temin ederek hem askeri hem sivil vatandaşı tehlikeye atmış devlet eliyle terör yapılmış oluyor.
Neden koruculuk sistemine değindiğime gelirsek, bu sistemi üreten zihniyet JİTEM'i kurmuş ve Hizbullah'a destek vermiştir. Bu örgütler suçlu masum ayırmadan binlerce faili meçhule imza atmıştır. AKP bunları öne sürerek TSK'nın arındırıldığını belirtmiştir. Fakat gözden kaçan bir nokta var; verilen 24 şehitin arkasında korucu ihmal ve ihaneti olduğu. Kimi korucular saldırı esnasında olması gereken yerde bulunmamıştır kimileri ise PKK saflarına geçerek şehitlere ateş etmiştir. Olay sonrası 'yenilenmiş' TSK'nın verdiği raporda koruculuk sisteminin kalkmaması ve düzeltmeler yapılarak devam ettirilmesi gerektiği yazmaktadır.
Sonuç olarak JİTEM gibi Kürt sorununu kansere çeviren bir yapılanmanın kurucusu Arif Doğan serbest bırakılırken(belkide devlet diyetini böyle ödedi ona karşı) 'temizlik' adı altında TSK'da kadrolaşma yapıldığı artık aşikardır. Pek tabii tutuklular arasında suçlular hatta insanlık suçu işleyenlerde vardır fakat bu tasfiyelerin arkasında zihniyet devrimi değil kadrolaşma yatmaktadır.
ne ile ilgili:
AKP,
Balyoz,
Ergenekon,
ilkan,
Korucu,
Koruculuk Sistemi,
Kürt Sorunu,
Necdet Özel,
pkk,
Politika,
TSK,
Türkiye
1 Kasım 2011 Salı
13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasının Sonucuna Dair
9 Ekim'de yazmıştım bununla ilgili geçen tüm durumları. Yerel mahkemenin kararını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hangi cezaları istediğini. Ve işte sonuç açıklandı.
Milliyet'in haberine göre, Yargıtay, hüküm kurarken, yerel mahkeme gibi, küçük kızın, babası, dedesi yaşındaki kişilerle rızasıyla birlikte olduğu yorumundan hareket etti. Yargıtay, yerel mahkemenin aynı yorum doğrultusunda verdiği, sanıkları 5 yıl fazla cezadan kurtaran “15 yaşından küçük kızla rızasıyla birlikte olmak” ve 5-10 yıl hapisten kurtaran “rızasıyla alıkoymak” suçlarından verilen cezaları onadı. Yargıtay’ın yerel mahkemeden tek farklı yorumu ise verilen cezaların yarı oranında artırılması konusunda oldu. Ancak, ceza artırılarak yeniden verilse bile sanıklar 12.5 yıl hapisten kurtulmuş oldu.
13 yaşındaki bir kızın cinsel olgunluğunun oluşmamış olmasına ve cinsel ilişkinin daha ne olduğunu bilmemesine rağmen, bizim adaletimiz bu durumu rızası vardı diyerek vicdansızlıklarına vicdansızlık kattı. Bir ahmaklık değil de nedir bu sonuç? Hangi kafayla, hangi vicdana inanarak bu salakça karara imza attılar acaba? Bundan sonra bu hakimlere hangi davayı verebilirsiniz ki, adaletlerine inanabilir miyiz ki? Bu dava siyasetler üstü bir dava olmasına rağmen (her kesim bunlardan rahatsız), karar yine bir fiyasko. 2002'den bu yana 18'ini aşmış bir genç kadın hala geçmişiyle yüzleşebilmiş değil. Hala onun o psikolojik durumu verilecek cezalarla düzelememiş aksine devlete güvensiz, adelete inanmayan genç bir kadın yaratmışız. Hep beraber buna önayak olduğumuz için utanmamız lazım. Tabi ki burada tek eleştirilmesi gerekenler hakimler değil. Buna imkan veren yasalarımız da maalesef değişmedikçe bizden doğru düzgün bir adalet çıkmaz. Herkes yeni anayasaya takmışken, birilerinin ceza kanunlarını da gözden geçirmesi gerekiyor, eleştirmesi gerekiyor.
Her türlü durumda kendi siyasal görüşlerine göre sokağa çıkan, eylem yapan ve bir kamuoyu yaratan bizler eğer bu konuya ve kadına karşı şiddete karşı ortak eylemler düzenlesek, başörtülüsüyle, ateistiyle, sosyalistiyle, milliyetçisiyle, eylemlerde siyasal propaganda yapmadan bir adım atabilsek, manşetlerin gölgesinde kalan sorunlarımızı çözmeye uğraşsak ne de güzel olurdu! Kıvılcımı bizden olsun, büyütmesi de sizden. Eğer oturduğumuz rahat koltuklardan kalkıp, sokağa çıkabilirsek.
9 Ekim'deki yazım: http://herbokolog.blogspot.com/2011/10/13-yasndaki-kzn-tecavuz-davasna-dair.html
Milliyet'in haberine göre, Yargıtay, hüküm kurarken, yerel mahkeme gibi, küçük kızın, babası, dedesi yaşındaki kişilerle rızasıyla birlikte olduğu yorumundan hareket etti. Yargıtay, yerel mahkemenin aynı yorum doğrultusunda verdiği, sanıkları 5 yıl fazla cezadan kurtaran “15 yaşından küçük kızla rızasıyla birlikte olmak” ve 5-10 yıl hapisten kurtaran “rızasıyla alıkoymak” suçlarından verilen cezaları onadı. Yargıtay’ın yerel mahkemeden tek farklı yorumu ise verilen cezaların yarı oranında artırılması konusunda oldu. Ancak, ceza artırılarak yeniden verilse bile sanıklar 12.5 yıl hapisten kurtulmuş oldu.
13 yaşındaki bir kızın cinsel olgunluğunun oluşmamış olmasına ve cinsel ilişkinin daha ne olduğunu bilmemesine rağmen, bizim adaletimiz bu durumu rızası vardı diyerek vicdansızlıklarına vicdansızlık kattı. Bir ahmaklık değil de nedir bu sonuç? Hangi kafayla, hangi vicdana inanarak bu salakça karara imza attılar acaba? Bundan sonra bu hakimlere hangi davayı verebilirsiniz ki, adaletlerine inanabilir miyiz ki? Bu dava siyasetler üstü bir dava olmasına rağmen (her kesim bunlardan rahatsız), karar yine bir fiyasko. 2002'den bu yana 18'ini aşmış bir genç kadın hala geçmişiyle yüzleşebilmiş değil. Hala onun o psikolojik durumu verilecek cezalarla düzelememiş aksine devlete güvensiz, adelete inanmayan genç bir kadın yaratmışız. Hep beraber buna önayak olduğumuz için utanmamız lazım. Tabi ki burada tek eleştirilmesi gerekenler hakimler değil. Buna imkan veren yasalarımız da maalesef değişmedikçe bizden doğru düzgün bir adalet çıkmaz. Herkes yeni anayasaya takmışken, birilerinin ceza kanunlarını da gözden geçirmesi gerekiyor, eleştirmesi gerekiyor.
Her türlü durumda kendi siyasal görüşlerine göre sokağa çıkan, eylem yapan ve bir kamuoyu yaratan bizler eğer bu konuya ve kadına karşı şiddete karşı ortak eylemler düzenlesek, başörtülüsüyle, ateistiyle, sosyalistiyle, milliyetçisiyle, eylemlerde siyasal propaganda yapmadan bir adım atabilsek, manşetlerin gölgesinde kalan sorunlarımızı çözmeye uğraşsak ne de güzel olurdu! Kıvılcımı bizden olsun, büyütmesi de sizden. Eğer oturduğumuz rahat koltuklardan kalkıp, sokağa çıkabilirsek.
9 Ekim'deki yazım: http://herbokolog.blogspot.com/2011/10/13-yasndaki-kzn-tecavuz-davasna-dair.html
ne ile ilgili:
13 yaşındaki kız,
kadın sorunu,
öncü,
Türkiye
23 Ekim 2011 Pazar
Yamyamlaşmak
Geçenlerde Habertürk sürmanşetten bir kadının cansız ve sırtından bıçaklanmış bedenini verdiğinde, büyük bir tepki toplamıştı diğer medya kuruluşlarından ve habercilerden-yazarlardan. Ancak gelin görün ki, Muhammer Kaddafi'nin halk tarafından linç edilerek öldürüldüğü görüntüleri ve resimleri o medya kuruluşları büyük bir mutlulukla sansürlemeden, yaş sınırı gözetmeden yayınladılar. Libya'daki yamyamlaşmış halkın yaptıklarını, bizim medya kuruluşlarımız da aynı yamyamlılıkla sundular bize. Belki de bu yok oluşun büyük kapitalist devletler tarafından (özellikle Fransa, İngiltere ve İtalya) yönetildiğini düşünürsek, kapitalizme ses çıkarmayan ödleklerin veya çıkarcıların, sesini duyamamış olmamız çok normal bir durum. Zaten Libya'ya demokrasi değil, yeni gelen konseyle bu kapitalist devletlerin sömürmesinin gelmesi de ayrı bir konu.
Bir diğer duruma gelirsek eğer, ülkemizde maalesef son günlerde savaş ortamı gittikçe çıkılmaz bir hal alıyor. Artık ne demokrasi, ne anayasa, ne eşitlik kaldı elimizde. Uzun uzuna anlatmadan kısaca değerlendirme yaparsak; Diyarbakır Cezaevi'nde insanların makatlarına ve ağızlarına sokulan coplardan, taşmış kanalizasyonun üstünde süründürülen insanlardan, çıplak şekilde soğuk suya ve işkenceye maruz kalanlardan, tacize uğradan erkeklerden veya kadınlardan sonra bu sorun büyük bir hal aldı aslında. Ve aslında bu sorun burada başladı. Sonra köyler boşaltıldı, insanlar köylerine dönmesin diye o köyler yakıldı. İnsanlar yoksullaştırıldı, göçer hale yani mevsimlik işçi haline getirildi. Kürt demek ve Kürtçe dili yasaklandı. Kürt aydınları öldürüldü, köyler basıldı kadın, çocuk demeden sırf Kürt oldukları için öldürüldü. Kürtçe albüm yapmak isteyen Ahmet Kaya'ya çatallar fırlatıldı. Ovada siyaset yapanlar tutuklandı, hapsedildi. İşte bu olaylar yüzünden bu savaş başladı ve devam ediyor. Şimdiye gelirsek, devletin yaptığı hatalardan bahsetmişken bir de PKK'nın hatalarından bahsetmek gerekiyor kısaca sanırım. Evet, öldürülen her PKK'lı, Kürt halkının özbeöz evladıdır ancak öldürülen her asker de Türk halkının özbeöz evladıdır. PKK'nın yanlış yaptığı nokta işte tam da bu. Devletten öç alma niyeti veya demokrasiye ulaşma isteği artık özellikle bu yüzyılda silahla, savaşla yürümez. Askerin ölmesi devleti zor durumda bırakmaz aksine kan isteyen kan emicilerini çoğaltır. Devlet vatan sağolsun der, şehit ailesinin kesilmiş elektriğini açar, birkaç gün bu konuyu konuşur sonra unutturur. Geriye ağlayan anneler-babalar kalır.
İşte tam da bu noktada, 24 askerin ölmesinin ardından çok büyük bir üzüntü yaşıyorum ve kahroluyorum ancak içimizdeki yamyamlar da kan istiyor ve o kan durmadan akmaya başladı. Bilmem kaç PKK'lının ölmesi, o kanı emmek birilerine rahatlama hissi veriyor, bu bir gerçek ancak daha sonrasında ne olacağını düşünüyorsunuz? Her şey çözülmüş mü oluyor? Biz barış yapmazsak, bugün ETA'nın silah bırakmasındaki en büyük neden olan yeni demokratik anayasayı, özerkliği, dil hakkını, siyaset hakkını, alternatifleşmeyi sağlayamazsak nasıl ETA gibi bir hareketi PKK'dan bekleyebiliriz ki? Kürtler Türklerden kan istedikçe, Türkler Kürtlerden kan istedikçe neyi nasıl ve ne şekilde düzeltebiliriz? Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı bizimle birlikte savaşan, Güneydoğu'nun Türkiye'ye bağlanması için savaşan, Fransızları yenen ve yeni Türkiye'de yer alan bir halka özerklik vermek o kadar kötü bir durum teşkil etmemeli.
Aynı şekilde şu anda Van'da yaşanan büyük felakete karşın, "oh iyi oldu" diye tavır koyan, bundan mutluluk duyan, sevinç naraları atan yamyamlar da mevcut aramızda. Size iki durum sunmak istiyorum tam da bu noktada. Eğer bir Allah inancı varsa içinizde, "Hepimiz Havva'nın ve Adem'in güzel evlatlarıyız." Eğer bir inancınız yoksa ve hepimizin maymundan geldiğini düşünüyorsanız; maymunları şempanze, orangutan, makak diye ayırmak ne kadar saçmaysa, siz de insanları lütfen kökenlerine göre ayırmayın.
İnsan dediğimiz canlıyı hayvanlardan ayıran tek şey, düşünebilmesidir, medenileşebilmesidir. Ama bizler kökenimiz ne olursa olsun yamyamlaşırsak eğer, kan emmek istersek, diğer hayvanlardan hiçbir farkımız kalmaz. İnsanca yaşabilmek için, barışın beyaz bayrağını herkesin salladığı bir dünyayı görmek için hayvanca güdülerimizi bir kenara bırakmak ve düşünmeye başlamak gerekiyor.
Bir diğer duruma gelirsek eğer, ülkemizde maalesef son günlerde savaş ortamı gittikçe çıkılmaz bir hal alıyor. Artık ne demokrasi, ne anayasa, ne eşitlik kaldı elimizde. Uzun uzuna anlatmadan kısaca değerlendirme yaparsak; Diyarbakır Cezaevi'nde insanların makatlarına ve ağızlarına sokulan coplardan, taşmış kanalizasyonun üstünde süründürülen insanlardan, çıplak şekilde soğuk suya ve işkenceye maruz kalanlardan, tacize uğradan erkeklerden veya kadınlardan sonra bu sorun büyük bir hal aldı aslında. Ve aslında bu sorun burada başladı. Sonra köyler boşaltıldı, insanlar köylerine dönmesin diye o köyler yakıldı. İnsanlar yoksullaştırıldı, göçer hale yani mevsimlik işçi haline getirildi. Kürt demek ve Kürtçe dili yasaklandı. Kürt aydınları öldürüldü, köyler basıldı kadın, çocuk demeden sırf Kürt oldukları için öldürüldü. Kürtçe albüm yapmak isteyen Ahmet Kaya'ya çatallar fırlatıldı. Ovada siyaset yapanlar tutuklandı, hapsedildi. İşte bu olaylar yüzünden bu savaş başladı ve devam ediyor. Şimdiye gelirsek, devletin yaptığı hatalardan bahsetmişken bir de PKK'nın hatalarından bahsetmek gerekiyor kısaca sanırım. Evet, öldürülen her PKK'lı, Kürt halkının özbeöz evladıdır ancak öldürülen her asker de Türk halkının özbeöz evladıdır. PKK'nın yanlış yaptığı nokta işte tam da bu. Devletten öç alma niyeti veya demokrasiye ulaşma isteği artık özellikle bu yüzyılda silahla, savaşla yürümez. Askerin ölmesi devleti zor durumda bırakmaz aksine kan isteyen kan emicilerini çoğaltır. Devlet vatan sağolsun der, şehit ailesinin kesilmiş elektriğini açar, birkaç gün bu konuyu konuşur sonra unutturur. Geriye ağlayan anneler-babalar kalır.
İşte tam da bu noktada, 24 askerin ölmesinin ardından çok büyük bir üzüntü yaşıyorum ve kahroluyorum ancak içimizdeki yamyamlar da kan istiyor ve o kan durmadan akmaya başladı. Bilmem kaç PKK'lının ölmesi, o kanı emmek birilerine rahatlama hissi veriyor, bu bir gerçek ancak daha sonrasında ne olacağını düşünüyorsunuz? Her şey çözülmüş mü oluyor? Biz barış yapmazsak, bugün ETA'nın silah bırakmasındaki en büyük neden olan yeni demokratik anayasayı, özerkliği, dil hakkını, siyaset hakkını, alternatifleşmeyi sağlayamazsak nasıl ETA gibi bir hareketi PKK'dan bekleyebiliriz ki? Kürtler Türklerden kan istedikçe, Türkler Kürtlerden kan istedikçe neyi nasıl ve ne şekilde düzeltebiliriz? Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı bizimle birlikte savaşan, Güneydoğu'nun Türkiye'ye bağlanması için savaşan, Fransızları yenen ve yeni Türkiye'de yer alan bir halka özerklik vermek o kadar kötü bir durum teşkil etmemeli.
Aynı şekilde şu anda Van'da yaşanan büyük felakete karşın, "oh iyi oldu" diye tavır koyan, bundan mutluluk duyan, sevinç naraları atan yamyamlar da mevcut aramızda. Size iki durum sunmak istiyorum tam da bu noktada. Eğer bir Allah inancı varsa içinizde, "Hepimiz Havva'nın ve Adem'in güzel evlatlarıyız." Eğer bir inancınız yoksa ve hepimizin maymundan geldiğini düşünüyorsanız; maymunları şempanze, orangutan, makak diye ayırmak ne kadar saçmaysa, siz de insanları lütfen kökenlerine göre ayırmayın.
İnsan dediğimiz canlıyı hayvanlardan ayıran tek şey, düşünebilmesidir, medenileşebilmesidir. Ama bizler kökenimiz ne olursa olsun yamyamlaşırsak eğer, kan emmek istersek, diğer hayvanlardan hiçbir farkımız kalmaz. İnsanca yaşabilmek için, barışın beyaz bayrağını herkesin salladığı bir dünyayı görmek için hayvanca güdülerimizi bir kenara bırakmak ve düşünmeye başlamak gerekiyor.
22 Ekim 2011 Cumartesi
Yalçın Küçük: Türk Sosyalisti(ymiş) !
![]() |
| Çakma entelektüel, gerçek faşist: Yalçın Küçük |
Yalçın Küçük yıllardır düşünceleriyle, kitaplarıyla, gazete yazılarıyla ve son zamanlarda Ergenekon davasıyla tutuklandığını duyduğumuz bir isim. O kadar yaptığı iş var ki, o kadar ünvanı var ki, nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Ama Türk sosyalisti sözünü görünce, bu ne biçim sosyalistlik demeden kendimi alamıyorum.
Ülkemizde o kadar sorun var ki herhalde saymakla bitmiyor. Kürt sorunu, işsizlik sorunu, kadına karşı şiddet sorunu, çevre sorunları, LGBTT bireylerinin sorunları, hayvan hakları sorunları, gençlik sorunları, ekonomik sorunlar, demokrasi ve adalet sorunu bir çırpıda söyleyebileceğimiz sorunlar. Aynı zamanda Osmanlı'dan kalan başka bir sorunumuz daha var: Alevilik sorunu. Osmanlı'nın gayrimüslümlerinden yani dışlanmışlarından sayılan Aleviler yıllar yılı boyunca dini farklılıklarıyla, inanç özgürlüğüne bakış açımızla bu ülkenin zenginliği olacaklarına; Yalçın Küçük gibi Osmanlı'nın ırkçılığını ve faşistliğini devam ettirenlerin dilinde kötü anlamda pelesenk olmuşlardır. Aleviler, yüzyıllar boyunca padişahların ve devletlerin büyük işkencelerine maruz kalmışlardır. Müslüman halk tarafından dışlanmış, öteki sayılmıştır. Bu yüzdendir ki, kimselerin olmadığı daha dağlık bölgelere kaçmışlardır. İnançları doğrultusunda kılıçtan geçirilmiş veya Çorum, Maraş ve Sivas'taki gibi katliamlara kurban gitmişlerdir. İnançlarını, geleneklerini gizli bir biçimde yapmak zorunda kalmışlardır. Özellikle Milliyetçi ve Muhafazakar kesim tarafından ırkçı tanımlara maruz kalmışlardır. Bunlardan birisi de mum söndürme olayıdır. Alevilikten haberi olmayan cahil insanlar, Aleviliğin mum söndürme diye bir uygulaması olduğunu öne sürüp, bunun bir cinsel ilişki, grup seks uygulaması olduğunu savunup, iyice çirkinleşmişlerdir. 4 Ekim tarihli Aydınlık Gazetesi'nde bu sözde büyük bir sosyalist olarak yutturulan Yalçın Küçük de bu gerici, kirli bir yazıyla bu durumu savunmaya kalkmıştır. Tabi şimdi aranızda hemen bu gazetenin sitesine girip, bu yazıyı okumak isteyenler olacaktır ancak yazı şu anda siteden kaldırmış olmakla birlikte hala bu kirli yazar, bu gazetede yazmayı sürdürmektedir. Yazarının yazdığı yazıdan bu kadar rahatsız olan bir gazete, hala bu yazarla nasıl çalışmaya devam ediyor, o da ayrı bir konu.
Kendine sosyalist diyen bu zat, sosyalist bir bakış açısının dışında kalıp, kirli bir roman üzerinden bu ülkenin zenginliklerinden olan Alevilere deyim yerindeyse bok atmaktadır. Türk sosyalizminden başlayıp, bugün Türk milliyetçiliğine ulaşmış Yalçın Küçük artık tutuklanmasının kalkması için bir AKP mantığıyla mı Aleviliğe yüklenmekte, bilemiyorum. AKP de cemevlerini kabul etmeyip, Alevi köylerine cami yapıp ve ayrıca da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde Aleviliği dışlayıp, Alevileri asimile etmeye çalışmaktadır. Aleviler, Kürtler gibi isyan etmediği ve silahlı örgüte dönüşmediği içindir belki de bu kadar geri planda tutulan, üstüne yüklenilen bir halk olmak zorunda bırakılmıştır. Yalçın Küçük'ün bu kadar pislikleştiği bir ortamda, anlayın ki bu ülke ve kendini aydın sananlar ne kadar aydınlardır, ne kadar gelişmişlerdir. Evet, Aleviler karanlıkta ve belki de mum altında cemlerini yapmak zorunda kalmışlardır çünkü Aleviler sistem dışına itilmiş, Alevilik dini inanç olarak kabul görmemiştir ve üstüne sürekli saldırılmıştır. O korkuyla da Aleviler inanışlarını gizli, karanlık ve izbe ortamda sürdürmüşlerdir, başka Maraşlar, Çorumlar, Sivaslar yaşanmaması için.
Şimdi yapılması gereken, Yalçın Küçük'ün özür dilemesi (tabi ki özür dilemek aslında bu anlayışı ve bu zatın pislikleşmesini ve kahpeleşmesini değiştirmez) ve Osmanlıcılık mantığının kökünün kazınmasıdır. İnsanların dini inanışları yüzünden, kökenleri yüzünden dışlanmamalıdır. Zenginliğimiz palavralarıyla konuşmak yerine, insana dokunur bir biçimde içten konuşulmalıdır. Bir düşünür olarak gösterilip, bir medya soytarısına dönüşmek, gündeme çıkmak için popülist içi boş laflar üretmek, ırkçılaşmak herhalde eğer Yalçın Küçük'ün kafasına dank ederse pek de hoş bir durum olmasa gerek. Din her inanış için farklıdır, özgündür, inanmamak en tabi bir durumdur ama inanmadığın bir inanışa karşı yalan yanlış konuşmak da bir o kadar hoş bir durum değildir.
18 Ekim 2011 Salı
Hukukun Adaletsizliği
Rutkay Aziz, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaptığı konuşmada hukukun artık kalmadığından bahsetti. Kısmen katılsam da bu ülkede hukukun artık değil hiçbir zaman olmadığını söylemek gerekiyor. Rutkay Aziz partizan davranıp AKP'ye yüklense de hukukun ne AKP'si ne CHP'si ne de MHP'si vardır, hukukun bir ABC'si vardır. Aslında hukukun kabaca bir tabirle yazılı kurallar olduğunu varsayarsak, yazılı kurallar hep vardı diyebiliriz bu bağlamda. O zaman hukukumuzun adaleti hiçbir zaman olmadı demek daha doğru olur.
İlk hukuk denememiz olan İstiklal Mahkemelerine ilk baktığımız zaman, gezici mahkeme gezip, 2 günde karar verdiğini düşünürsek ve karara itiraz hakkının olmadığını da sayarsak maalesef bu dönemde hukukumuzun adaleti olmadığını söyleyebiliriz. Daha sonra baktığımızda Nazım Hikmet'in yargılanmasında, Sebahattin Ali'nin öldürülmesinde de bir adalet bulamayız. Sebahattin Ali'den bahsetmişken faili meçhul cinayetlerden Uğur Mumcu'dan, Ahmet Taner Kışlalı'dan, Hrant Dink'ten, Musa Anter'den de bahsetmemiz gerekir. Bu ve dahası da olan tüm faili belli veya meçhul cinayetlerin yargılanmasında bir adalet maalesef yoktu. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının sonunda da adalet çıkmamıştır. Kürt sorunu, Cumartesi Anneleri, Jitem, Adnan Menderes'in asılması, Denizlerin asılması, Erdal Erenlerin asılması da tamamen hukuksuzdur. Bu hukuksuzlukların yanında Ayhan Çarkınlar, Mehmet Ağarlar, Abdullah Çatlılar, Ogün Samastlar, derin devlet mensupları, işkenceciler, katiller, insan yakanlar doğru düzgün bir şekilde yargılanmamış ve gerekli olan bir cezayı almamışlardır. Ya mahkeme uzatılarak, zaman aşımı sağlanmış ya da aleni bir şekilde arkalarından destek olunmuştur. Hadi bu siyaset işlerini bir kenara bırakalım, kadın sorununa, HES'lere ve daha onlarca farklı konuya baktığımızda da adaleti maalesef sağlayamamış bulunmaktayız. Tüm geçmiş deneyimlerimize baktığımızda hukukumuzda adaletin olmadığı işte bu örneklerle aşikardır.
Son tüm tutuklamalara da baktığımızda yargılanma devam ettiğinden adaletli-adaletsiz demek doğru olmaz ancak bir adaletsizlik var ise bunun ve gelecekteki bütün adaletsizliklerin nasıl engelleneceği sorusuna varmamız gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taraf olduğumuzdan (yani üye olduğumuzdan) ülkemizdeki tüm insan hakları sorunu olan yargılanmalar eğer bir adaletsizlik varsa orada görüşülüp, bir karara varılıyor ve bu sonuç ne olursa olsun uygulanması zorunlu kılınıyor. Ancak suç-ceza kapsamında varolanUluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olsaydık eğer (yani üye olsaydık) ülkemizdeki darbeler, insan yakmalar, köy boşaltmalar, linçler, faili meçhuller, kaybolanlar hiçbir zaman bu kadar çok olmayacaktı. Çünkü uluslararası kanunlar üstün olduğundan darbeciler, insan yakanlar, derin devlet mensupları bu mahkemede yargılanmak zorunda kalacaktı. Aynı şekilde haksız bir şekilde yargılandığını ve hüküm giydiğini düşünen herkes de ayrıca tarafsız bir mahkemede yargılanıp, eğer suçsuzsa cezası iptal olacaktı. Şu anda hukukun bağımsızlığını, adaletini övenler -özellikle de iktidar yandaşları- gerçekten buna inanıyorlarsa tüm meclisi bu mahkemeye üye olmamız konusunda baskı altına almalıdır. O zaman neler ak, neler kara görmüş olabiliriz. Kendi hukukumuzun eksik yanları da olsa bizden daha üstün olan uluslararası mahkemenin hukuku bize adaleti sağlamaya yardımcı olabilir. Tabi, meclistekiler adaletli bir hukuku isterlerse.
İlk hukuk denememiz olan İstiklal Mahkemelerine ilk baktığımız zaman, gezici mahkeme gezip, 2 günde karar verdiğini düşünürsek ve karara itiraz hakkının olmadığını da sayarsak maalesef bu dönemde hukukumuzun adaleti olmadığını söyleyebiliriz. Daha sonra baktığımızda Nazım Hikmet'in yargılanmasında, Sebahattin Ali'nin öldürülmesinde de bir adalet bulamayız. Sebahattin Ali'den bahsetmişken faili meçhul cinayetlerden Uğur Mumcu'dan, Ahmet Taner Kışlalı'dan, Hrant Dink'ten, Musa Anter'den de bahsetmemiz gerekir. Bu ve dahası da olan tüm faili belli veya meçhul cinayetlerin yargılanmasında bir adalet maalesef yoktu. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının sonunda da adalet çıkmamıştır. Kürt sorunu, Cumartesi Anneleri, Jitem, Adnan Menderes'in asılması, Denizlerin asılması, Erdal Erenlerin asılması da tamamen hukuksuzdur. Bu hukuksuzlukların yanında Ayhan Çarkınlar, Mehmet Ağarlar, Abdullah Çatlılar, Ogün Samastlar, derin devlet mensupları, işkenceciler, katiller, insan yakanlar doğru düzgün bir şekilde yargılanmamış ve gerekli olan bir cezayı almamışlardır. Ya mahkeme uzatılarak, zaman aşımı sağlanmış ya da aleni bir şekilde arkalarından destek olunmuştur. Hadi bu siyaset işlerini bir kenara bırakalım, kadın sorununa, HES'lere ve daha onlarca farklı konuya baktığımızda da adaleti maalesef sağlayamamış bulunmaktayız. Tüm geçmiş deneyimlerimize baktığımızda hukukumuzda adaletin olmadığı işte bu örneklerle aşikardır.
Son tüm tutuklamalara da baktığımızda yargılanma devam ettiğinden adaletli-adaletsiz demek doğru olmaz ancak bir adaletsizlik var ise bunun ve gelecekteki bütün adaletsizliklerin nasıl engelleneceği sorusuna varmamız gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taraf olduğumuzdan (yani üye olduğumuzdan) ülkemizdeki tüm insan hakları sorunu olan yargılanmalar eğer bir adaletsizlik varsa orada görüşülüp, bir karara varılıyor ve bu sonuç ne olursa olsun uygulanması zorunlu kılınıyor. Ancak suç-ceza kapsamında varolanUluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olsaydık eğer (yani üye olsaydık) ülkemizdeki darbeler, insan yakmalar, köy boşaltmalar, linçler, faili meçhuller, kaybolanlar hiçbir zaman bu kadar çok olmayacaktı. Çünkü uluslararası kanunlar üstün olduğundan darbeciler, insan yakanlar, derin devlet mensupları bu mahkemede yargılanmak zorunda kalacaktı. Aynı şekilde haksız bir şekilde yargılandığını ve hüküm giydiğini düşünen herkes de ayrıca tarafsız bir mahkemede yargılanıp, eğer suçsuzsa cezası iptal olacaktı. Şu anda hukukun bağımsızlığını, adaletini övenler -özellikle de iktidar yandaşları- gerçekten buna inanıyorlarsa tüm meclisi bu mahkemeye üye olmamız konusunda baskı altına almalıdır. O zaman neler ak, neler kara görmüş olabiliriz. Kendi hukukumuzun eksik yanları da olsa bizden daha üstün olan uluslararası mahkemenin hukuku bize adaleti sağlamaya yardımcı olabilir. Tabi, meclistekiler adaletli bir hukuku isterlerse.
16 Ekim 2011 Pazar
AKP'li Babalar ve Oğulları
Tarih: 11 Mayıs 1998
![]() |
| Ahmet Burak Erdoğan |
Kazadan hemen sonra, Belediye’ye ait arazözler, kazanın yapıldığı caddeyi baştan aşağı deterjanlı sularla yıkar! Böylece delil mahiyetindeki 35 metrelik fren izleri ortadan kalkar.
Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan genç ise Savcının aldığı ifadeden sonra serbest bırakılır. 6 gün sonra Tanürek öldüğünde bile tutuklanmaz. Hatta ilk duruşmaya bile gelmez. Avukatı, gencin, İngiltere’ye dil eğitimi almaya gittiğini söyler… (Emin Çölaşan, Hürriyet, 18 Ekim 1998)
Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, genç için “kusursuz” raporu düzenler. Sevim Tanürek ise 8/8 kusurlu bulunmuştur! (Kusursuz raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Çakmak, 2004 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olur.)
Tanürek’in ailesinin iddiasına göre, ehliyetsiz olan gence, kazadan 3 ay önce alınmış gibi bir de ehliyet düzenlenir.
Gencin adı, Ahmet Burak Erdoğan’dır! Kaza tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğludur!
***
Kazadan sonra öğrenimini sürdüren Burak’ın 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden alınan çürük raporuyla askerlik sorunu da çözülür! Burak 2001 yılında evlenir. Dillere destan bir düğün yapılır. Babasının pozisyonu nedeniyle memleketin bütün ağır topları, ağır hediyeleriyle düğüne koşturur. Düğünde toplanan altınlar, daha sonra babanın mal beyanında servet artışının nedeni olarak sunulur. (Başbakan Erdoğan, mal varlığı ile ilgili olarak mahkemeye verdiği savunmasında, oğlu Ahmet Burak Erdoğan’a düğününde yaklaşık 30 kilo altın takıldığını, 232 milyar değerindeki bu altınları oğlundan aldığı için 120 bin dolar ve 55 bin mark borçlandığını bildirir. Milliyet, 8 Şubat 2009)
Burak’ın düğününe 6 bin kişi katılır. Diğer oğul Bilal’in düğünü ise daha da görkemlidir. Erdoğan’ın büyüyen pozisyonu, katılımcı sayısını 14 bine çıkarmıştır.
***
Burak 22 yaşındadır… Ama ticarette hızla yükselir…
Babasının, Ülker Grubu ürünlerini dağıtan şirketinin yönetimini üstlenir. Daha sonra hisselerini 1.2 trilyon liraya satar. Ve 2007 yılında yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik isimli bir şirket kurar, denizcilik sektörüne girer… 95 metre uzunluğunda Safran 1 isimli kuru yük gemisi satın alır. 95 metrelik gemi, siyasi literatüre “gemicik” olarak girer. Gemiyi satan Hasan Doğan (5 Temmuz 2008’de kalp kriziyle yaşama veda eden Futbol Federasyonu Başkanı), satış fiyatını 2 milyon 325 bin dolar olarak açıklar. Burak gemiyi 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın almıştır. Ayda 72 bin TL ödeyecektir.
Aslında MB Denizcilik Burak’ın ilk denizcilik şirketi de değildir. Burak Turkuaz isimli, amcası ve kayınpederiyle ortak olan şirketini 2006 yılında 2 milyon TL sermayeli Bumerz Denizcilik isimli şirkete dönüştürmüştür.
AKP’li babaların oğulları içinde denizcilikle ilgili bir tek Burak değildir. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan da “harika çocuk” olarak gündeme gelir.
Vatan gazetesi, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 yaşındaki oğlu Erkan’ın 445 bin avroya feribot aldığını duyurmuştu. Projeye 1.4 milyon TL harcayan “harika çocuk” bu iş için Santour’dan 200 bin avro borç aldığını söylemişti. Santour’un 1 hafta sonra Binali Yıldırım’a bağlı Denizcilik İşletmeleri’nden Ankara feribotunu ihalesiz kiraladığı ortaya çıkmıştı. (Vatan Gazetesi, 14 Temmuz 2003) Santour GmbH firmasının Genel Müdürü Mehmet Koç, haberler üzerine, Hürriyet gazetesine gönderdiği açıklamada, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın eskiden bu firmada bir süre Genel Müdürlük yaptığını belirtti. (Hürriyet, 15 Temmuz 2003)
Bu arada Başbakan’ın oğlu Burak’a “gemiciği” satan Hasan bey daha sonra 705 milyon dolara İstanbul’daki İETT Garajı arazisini almaya çalışan(!) Dubai Şeyhi El Maktum’un küçük ortağı olur. Hasan beyin ablası, aynı zamanda Remzi Gür ile evlidir. Remzi bey, Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan Burak’ı ve kardeşlerini ABD’de bursuyla okutmuştur, Erdoğan’ın yakın arkadaşıdır. Erdoğan, – daha sonra deşifre olan bir telefon görüşmesinde- Remzi beyden kızına 25 bin dolar göndermesini isteyecek kadar yakındır! (Aydınlık, 25 Ekim 2009)
***
Başbakan Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal de hızla yükselen bir çizgi izlemiştir iş hayatında.
Öğrenimini ABD’de Harward Üniversitesi’nde 2003 yılında tamamlayan Bilal önce Dünya Bankası’nda çalışır! Yurda dönüp 21 günlük dövizli bedelli askerliğini yapar ve “Doruk Izgara Limited Şirketi” ile ticarete atılır. Ancak sonrada Bilal’in altın şirketi Atagold ve kozmetik işi yapan Maye Dış Ticaret şirketlerine de ortak olduğu ortaya çıkar. (Milliyet, 10 Şubat 2009)
***
Ya diğer AKP’li babalar ve oğulları..?
Cumhurbaşkanı Gül’ün oğlu Mehmet Gül, internet üzerinden ticarete soyunur ve 16 yaşında Ankara Ticaret Odası’na üye olur. Babasının dış ziyaret heyetlerinde yer alır.
Bülent Arınç’ın oğlu 23 yaşında TOBB’a siyasi danışman olur.
Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan, 2003 yılında kurduğu AB Gıda firmasıyla kısa sürede en büyük 500 sanayi kuruluşu arasına girer.
Melih Gökçek’in oğlu Ahmet, genç yaşta Ankaragücü Spor Klubü’ne başkan olur.
***
İşte, oğluna “Başbakan’ın oğlu ticaret yapamaz. Bunu nasıl aklından geçirebilirsin. Bir başbakanın oğlu ticaret yapar mı? Utanmıyor musun?” diyen Adnan Menderes’in siyasi mirasını sahiplendiklerini söyleyen babaların durumları…
ne ile ilgili:
Ahmet Burak Erdoğan,
AKP,
Bilal Erdoğan,
Denizcilik,
gemicik,
ilkan,
Politika,
Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye,
Ülker
10 Ekim 2011 Pazartesi
KCK nedir?
| Basitçe KCK Örgüt Şeması |
KCK davası yaklaşık bir yıl önce 18 ekim 2010'da 103'ü tutuklu 152 sanığıyla başladı. BDP kanadından yükselen sözlerde Ergenekon'un aynısı, içi boş bir dava Kürt aydınlarının ve siyasilerinin yok edilmesi olarak lanse edilmekte, karşı tarafta ise PKK'nın kökünü kurutmak amaçlı olduğu söylenmektedir. Fakat iddaname açıklandıktan ve PKK'nın kendi tüzüğünde çekinmeden açıkladığı maddelerden sonra davanın pekte boş olmadığı gözükmektedir. KCK'nın, bir çok faaliyette bulunan ve PKK'nın şehir içine işlemeye başlayan bir yapısı olduğu ortaya çıkarıldı. Fakat pek tabii her Kürt aydını, her aktivist ve her il meclis üyesi bu yapılanmanın bir parçası oluyor demek değildir. Yine mağduriyet aynı noktada orataya çıkıyor. Asıl soru KCK 2007'de kurulmuşken devlet müdahale etmek için neden 2009'u bekledi? Kimilerince yaratılmaya çalışılan barış ortamına hizmet için dokunulmadı kimilerine göreyse BDP'yi sıkıştırmak ve Kürtleri zora sokmak için. Ancak PKK'nın da yayınladığı örgüt şemasını paylaşmakta fayda var KCK'nın ne olduğunu anlayabilmek için.
![]() |
| Orjinal Olan KCK Örgütü Şeması |
9 Ekim 2011 Pazar
13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasına Dair
Başlıktan da belli olacağı gibi konuya direkt girmeyi, lafı dallandırıp budaklandırmamayı tercih ettim. Zaten böyle bir konuda ne kadar lafı budaklandırabilirsiniz ki? Mardin 2002 yılında 28 kişinin içinde bulunduğu tecavüz ve cinsel istismar davasıyla çalkalandı. İçinde asker ve devlet memurlarının da bulunduğu 28 kişiden bahsediyoruz burada. Dava 7 yıl sürdükten sonra bu 28 kişi birazdan söyleyeceğim nedenden dolayı en alt sınırdan ceza aldılar. Şimdi bu mağdur kızın avukatları davayı Yargıtay'a taşıdılar ancak davadan önce görüş açıklayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yerel mahkemenin onayladığı en alt sınırdan cezayı desteklediğini bildirdi. Tabi ki en son karar Yargıtay 14. Ceza Dairesi'nin. Şimdi o dediğim nedene gelirsek o neden; 13 yaşındaki kızın herşeyin farkında olduğu ve alıkonulmadığı. 13 yaşındaki bir kızı kandırmanın ne kadar kolay olacağını acaba bu büyük yargıçlar fark edemedi mi? Televizyonlarda her gün tecavüzün içinde barındığı dizileri herkes izlerken, bu kızın da başına neler geldiğini bilmesi; tecavüze ve cinsel istismara uğradığı gerçeğini ve o suçun boyutunu nasıl ve ne şekilde etkileyebilir? Televizyonlarda bu kadar 80'lerdeki gibi Yeşilçam Pornografisi tadında diziler gösterilirse; tecavüze uğramanın ve tecavüz etmenin sonunun mutlu dizilerdeki gibi biteceğini düşünenlerin, bu duruma özenmesini sağlamaz mı?
Tamam, biraz da sanat anlayışı içerisinde bakıyorum duruma ve halkın böyle filmlere ve dizilere reyting verdiği gerçeğini de görüyorum. Tabi ki sanatın içerisinde tecavüz, cinsellik de olacaktır ve olmalıdır. Ancak bu konuda aksak demeyeceğim tamamen yatalak, ölümcül hastalığına tutulmuş bir hukuk sistemimiz var. Mesela bir kadın işinden döndükten sonra, evinde yemek hazırlarken kocasının eve gelip, yemek hazırlamadığı için eşini öldürmesi olayında nasıl bir tahrik olabilir ki? Öldüren kocaya eşi yemek hazırlamadığı için ağır tahrikten dolayı en alt cezadan ceza verdi, bizim hukuk sistemimiz. Özellikle tecavüz, taciz, cinsel istismar veya kadın şiddeti davalarında her nedense hemen hemen her davada en alt sınırdan ceza veriliyor. Yemek hazırlayamamak, eşinden ayrılmayı istemek ağır tahrik sayılıyor. Tecavüze uğrayan kadının o andaki psikolojiden dolayı karşı koyamaması ve sesini çıkaramaması bile en alt sınırdan cezaya tekabül ediyor.
Bazı şeyleri değiştirmeye hazır kafayı takmışken, politikacıların bu gerçekle de yüzleşmesi gerekiyor ve kadını "mal" yerine konulmadığını özellikle de erkeklerin göstermesi gerekiyor.
ne ile ilgili:
13 yaşındaki kız,
kadın sorunu,
öncü,
Türkiye
6 Ekim 2011 Perşembe
NTV: Yeni Medya Düzeni (?)
Doğuş Yayın Grubu, NTV'yi içinde barındırarak yıllardır sürdüğü belli kalitede yayınlarla tanınıyordu. Son olarak da Yeni Medya Düzeni Konferansı'yla sanal alemin korkusuzlarını bir konferansta toplayarak, Türkiye medyasının gelişimi için iyi bir atılım yaptı. Gelenlerin arasında dünya ülkelerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran Wikileaks kurucusu Julian Assange (aslında yurt dışına çıkış yasağı olunca tele-konferansla katıldı), Wikipedia kurucusu Jimmy Wales, e-ticaretin büyüklerinden Brian Wong ve yeni medya düzeninde daha adını pek bilmediğimiz ama işinde çok başarılı başka isimler de vardı. Aslında buraya kadar baktığımızda ne kadar başarılı bir iş çıkarıldığı düşünebilirsiniz. Ancak bir de durumun daha farklı bir yönü var. NTV son zamanlarda artan siyasi baskılar yüzünden Can Dündar, Banu Güven, Ruşen Çakır gibi ekran yüzlerini kovmak zorunda kaldı, Mirgün Cabas'ı da daha geri plana aldı. Kanalda işten çıkarmalar yaşandı ve kanal küçülmeye gitti. Siyasi yorum programlarından vazgeçilip, sadece haber başlığına dönüldü. Yani kısacası NTV korktu, korkutuldu ve şimdi de bir haber kanalından tematik başka bir kanala yönelme başlandı. Daha çok dizilerin ve eğlence programlarının olduğu kanala yani. Türkiye medyasının korkaklarının, dünyanın korkusuzlarıyla konferans yapması ve aynı zamanda yeni medya düzenine ayak uyduramayıp, yeni medya düzeni konusunda atıp tutması koskocaman bir çelişkidir. Bu konferansları artık bundan sonra da yapmaya devam etseler, medyadan ve habercilikten ne anladıklarını görüyoruz. Göz boyatıcı konferanslarla değil, korkusuzca yayınlarla medyada söz sahibi olabilirsiniz.
ne ile ilgili:
DYG,
Kültür-Sanat,
NTV,
öncü,
Türkiye,
Yeni Medya Düzeni
Pes Artık! (x2)
Günler geçiyor, insanın gelişim ve evrim süreci devam ediyor ama "Pes Artık!" diyeceğimiz şeyler bir türlü azalmıyor. (x2)'de anlatmak istediğimden de anlaşılacağı gibi iki farklı olayı bir başlıkta toplamayı uygun gördüm.
![]() |
| HES eylemcisi: Leyla Yalçınkaya |
İlk olarak başlamak gerekirse; HES eylemi yapan genç bir kıza, ilk önce mahkeme diğer eylemcilerin hepsiyle konuşmama cezası verdi. Daha sonra da bu sayıyı 13'e indirdi. Aynı köydeki komşularıyla, uzaktan akrabalarıyla ve dahasında da öz babaannesiyle görüşmeme cezasına dönüştü bu ceza. İnsanları küstüren bir adalet anlayışı, hangi aklın ürünüdür gerçekten çok garip. İnsanların -ki suçsuz insanların- özgürlüklerinin kısıtlanması ve bunu yapanın da özgürlük dağıtması gereken bir kurumun olması herhalde bir trajikomikliktir, o hep dediğimiz sözdeki gibi bizim ülkemize özgü bir harekettir. "Pes Artık! (x1)"
İkinci konuya gelirsek eğer; Ölüm Pornosu kitabını basından duymuşsunuzdur belki. Basından duymamanız büyük ihtimal olmakla birlikte (çünkü ana-medya pek üstünde durmadı bu konunun), blogumuzun takipçisiyseniz Ölüm Pornosu yazısından kesinlikle biliyorsunuzdur. Fight Club gibi bir filmin yaratıcısı olan (uyarlanan kitabın yazarı) Chuck Palahniuk tarafından yazılan başka bir kitaptır Ölüm Pornosu. Ama bugün kitabın çevirmeni Funda Uncu ve kitabın yayınevi olan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında 6 aydan 3 yıla kadar ceza almaları hakkında dava açıldı. Kadının meta olarak kullanılmasını eleştiren bu kitapta cinsellik öğelerinin olması savcıyı ve yetkili kurumları rahatsız etmiş olacak ki, ortada -onlara göre- bir sorun var. Dünyada eşi benzeri olmayan çıkmamış kitabı yasaklama mantığının bu ülkede devam ettiğini düşünürsek, bu kör cahillikle; cinsellik ve kadının sorunlarını karıştırmamız çok normal bir hadisedir. Dünyada yine bu davayla birlikte eşi benzeri olmayan bir hareket daha yapıp yasaklanmamış bir kitabın çevirmenini ve yayıncısını cezalandırmaya çalışıyoruz. Evet, bu kitap hala yasak değil, gidip kitabevlerinden hala bu kitabı satın alabiliyoruz ve istediğimiz ortamda rahatça okuyabiliyoruz (yasak olmadığı için). "Pes Artık! (x2)"
17 Eylül 2011 Cumartesi
Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi
FABRİKANIN VENEZUELLA’DA NE İŞİ VAR?
Gazeteci-yazar Banu Avar, Venezuella’da karşılaştığı bir olayı şöyle anlatmıştır:
"Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’diyoruz’ diye yapıştırdı.”
Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…
Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?
“Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?
Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?
İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!
ATATÜRK’ÜN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI
Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir laboratuar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampustur. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkândan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.
Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dâhil, 8 milyon liraya mal olmuştur.
Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgâh ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.
Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.
Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.
Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı… Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dâhil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:
1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.
2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir
3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.
4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.
5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.
6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.
7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve”bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.
8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.
9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de laboratuar kurulmuştur. Nazilli’nin kâbusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekâr işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.
10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik laboratuar, tarım laboratuarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.
11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.
12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…
ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA
Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genel komutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.
Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkânın açılışa katılmasından da bellidir.
Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.
Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır
Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ
7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:
“…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvela bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim. Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.
Dükkân önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkânlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.
Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışarıdan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.
Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklıma yatmazdı.
Fabrikayı gezdikçe işçilere sağlanan imkânları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgâhı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.
İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.
Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.
Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”
İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…
ZİHNİYET FARKI
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:
“Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkânı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”
1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…
Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?
1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.
Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…
Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu, İdeal Cumhuriyet Köyü, Toprak Reformu, Dinde Öze Dönüş, gibi “dev projelerini” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin:
Marmara’dan Karadeniz’e ikinci bir boğaz açmak mı; yoksa Türkiye’nin dört bir yanına “sosyal fabrikalar” kurmak mı bu ülkeyi kurtarır?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































