Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2011 Perşembe

Pes Artık! (x2)

Günler geçiyor, insanın gelişim ve evrim süreci devam ediyor  ama "Pes Artık!" diyeceğimiz şeyler bir türlü azalmıyor. (x2)'de anlatmak istediğimden de anlaşılacağı gibi iki farklı olayı bir başlıkta toplamayı uygun gördüm.

HES eylemcisi: Leyla Yalçınkaya
İlk olarak başlamak gerekirse; HES eylemi yapan genç bir kıza, ilk önce mahkeme diğer eylemcilerin hepsiyle konuşmama cezası verdi. Daha sonra da bu sayıyı 13'e indirdi. Aynı köydeki komşularıyla, uzaktan akrabalarıyla ve dahasında da öz babaannesiyle görüşmeme cezasına dönüştü bu ceza. İnsanları küstüren bir adalet anlayışı, hangi aklın ürünüdür gerçekten çok garip. İnsanların -ki suçsuz insanların- özgürlüklerinin kısıtlanması ve bunu yapanın da özgürlük dağıtması gereken bir kurumun olması herhalde bir trajikomikliktir, o hep dediğimiz sözdeki gibi bizim ülkemize özgü bir harekettir. "Pes Artık! (x1)"

İkinci konuya gelirsek eğer; Ölüm Pornosu kitabını basından duymuşsunuzdur belki. Basından duymamanız büyük ihtimal olmakla birlikte (çünkü ana-medya pek üstünde durmadı bu konunun), blogumuzun takipçisiyseniz Ölüm Pornosu yazısından kesinlikle biliyorsunuzdur. Fight Club gibi bir filmin yaratıcısı olan (uyarlanan kitabın yazarı) Chuck Palahniuk tarafından yazılan başka bir kitaptır Ölüm Pornosu. Ama bugün kitabın çevirmeni Funda Uncu ve kitabın yayınevi olan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında 6 aydan 3 yıla kadar ceza almaları hakkında dava açıldı. Kadının meta olarak kullanılmasını eleştiren bu kitapta cinsellik öğelerinin olması savcıyı ve yetkili kurumları rahatsız etmiş olacak ki, ortada -onlara göre- bir sorun var. Dünyada eşi benzeri olmayan çıkmamış kitabı yasaklama mantığının bu ülkede devam ettiğini düşünürsek, bu kör cahillikle; cinsellik ve kadının sorunlarını karıştırmamız çok normal bir hadisedir. Dünyada yine bu davayla birlikte eşi benzeri olmayan bir hareket daha yapıp yasaklanmamış bir kitabın çevirmenini ve yayıncısını cezalandırmaya çalışıyoruz. Evet, bu kitap hala yasak değil, gidip kitabevlerinden hala bu kitabı satın alabiliyoruz ve istediğimiz ortamda rahatça okuyabiliyoruz (yasak olmadığı için). "Pes Artık! (x2)"

17 Eylül 2011 Cumartesi

Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi


FABRİKANIN VENEZUELLA’DA NE İŞİ VAR?
Gazeteci-yazar Banu Avar, Venezuella’da karşılaştığı bir olayı şöyle anlatmıştır:
"Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’diyoruz’ diye yapıştırdı.”
Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…
Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?
 “Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?
Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?
İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!
ATATÜRK’ÜN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI
Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir laboratuar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampustur. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkândan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.
Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dâhil, 8 milyon liraya mal olmuştur.
Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgâh ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.
Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.
Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.
Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı… Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dâhil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:
1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.
2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir
3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.
4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.
5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.
6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.
7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve”bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.
8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.
9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de laboratuar kurulmuştur. Nazilli’nin kâbusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekâr işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.
10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik laboratuar, tarım laboratuarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.
11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.
12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…
ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA
Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genel komutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.
 Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkânın açılışa katılmasından da bellidir.
Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.
Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır
 Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ
7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:
 “…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvela bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim. Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.
Dükkân önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkânlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.
Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışarıdan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.
Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklıma yatmazdı.
Fabrikayı gezdikçe işçilere sağlanan imkânları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgâhı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.
İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.
Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.
Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”
İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…
ZİHNİYET FARKI
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:
 “Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkânı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”
1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…
Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?
1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.
Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…
Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu, İdeal Cumhuriyet Köyü, Toprak Reformu, Dinde Öze Dönüş, gibi “dev projelerini” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin:
Marmara’dan Karadeniz’e ikinci bir boğaz açmak mı; yoksa Türkiye’nin dört bir yanına “sosyal fabrikalar” kurmak mı bu ülkeyi kurtarır?

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi

Atatürk'ün ideal cumhuriyet köyü projesi


    Afet İnan, Cumhuriyet’in 50 yılı nedeniyle 1970’lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70’li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için “çalışma atölyeleri” bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclise yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.

    İşte bir zamanlar Başbakan Bülent Ecevit’in “Köykent” ve MHP’nin ‘Tarımkent” projelerinin esin kaynağı Atatürk’ün bu ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’dir.


   Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.
   İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “dart tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.
   Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak ‘anıt’ın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekanlar yer alacaktır.

   Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocakları”na yer verilmiştir.
  Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:
1.   Okul ve Tatbikat Bahçesi,
2.   Öğretmen Evi,
3.   Halk Odası (CHP Kurağı)
4.   Köy Konağı,
5.   Konuk Odası,
6.   Okuma Odası,
7.   Konferans Salonu,
8.   Otel Han,
9.   Çocuk Bahçesi,
10. Köy Parkı,
11. Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi,
12. Radyolu Köy Gazinosu
13. Ebe ve Sağlık Kurucusu,
14. Tarımbaşı,
15. Hayvan Sağlık Kurucusu,
16. Sosyal Kurumlar,
17. Ziraat ve Et İşleri Müzesi,
18. Gençler Kulübü,
19. Hamam,
20. Etüv Makinesi (Buğu s.)
21. Köy Yunak Yeri,
22. Cami,
23. Revir,
24. Kooperatifler
25. Köy Dükkanları,
26. Spor Alanı,
27. Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları,
28. Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa)
29. Kanara,
30. Mandıra,
31. Değirmenler,
32. Fabrika,
33. Asri Mezarlık,
34. Hayvan Mezarlığı,
35. Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları,
36. Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası,
37. Koruluk,
38. Köy Gübreliği
39. Fenni Ağıl,
40. Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası,
41. Aşım Durağı,
42. Panayır Yeri,
43. Selektör Binası
  İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli  “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”!…

 Uygulandığı halde aşiret, tarikat eksenli “feodal yapıyı” yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı “tabandan”, “köyden” başlatacak; merkezinde “insan”,”hayvan” ve “doğa” olan bir “akıllı proje”!

  Hayvan mezarlığıyla, geniş yeşil alanlarıyla, koruluklarıyla, yaş ve kuru yonca, hayvan pancar tarlasıyla, tavuk, tavşan, arı, aygır ve boğa istasyonlarıyla, hayvan sağlığını koruma merkeziyle dört dörtlük gerçek bir “çevreci” proje!
  Bugün, Türkiye’nin kurtuluşunu, HES’lerde, “çılgın kanal projelerde” görenlerin “çevreye” verdikleri önemle, “İdeal Cumhuriyet Köyü”nün mimarı Atatürk’ün “çevreye” verdiği önemi şöyle bir karşılaştırın bakalım ne sonuç çıkacak?

25 Ağustos 2011 Perşembe

Fenerbahçe'ye Men Cezası

Dün akşamüstü saatlerinde Türkiye Futbol Federasyonu, Fenerbahçe'yi Avrupa Şampiyonlar Ligi'nden men ettiğini açıkladı. Öncelikle koyu bir Fenerbahçeli olduğumu belirteyim fakat ben kim haklı kim haksızdan dem vurmayacağım. Kimsenin bakmadığı belkide bakmak istemediği bir açıdan bahsetmek istiyorum.

Dün verilen karardan önce kapitalizmin koyu lokomotiflerinden Uefa, temsilcisini ülkemize yolladı. Neden kapitalist dedim, sebebi çok para kazandıran yahut daha önemli takımların maçlar içerisinde kollandığı, oyuncu sendikalarının kaale alınmadığı, başkanlık seçimlerinin her ülkeden değil belirli ayrıcalıklara sahip ülkelerden seçilmiş olan idarecilerin oylarıyla yapılması, bazı ülkelere ikinci üçüncü sınıf muameleler yapılması, futbolun bir endüstri haline gelip yozlaşması için her gün göstere göstere insanlık suçu işleyen ve kara para aklayan sponsor firmalarla ortak işler yapması ve onlara kucak açmasıdır. Bunun yanında daha önce şikeden ceza almış olan fransız, italyan ve yunan takımlarının davalar sürecinde rahat rahat Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı hatta kupayı kazandığı bile olmuştur. Son olarakta Dünya Kupası Dubai'ye peşkeş çekilmiştir bazı seçimlerde de rüşvet verildiği ortaya çıkmıştır. Öyle trajik bir durum ki şehir nüfusundan yüksek kapasiteli stadların inşası yapılmaktadır Dubai'de ve açıkça da kupadan sonra yıkılacağı ilan edilmiştir. Neden diye sormaya bile yeltenmeden euro ve dolar sembollerini görür gibi olmuşsunuzdur. Böyle bir kurum temsilcisini ülkemize yollamıştır fakat daha şüpheli avukatlarının bile sınırlı gördüğü gizlilik kararının henüz kaldırılmadığı bir davada etik kurulun yeterli delil yok demesiyle ceza ver(e)mediği bir ortamda her nasılsa şikeye ikna olmuştur. Kaldı ki görüşme bir saat sürmüştür deliller kanun suçu işlenerek gösterilse bile incelemeye yetecek bir vakit yoktur keza bir dosyanın incelenmesi en az 6-8 saati bulmaktadır ki en az 30 dosya vardır.

Gelelim karara; Uefa Federasyonu açıkca tehdit ederek men cezasını çıkartmıştır. Burada iki nokta bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kanıma dokunmaktadır. Birincisi Türkiye Futbol Federasyonu Turgut Özal'ın çıkardığı yasalarla o dönemden beri Türkiye Cumhuriyeti'nin özerk bir kuruluşudur. Tıpkı Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi. Türkiye Cumhuriyeti'nin özerk bir kurumunun böyle kapitalist bir kuruluş tarafından açık açık tehdit edilmesine göz yumulması, karşı koyulmaması, şikayet edilmemesi, tepki gösterilmemesi ve en rahatsız edici boyutuysa korkularak dediğinin yapılması. Böyle özerk ve korkusu olmaması gereken kimseye eyvallahı olmayan bir kurumun şahsiyetsiz bir şekilde yaptırıma gitmesinden yola çıkar isek bunun siyasi alanlarda da olup olmadığına dair bize büyük bir soru işareti vermektedir. İkincisi ise bu öyle bir korkudur ki Şampiyonlar Ligi'nden men etme yaptırımına sahip olmayan federasyonun bunu yapabilmesidir. Bunun yanında bugün birkaç saat içinde yapılacak Şampiyonlar Ligi kura çekimine Trabzonspor başkanı Sadri Şener gidememiştir sebebiyse şikeye teşebbüs sebebiyle yurtdışı yasağının olmasıdır fakat bugün birkaç saat öncesinde bu hukuki yasakta kaldırtılmıştır. Yani Türkiye Cumhuriyeti hukukuna da müdahale edilmiştir Uefa tarafından. Geriye kalan tek kurumsa yozlaşmış siyasetimizdir, onun da bağımsız hareket etmediği ortadadır.

Tehlike sadece içerideki cemaatleşme değildir, dışarıdaki yaptırım gücü ve içerideki uyutma politikasıdır. İnsanın kafasında bin bir tilki dolaşıyor. Bu soruşturmanın seçim arkasına ötelenmesi zaten siyasi güdümlü olduğunu ve iktidarın oyuncağı olacağını bize göstermektedir. Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım ve Beşiktaş Asbaşkanı Serdal Adalı'nın, Başbakan'ın damadı olan Berat Albayrak'ın Ceosu olduğu Çalık Holdingin büyük bir arzuyla talip olduğu 4.000.000 euro değerindeki helikopter ihalesini alması( Çalık Holdingi Atv ihalesindeki peşkeşten hatırlayacaktır okuyanlarımız ) mıdır yoksa Karadeniz'e yapılacak yeni 10.000 adet HES ile çıkabilecek infialin önüne geçilmesi için Trabzonlulara verilmiş bir sus payı oyalama aracı mıdır ve ya Başbakan'ın hayatında ilk kez cesurca Avrupa ve Amerika'ya Somali'den yaptığı giderin faturası mıdır tıpkı Davos ertesinde gerçekleşen Mavi Marmara gibi. Federasyon başkanının cemaate yakın olduğu bilinmektedir. Gençlik ve Spor Bakanının dile getirdiği gibi Federasyon kadrosunun silme değişeceğide kadrolaşmayı işaret etmektedir. Bu davanın gündem boşaldıkça soğuduğu gündem yoğunlaştıkça ısındığı dalgaların başladığı göz ardı edilmemelidir. Suriye'de uygulanan politikanın Türkiye'nin geleceği için hayati önem taşıdığı bir dönemde bunun konuşulmaması ve hepsinden önemlisi CUMHURİYET TARİHİNDEN BU YANA BELİRLENMİŞ OLAN BÜTÜN DOĞAL SİT ALANLARININ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ KARARI. Bunun denetimsiz, kapalı ve güdümlü ihalelerinin yanında büyük bir önemi vardır. Lisanssız HES'ler için sit alanı ilan edilmiş, akarsu, tepe vb. hayatımızı sürdürmemizi sağlayan temiz su ve temiz oksijen kaynaklarımızın kurutulmasına ve kirletilmesine sebebiyet verilmesidir. Avrupa'nın bin pişman bir şekilde kaçarak uzaklaştığı HES'ler bize pazarlanmakta daha doğrusu peşkeş çekilmektedir.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yapılmış olan büyük bir hakaret ve aşağılama bulunmaktadır. İçeride ise yaşamlarımızı kısaltacak ve belkide bizi veya yakınlarımızı kanser edecek, gelecekte Somali'ye dönmüş bir ülkede/dünyada eziyet çekecek çocuklara yapılmış bir kötülüktür. Yandaş kadrolaşmasına göz yumma ve kamuoyunu uyutmadır. Ülkemizde yeterince olan farklı konseptlerdeki ayrışmaya kulüplerde katılmıştır. Bütün Trabzonsporlu, Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı taraftarların birbirine destek çıkması, şark kurnazlığını bırakıp ülkesine yapılan haksızlığa tepki göstermesi gerekmektedir. Federasyona tepki göstermelidir. Fenerbahçe ya men edilmemelidir ya da ediliyorsa da küme düşürülmelidir. Sırf, Deniz Gökçe'nin yaptığı hesaba göre 100-150 milyon dolar zararı engellemek için şirketlerin kucağına düşerek Fenerbahçe'yi parasal getirisi için ligde tutmak bir skandaldır. Güneri Civaoğlu'nun da dediği gibi 'Türkün Türke Propagandası' hastalığını bırakıp ülkemizi savunmalı ve sesimizi doğru yerlere yükseltmeliyiz korkakça birbirimize yöneltmek yerine.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Nükleer Santraller


Çernobil faciası sonrası.

Ülkemizde nükleer santral yapılmasının planlanması aslında son birkaç yıldır başlamış gibi görünse de yaklaşık 30 yıla yayılmış bir plan mevcut. Aslında çok büyük enerjiyi sağladığı için, bizim de enerji açığımız olduğu için kendimizi dışarıya bağlamak yerine nükleer santral kurmak çok mantıklıca gelebiliyor insanlara ve politikacılara. Ancak nükleer atıkların bizi yüzbinlerce yıl boyunca tehdit edeceğini de hesaba katmak gerekiyor. Çernobil ve Fukuşima santrallerindeki sızıntıların o ülke ekonomisine yaptığı da cabası. Hala o santrallerin yüz kilometrelerce uzağında bir yaşam belirtisi ve yerleşim merkezi bulunmuyor. Hala o ülkelerde ve çevre ülkelerde yaşayan insanlar kanser tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten ülkemizin özel konumu sayesinde güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir enerji sistemleri ülkemiz için oldukça rağbet edilmesi gereken enerjidir. Hem çevreye zarar vermezken, verimi yüksek ve maliyeti ucuzdur. Yapımı da nükleer santrallere göre daha kolaydır. ABD’de yaşanan 5,9 şiddetindeki depremden sonra da North Anna nükleer santralinde sorunlar meydana gelmiştir. Aslında burada bahsedilmesi gereken bir başka nokta daha var. Bizim nükleer planlarımız yaklaşık 30 yıl öncesine dayandığı için planladığımız yerlerden günümüzdeki araştırmalara baktığımızda fay hattı geçmektedir. Ancak bu durum bile umursanmaz hale getirilmiş, uluslararası şirketlere fay hattı üzerindeki araziler peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Ülkemizdeki deprem sıklığını da göz önüne alırsak, nasıl büyük bir sorunun bizi beklediği aşikârdır. Ayrıca dünyanın gelişmiş ülkeleri de bu santrallerden vazgeçmiştir veya vazgeçmeyi planlamaktadır. İtalya, Avusturya, Danimarka nükleer santrallerini devre dışı bırakmışken; Almanya, Japonya, Rusya da yeni planlamalarıyla devre dışı bırakmaya hazırlanmaktadır. Özellikle Fransa gibi enerjinin % 80’ine yakınını bu santrallerden sağlayan devletlerin hemen bir çırpıda bu enerjiden vazgeçmesi mümkün değildir. Ancak dediğim gibi ülkemizin özel konumu bizi çok farklı, temiz, bol enerjili sistemleri kullanmaya teşvik etmelidir.
Çernobil'den bir görüntü.

2 Ağustos 2011 Salı

Çürük Elma "Apple"

Temiz Bulut Enerjisi Karnesi

Greenpeace her yıl teknoloji firmaları üzerinde yaptığı araştırmaları bir rapor şeklinde yayınlamakta. Bu yılda mayıs ayı içerisinde bu raporunu yayınladı. Raporun ismi Temiz Bulut Enerjisi Karnesi. Karnenin kısaca tercümesini yapmak gerekirse %55.9 ile Yahoo! temiz enerji kategorisine girmekte. Orta sütundaki oranlar ise firmaların doğaya saldığı karbon gazının yoğunluğunu belirtmekte ve de en sondaki yeşil sütunda firmanın üretimi sırasında kamuya karşı ne kadar şeffaf olduğunu göstermektedir. Bütün rakamlara bakıldığında Apple firmasının bize sunulan sempatik görünüşünün altında tam bir doğa canavarı bulunmakta ve bu dünya üzerindeki en yaygın firmalar içerisinde de dipte yer almaktadır.

Ayrıca Greenpeace'in yapmış olduğu bir başka araştırma ise, dünyanın önde gelen şirketlerin kendi içlerinde çevreye en saygılıdan en zararlıya doğru tam listesi şu şekilde; Lenovo, Nokia, Sony Ericsson, Dell, Samsung, Motorola, Fujitsu-Siemens, HP, Acer, Toshiba, Sony, LG, Panasonic ve Apple. Burda da sonunculuğu kimseye kaptırmayan Apple firmasını görüyoruz.

Çevreye en duyarlı 3 firmadan biri olan Nokia'nın büyük bir krizin içine girmesi ve Japonya pazarından çekilme kararı almasında diğer firmaların dikkat etmediği göz ardı ettiği 'çevreye duyarlılığın' da bir payı olduğunu veriler bize göstermektedir.

Blackberry kullanan arkadaşlarımızda merak ediyor olabilirler kullandıkları telefonun doğaya ne kadar zarar verdiğini.. Onu da belirtmekte fayda var, Blackberry üreticisi firma RIM greenpeace araştırmalarınca yeşil çizginin altında kalan ve doğaya zarar verenler arasında yerini alıyor.

Dünyanın dört bir yanında Apple'a karşı şeffaf olması yönünde büyük bir baskı ve talep var. 
İnsanlar eylemler düzenleyip bunlara katılıyor ve tepkilerini ortaya koyuyor. Bununla birlikte bu firmaları tamamen boykot etme imkanımız mevcut olmamakla birlikte bahsi geçen firmalar büyük istihdam kapılarıdır. Bu yüzden bize düşen görev firmaları şeffaf olmaya ve çevreye duyarlı olmaya davet etmektir bıkmak bilmeden. En azından bir ürün alırken bu verilere dikkat etmemiz önemli bir katkı olacaktır. Bizleri ve tüm dünyayı seven koruyan bunuda eyleme döken insanlara.. 

31 Temmuz 2011 Pazar

Herkes Konuşuyor Ama Ben Bilmiyorum Şu HES’i

HES'lerin yarattığı tahribattan bir görüntü.

Geçen gün bloğumuzdaki “behice hanım ve nöronlarım” yazısını okuduysanız, Yiğit en sondaki notta bize bir eleştiri yapıp bu blog çok siyaset kokuyor diyordu anladığım kadarıyla. Benim de bu nota epeyce alındığımı söylemem gerekiyor. Şakası bir yana pazar gününün rehavetiyle birazcık şu siyaset karmaşası içinden çıkayım diye düşündüm. Hidroelektrik santralleri nedir, protestolar nedendir, bunları konuşmak istiyorum. HES’ler artık siyasi bir platformda da tartışılsa da –yine hükümet içindekilerin yakınlarının bu projelerde olduğu gibi– sadece çevre yönünden bakmak istiyorum tam anlamıyla anlayabilmek için ve siyasete girmemek için.

Öncelikle hidroelektrik santrallerin kabaca çalışma prensibi, yüksekten akan dere suyunun enerjisi çeşitli yollardan geçirilerek elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu yüzden de derelerin üzerine hidroelektrik santraller kuruluyor ve kurulmak isteniyor. Şimdi buraya kadar ne var bunda diyebilirsiniz. İşte su akıyor ve bu sayede enerji üretiliyor; hem de görünüşe göre çevreye de bir zararı yok diyebilirsiniz. Ancak sorun tam da bundan sonra başlıyor. Suyun enerjisi artsın diye ve su dere yatağından değil de borular vasıtasıyla aksın diye ormanlar tahrip ediliyor, ağaçlar kesiliyor, vadiler yok ediliyor. O borularla taşınan su yüksek bir yamaçtan, kurulan havuza dökülüp, o enerjiyle de elektrik enerjisi elde ediliyor. Bu yüzden de dere yataklarından su akamıyor, oralardaki yeşillik ve doğa harikası bölge susuzluğa terk ediliyor. Tüm Avrupa’da 12 bin olan bitki türü sadece Türkiye’de 10 bin iken, bu yanlış su politikası yüzünden bitki türleri yok oluyor. Aynı zamanda tarihi miraslarımız olan Allianoi ve Hasankeyf de bu yanlış politikalar ve suyu kullanmayı bilememizden, öğrenmeye çalışmamız yüzünden sular altında kalıyor.

O bölgelerde yaşayan insanlar geçim kaynakları olan suyun özgürce akabilmesi için yokluklar içindeyken hayvanlarını, tarlalarını satarak davalar açıyor ancak mahkeme iptal etse bile santrallerin kurulmasına devam ediliyor. Yanlış da anlaşılmasın üç beş santralden de bahsetmiyoruz. 2000 tane kurulması planlanan santrallerden bahsediyoruz. Bu, Türkiye’nin tüm derelerinin satılması demek. Milyonlarca ağacın kesilmesi, ekosistemin yok olması demek. Yaklaşık olarak 50 yıl sonra doruğa ulaşması beklenen su kıtlığı yüzünden başlaması beklenen su savaşlarına rağmen Türkiye’nin su fakiri olması demek.

Son olarak bu konuyla ilgili hazırlanmış bir belgeseli izlemenizi tavsiye ediyorum.

Anadolu’nun İsyanı: http://www.vimeo.com/19937849