Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2011 Perşembe

Galeano’dan Haiti ve “Uygar Batı” Üzerine Tarih Dersi


Uruguaylı tarihçi ve yazar Eduardo Galeano’nun 28 Eylül 2011’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da gerçekleştirilen Haiti konulu forumda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.
İstediğiniz ansiklopediye bakın. Amerika kıtasında bağımsızlığını kazanan ilk ülke hangisiydi diye sorun. Hep
aynı yanıtı bulacaksınız: Amerika Birleşik Devletleri. Halbuki Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını ilan
ettiği sırada topraklarında bir yüz yıl daha köle kalmaya devam edecek 650 bin köle yaşıyordu ve ilk
anayasada siyah bir bireyin, beyaz bir bireyin ancak beşte üçüne denk olduğu hükme bağlanmıştı.

Ve eğer herhangi bir ansiklopediye bakıp köleliği kaldıran ilk ülkenin hangisi olduğunu sorarsanız daima aynı
cevabı bulursunuz: İngiltere. Oysa ki köleliği kaldıran ilk ülke İngiltere değil, bu onurun ceremesini hala
çekmekte olan Haiti’dir.

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın şanlı ordularını yenilgiye uğrattı ve Avrupa yaşadığı bu büyük
utanç nedeniyle onları asla affetmedi. Haiti, bağımsızlığı nedeniyle suçlu yerine konularak Fransa’ya yüz elli yıl
boyunca devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı ama bu bile yeterli olmadı. O büyük küstahlık bugün bile
dünyanın beyaz efendilerinin ağrına gitmeye devam ediyor.

* * *

Bütün bunlar hakkında ya pek az şey biliyor ya da hiçbir şey bilmiyoruz.

Haiti görünmez bir ülke.

Ülke ancak 200 binin üzerinde Haitili’nin ölümüne yol açan depremden sonra ünlendi. Ülke, haber medyasının
ön sayfalarında ancak yaşanan trajedi sonrasında kısaca yer kaplar oldu.

Haiti, ne atık malzemeleri büyücü misali güzelliğe çevirmeyi başaran yetenekli sanatçılarıyla, ne de köleciliğe ve
kolonyal boyunduruğa karşı verdiği savaşımdaki tarihi kahramanlıklarıyla meşhurdur.

Sağır kulaklar duyabilsin diye bir kez daha yinelemekte fayda var: Amerika’nın bağımsızlığının temelini atan ve
dünyada köleciliği bozguna uğratan ilk ülkedir Haiti.

İçine düştüğü güçlükler nedeniyle dile düşmekten çok daha fazlasını hak ediyor.

* * *

Şu an benim ülkeminki dahil olmak üzere muhtelif ülke ordularının işgali altında Haiti. Peki bu askeri işgal nasıl
gerekçelendirildi? Haiti’nin uluslararası güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla...

Bunda yeni bir şey yok.

Haiti örneği 19. yüzyıl boyunca, hala kölelik düzenini sürdüren ülkelerin güvenliği için tehdit oluşturdu. Thomas
Jefferson’ın da dediği gibi, isyan musibetinin kaynağı Haiti’ydi. Örneğin Kuzey Carolina’daki yasalar, gemisi
limana yanaşan herhangi siyah denizcinin kölecilik karşıtı salgını yayabileceği tehdidiyle hapse konmasına cevaz
veriyordu. Ve Brezilya’da söz konusu salgın Haiticilik diye adlandırılıyordu.

Haiti, 20. yüzyılda da güvenli olmadığı gerekçesiyle yabancı alacaklılarının deniz kuvvetlerince işgal edildi.

İşgalciler gümrüklerin yönetimine el koydular ve Ulusal Banka’yı New York’taki City Bank’a devrettiler. Ve
bir kez adaya adım attılar mı orada tam 19 yıl kaldılar.

* * *

Dominik Cumhuriyeti ile Haiti arasında bulunan geçit El Mal Paso [Belalı Geçit] adıyla bilinir.

Belki de bu isim bir uyarı işaretidir: siyah dünyaya, kara büyüye, cadılığa doğru yol alıyorsunuz...

Köleler tarafından Afrika’dan taşınan ve Haiti’de ulusallaşan Vudu dini, bir din olarak adlandırılmayı bir türlü
hak etmemektedir. Uygar dünyanın bakış açısına göre Vudu karadır, cehallettir, geriliktir, saf batıl inançtır.
Katolik Kilisesi’nin inananları arasında kutsal azizlerin tırnaklarını ve Cebrail’in kanatlarını satmak gayet yaygın
bir teamülken aynı kilise, hakkında kimsenin fikir sahibi olmadığı bu batıl inancı 1845, 1860, 1896, 1915 ve
1942 yıllarında yasaklamıştır.

Ancak son yıllarda Haiti’deki batıl itikada karşı savaş açma misyonunu evanjelik protestan tarikatler
devralmıştır. Bu tarikatler binalarında 13. kata, uçaklarında 13. koltuk sırasına yer vermeyen ve tanrının
dünyayı bir haftada yarattığına inanan uygar hıristiyanların yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’nden
gelmektedir.

Aynı ülkede yaşayan evanjelik vaiz Pat Robertson, 2010 yılında gerçekleşen deprem hakkında bir televizyon
açıklaması yaptı. Söz konusu ruh çobanı, siyah Haitili’lerin Fransa’dan bağımsızlıklarını, Haiti cangıllarının
derinliklerindeki şeytandan yardım almalarını sağlayan bir Vudu töreni sayesinde kazandıklarını vahiy etti.
Onlara özgürlüklerini kazandıran şeytan şimdi bu depremle faturasını yolluyordu.

* * *

Yabancı askerler Haiti’de daha ne kadar kalacak? Oraya istikrar kazandırmaya ve yardım etmeye gittiler; ama
zaten yedi senedir oradalardı ve onları istemeyen bu ülkeyi yardımsız bırakmak ve istikrarsızlaştırmaktan başka
bir şey yapmamışlardı.

Haiti’nin askeri işgali Birleşmiş Milletler’e yılda 800 milyon dolara mal oluyor.

Birleşmiş Milletler o fonları teknik işbirliği ve sosyal dayanışma için kullanmış olsaydı, Haiti yaratıcı enerjisini
geliştirmek için kuvvetli bir destek almış olacaktı. Ve bu sayede kendini, tecavüz etmeye, cinayet işlemeye ve
ölümcül hastalıklar saçmaya pek yatkın silahlı kurtarıcılarından kurtarabilirdi.

Eduardo Galeano

Haiti’nin artık topraklarına gelinip felaketlerinin kat kat artırılmasına
ihtiyacı yok. Kimsenin hayırseverliğine de ihtiyacı bulunmuyor. Eski bir
Afrika atasözünde büyük isabetle belirtildiği gibi veren el, alan elden
daima üstündür.

Ancak Haiti’nin, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğer
hayırsever kurumlar tarafından yerle bir edilen gıda egemenliğini yeniden
tesis edebilmek için dayanışmaya, doktora, okula, hastaneye, gerçek
işbirliğine ihtiyacı büyük.

Biz Latin Amerikalı’lar için dayanışma bir şükran borcudur: 1804 yılında
gerçekleştirdiği o bulaşıcı eylemle bizlere özgürlüğün kapılarını açtığı için
bu ufacık muazzam ulusa teşekkür etmenin en iyi yolu dayanışma olacaktır.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi


FABRİKANIN VENEZUELLA’DA NE İŞİ VAR?
Gazeteci-yazar Banu Avar, Venezuella’da karşılaştığı bir olayı şöyle anlatmıştır:
"Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’diyoruz’ diye yapıştırdı.”
Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…
Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?
 “Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?
Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?
İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!
ATATÜRK’ÜN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI
Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir laboratuar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampustur. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkândan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.
Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dâhil, 8 milyon liraya mal olmuştur.
Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgâh ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.
Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.
Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.
Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı… Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dâhil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:
1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.
2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir
3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.
4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.
5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.
6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.
7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve”bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.
8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.
9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de laboratuar kurulmuştur. Nazilli’nin kâbusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekâr işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.
10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik laboratuar, tarım laboratuarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.
11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.
12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…
ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA
Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genel komutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.
 Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkânın açılışa katılmasından da bellidir.
Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.
Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır
 Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ
7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:
 “…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvela bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim. Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.
Dükkân önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkânlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.
Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışarıdan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.
Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklıma yatmazdı.
Fabrikayı gezdikçe işçilere sağlanan imkânları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgâhı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.
İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.
Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.
Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”
İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…
ZİHNİYET FARKI
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:
 “Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkânı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”
1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…
Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?
1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.
Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…
Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu, İdeal Cumhuriyet Köyü, Toprak Reformu, Dinde Öze Dönüş, gibi “dev projelerini” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin:
Marmara’dan Karadeniz’e ikinci bir boğaz açmak mı; yoksa Türkiye’nin dört bir yanına “sosyal fabrikalar” kurmak mı bu ülkeyi kurtarır?

Atatürk'ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi

Atatürk'ün ideal cumhuriyet köyü projesi


    Afet İnan, Cumhuriyet’in 50 yılı nedeniyle 1970’lerde tekrar gündeme gelen projenin hayata geçirilmesi için Bayındırlık Bakanlığı ve valilere mektuplar göndermiştir. 70’li yıllarda bu projenin hayata geçirilmesi için “çalışma atölyeleri” bile kuran Afet İnan, finansman sorununun çözülmesi için Meclise yasa tasarısı sunulmasına da önayak olmuştur. Ancak proje bir türlü hayata geçirilememiştir.

    İşte bir zamanlar Başbakan Bülent Ecevit’in “Köykent” ve MHP’nin ‘Tarımkent” projelerinin esin kaynağı Atatürk’ün bu ‘İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’dir.


   Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.
   İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “dart tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.
   Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak ‘anıt’ın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekanlar yer alacaktır.

   Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocakları”na yer verilmiştir.
  Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:
1.   Okul ve Tatbikat Bahçesi,
2.   Öğretmen Evi,
3.   Halk Odası (CHP Kurağı)
4.   Köy Konağı,
5.   Konuk Odası,
6.   Okuma Odası,
7.   Konferans Salonu,
8.   Otel Han,
9.   Çocuk Bahçesi,
10. Köy Parkı,
11. Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi,
12. Radyolu Köy Gazinosu
13. Ebe ve Sağlık Kurucusu,
14. Tarımbaşı,
15. Hayvan Sağlık Kurucusu,
16. Sosyal Kurumlar,
17. Ziraat ve Et İşleri Müzesi,
18. Gençler Kulübü,
19. Hamam,
20. Etüv Makinesi (Buğu s.)
21. Köy Yunak Yeri,
22. Cami,
23. Revir,
24. Kooperatifler
25. Köy Dükkanları,
26. Spor Alanı,
27. Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları,
28. Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa)
29. Kanara,
30. Mandıra,
31. Değirmenler,
32. Fabrika,
33. Asri Mezarlık,
34. Hayvan Mezarlığı,
35. Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları,
36. Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası,
37. Koruluk,
38. Köy Gübreliği
39. Fenni Ağıl,
40. Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası,
41. Aşım Durağı,
42. Panayır Yeri,
43. Selektör Binası
  İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli  “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”!…

 Uygulandığı halde aşiret, tarikat eksenli “feodal yapıyı” yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı “tabandan”, “köyden” başlatacak; merkezinde “insan”,”hayvan” ve “doğa” olan bir “akıllı proje”!

  Hayvan mezarlığıyla, geniş yeşil alanlarıyla, koruluklarıyla, yaş ve kuru yonca, hayvan pancar tarlasıyla, tavuk, tavşan, arı, aygır ve boğa istasyonlarıyla, hayvan sağlığını koruma merkeziyle dört dörtlük gerçek bir “çevreci” proje!
  Bugün, Türkiye’nin kurtuluşunu, HES’lerde, “çılgın kanal projelerde” görenlerin “çevreye” verdikleri önemle, “İdeal Cumhuriyet Köyü”nün mimarı Atatürk’ün “çevreye” verdiği önemi şöyle bir karşılaştırın bakalım ne sonuç çıkacak?

6 Eylül 2011 Salı

Osmanlı'daki Asi: Şeyh Bedreddin

Şeyh Bedreddin tasviri.
Sosyalizm kelimesinin ve yazılan görüşlerin daha 19. yüzyılda başladığını düşünürsek Osmanlı'daki bazı yenilikçi asiler için sosyalist diyemeyiz ancak sosyalizmin temel bazı adımlarını attıklarını söylememiz gerekir. Sosyalizm kelimesi her ne kadar 19. yüzyılda ortaya çıksa da aslında bu asiler o görüşün kendi topraklarımızdaki öncüleri olduğundan bu toprakların sosyalistleri tarafından örnek alındığı, saygı duyulduğu kabul edilir bir gerçektir. Ve bu asilerden de en biilineni adı ve fikirleri şiirlere, şarkılara konu olan Şeyh Bedreddin'dir.


Bize okutulan Tarih derslerinde Osmanlı'nın ne kadar büyük, ulu, hoşgörülü olduğu anlatılsa da gerçek aslında öyle değildir. Osmanlı işgal ettiği topraklara Türk ve Müslüman insanları yerleştirerek özellikle farklı etnik kökene sahip ve farklı dindeki insanları asimile etmeye çalışmıştır. İşgal ettiği gayrimüslümlerin erkek çocuklarını küçük yaşta alıp, yetiştirmiş ve Müslümanlaştırmıştır. Bu da gelecek kuşakları asimile etmeye çalıştırma olarak adlandırılabilir. Ayrıca sırf Türk ve Müslüman olmayanlar değil; Türk ve Müslüman olup da Müslümanlık içinde farklı inanışlara sahip insanlara da Osmanlı büyük zulümler uygulamış ve bu insanlar da dağlarda, kimsenin yerleşiminin olmadığı yerlerde yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Bunun için özellikle Osmanlı'daki Alevilerinin hikayelerini araştırmak mümkündür. 


Şeyh Bedreddin'e gelirsek eğer, 15. yüzyıl Osmanlısında özellikle halkın sömürülmesine, köleleştirilmesine karşı çıkmıştır Bedreddin ve arkadaşları. Osmanlı'nın verimli toprakları hükümdar ve yakınlarına dağıtılırken; topraksız köylüler de bu hükümdar yakınlarına köle oluyor, savaş döneminde de Osmanlı'nın askerlerine dönüşüyordu. Buna karşılık Şeyh Bedrettin ve arkadaşlarıi; halkın arasına karışıp, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğıni söylüyorlardı. Meksikalı devrimci Emiliano Zapata tarzı bir toprak reformunu gerçekleştirmeye çalışan Bedreddin için ortaçağ sosyalisti denmesinin ne kadar doğru olduğu bu düşüncelerinden, amaçlarından belli olmaktadır.


Bedreddin ve arkadaşları İzmir'de, Manisa'da, Edirne'de ayaklanmalara öncülük etmiş olsa da önce  Börklüce Mustafa Karaburun'da yaklaşık 10 bin isyancısıyla birlikte bastırılmış ve Mustafa kafası bedeninden ayrılarak öldürülmüştür. Torlak Kemal ise Manisa'da isyancıları ile birlikte bastırılmış ve öldürülmüştür. Bedreddin özellikle bu iki arkadaşının ölümüden sonra düzenli bir isyan örgütlemeye çalışır. Hazır Fetret Devri'nin sürüyor olması ve Balkanlardaki ayaklanmalar bir fırsat veriyor olsa da Bedreddin de Osmanlı tarafından öldürüldü.


Bu küçük tarih hikayesinden sonra Bedreddin'in Osmanlı'ya biat etmeyişinin bu topraklardaki sosyalizmin başlangıcı olduğunu söylememiz gerekir. Kendi çağının oldukça ilerisinde, sömürüye karşı olması, her ne kadar kapitalizm kelimesi o zaman daha ortaya çıkmamış olsa da kapitalizme karşı olması bize bir asiden çok bir kahraman olduğunun altını çizmemizi söylüyor. Bizim tarih kitaplarımızdaki Bedreddin'in aslında biir hain değil de bir kahraman olması, okuduğumuz kitapların ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu da ortaya koyuyor. Tabi eğer siz Bedreddin'in düşüncelerini ne kadar haklı ve doğru olduğunu düşünüyorsanız bu geçerli.

21 Ağustos 2011 Pazar

Abraham Lincoln ve J.F.Kennedy Arasındaki İnanması Güç Sır!

A-Abraham Lincoln'un kongreye secildigi yil 1846. 
John F. Kennedy'nin kongreye secildigi yil 1946.

-Abraham Lincoln'un ABD Baskani oldugu yyil 1860.
John F. Kennedy'nin ABD Baskani oldugu yil 1960.

-Her iki baskan da bir cuma gunu suikastta kurban gitti.
Her iki baskan da baslarina isabet eden kursunla oldu.

-Lincoln'un sekreterinin soyadi Kennedy idi.
Kennedy'nin sekreterinin soyadi Lincoln idi.

-Lincoln ve Kennedy guneyliler tarafindaan olduruldu.
Lincoln ve Kennedy'nin koltuguna guneyliler oturdu.

-Yerlerine gelen baskanlarin soyadlari J.Johnson'di.

-Lincoln'den sonra baskan olan Andrew Johnson'in dogum yili 1808'di.
Kennedy'den sonra baskan olan Lyndon Johnson'in dogum yili 1908'di.

-Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doogum yili 1839'du.
-Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald'in dogum yili 1939'du.

-Iki suikastcinin de 3 ismi vardi.

-Iki suikastcinin de isimlerinde 15 harf vardi.

-Lincoln, 'Kennedy' isimli bir tiyatroda vuruldu.
Kennedy, 'Lincoln' marka bir otomobilde vuruldu.

-Lincoln'u vuran tiyatrodan kacti, bir depoda yakalandi.
-Kennedy'yi vuran depodan kacti, bir tiyatroda yakalandi.

-Her ikisi de davalari baslamadan öldurüldu.

-Lincoln olmeden bir hafta once Maryland Monroe'daydi.
-Kennedy ölmeden bir hafta once Marilyn Monroe'ylaydi