öncü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öncü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2011 Salı

ADALET BUNUN NERESİNDE?**

Televizyonlarda bir ülkenin başbakanı Erdal Eren'e, Necdet Adalı'ya ağlarken, siz ağlayamazsınız. Geldiğiniz geleneğin büyük isimlerini anmaya kalktığınızda mesela Mahir Çayan için THKP/C'li, Deniz Gezmiş için THKO'lu, İbrahim Kaypakkaya için TİKKO'lu olursunuz. Bu isimdeki örgütler artık tarih sayfalarından silinse bile onları anmak suçtur. Kitapları serbestken, onlara yazılan kitaplar serbestken onları okumak isteseniz bile evinizde o kitaplarla basıldığınızda, o kitapların hepsi sizin terörist olmanıza neden olan kanıtlardır. Hadi diyelim o ülkenin başbakanı sizin yerinize düşünüyor olsun, eğer o düşünüyorsa bu isimleri ve siz de onun düşüncelerine ortak oluyorsanız, o ağlıyor ama siz ağlayamıyorsanız, o anıyor, o okuyorsa onların yazdıklarını ama siz yapamıyorsanız bunları, adalet bunun neresinde?

Bugün siz o başbakanı ve onun politikalarını eleştiriyorsanız marjinalsiniz, vatan hainisiniz ama o başbakan sizin görüşlerinizi eleştirme hakkını buluyorsa kendinde hatta daha ileri gidip sizin etnik kökeninize, dininize karışıyorsa, farklı dinlere ve kökenlere hoşgörüyle yaklaşmıyorsa ve siz bunları da ve böyle düşünen başbakanı da eleştiremiyorsanız adalet bunun neresinde?

Bugün uzun tutukluluk sürelerinden şikâyet eden bir başbakan ve aynı zamanda iktidardaki partinin genel başkanı eğer bunu değiştirmek istemiyorsa, laf edebiyatından öteye gidemiyorsa adalet bunun neresinde?

Eğer bir başbakan hukuktan ve adaletten bahsedip, Hizbullahçıları serbest bırakmayacak düzenlemeleri yapmıyorsa, devlet olarak Sivas davasında, Hrant Dink davasında yargıya yardımcı olmuyorsa, N.Ç. davasında olmaz böyle şey demiyorsa, tüm güç elindeyken hukuka adaletli olması için gerekli ayarları veremiyorsa adalet bunun neresinde?

Kendini siyasal yollardan, seçimle devirmek isteyenleri darbeci yapıyorsa eğer bir başbakan, mitinglere, grevlere hak olarak bakmıyorsa adalet bunun neresinde?

Kayıp binlerce insanın akıbetini araştıracağına söz veren bir başbakan eğer kayıpları aramak bir tarafa daha da artmasına engel olamıyorsa, ailelerin gözyaşlarını dindiremiyorsa, tamam diyelim çoğu kendi partisinden önceki olaylardı ama her cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nda mağdur insanları polis teröründen korumuyorsa adalet bunun neresinde?

Kitap yazanlardan, araştırma yapan gazetecilerden terörist yaratılıyorsa eğer, devletin geçmişteki lekeleri, sorunları eğer bir şov malzemesinden öteye gidip çözüme kavuşmuyorsa adalet bunun neresinde?

Asimilasyon uygulamaya çalışıyorsa, kendi kafasındaki tek tip insan modelini hayata geçirmek istiyorsa eğer adalet bunun neresinde?

Bunlar gibi eminim zorlarsak yüzlerce adaletsiz durumu yazabiliriz. Adaletin o ülkeye uğramadığını görebiliriz. Sadece lafta bir adalet olduğunu artık o algılamayan beyinlerimize sokabiliriz. Orası yok hukuk devleti, şöyle adalet böyle adalet palavralarını sıkmayabiliriz. Şimdi bu kadar sorudan sonra, bu kadar adaletsizliğin üzerine nasıl bir kalkınma kurulabilir ki? Nasıl kalkınabiliriz ki? Bir insan bu kadar adaletsizliğin üzerine kalkınmanın olmayacağını anlayamaz mı? Temeli sağlam olmayan bir binadan ne beklenebilir ki? Herhalde laf edebiyatlarıyla, mağdur ağlak halleriyle, partilerine verdikleri isimle, herkesten dalgasını geçiyorlar.


**: Diyelim ki dedik ve böyle bir başbakanı hayal ettik hep beraber. Gerçek kurum, kuruluş ve kişilerle bir ilişkisi yoktur. Tamamıyla hayal ürünüdür. Yoksa bugün bizim ülkemizde adalet, hak, hukuk, insanların düşünce özgürlüğü ve diğer konularda hiçbir sıkıntı yoktur. Umarız bunları hayal ettik ama gerçek olmaz.

30 Kasım 2011 Çarşamba

AKP'nin Sol Muhalifleri Uyutma ve Sindirme Taktiği


Sol, darbelerde değil darbeden de önce bölündü maalesef. 1980 darbesinden önce 49 ayrı fraksiyonun (siyasi ve örgütlü grubun) olduğunu çok iyi biliriz. Aynı şekilde de o yıllardan bu yıllara kadar sol, hiçbir şekilde birleşememiştir. Tabi sol derken kimlerden bahsettiğimizi de belirtmemiz gerekiyor. Günümüzde kendini ulusalcı, sosyalist, komünist, vatansever olarak tanımlayanlar Türkiye'nin sol kısmını oluşturuyor. Şimdi bu noktada birkaç örnekle bunu açıklamak gerekiyor:

CHP: Bugünlerdeki CHP özellikle milletvekilleri üzerinden (Haberal ve Balbay'dan bahsediyorum) Ergenekon davası sanıklarını, Oda TV sanıklarını savunmaktadır.

İşçi Partisi: Özellikle partinin genel başkanı Doğu Perinçek üzerinden Ergenekon davası sanıklarını, Oda TV sanıklarını savunmaktadır.

Öğrenci Kolektifleri - ÖDP - Halkevleri: Özellikle ÖDP'nin ve Halkevleri'nin büyük örgütlenme içinde olduğu Hopa'daki olaylardan sonra ve Hopa protestolarında Ankara'da ve İstanbul'da çıkan olaylardan sonra üç farklı siyasi grup bu davalarda büyük bir direnç göstermektedir. Ayrıca Öğrenci Kolektifleri de tutuklu bulunan arkadaşlarına olan desteklerini sürekli sürdürdüklerini söylememiz gerekiyor.

BDP: İlk önce BDP'nin burada ne işi var diyebilirsiniz ancak BDP'nin etnik bir meseleden daha öte içindeki sosyalist etmene de değinmeden geçmek doğru olmaz. KCK tutuklamaları özellikle BDP'nin karşı karşıya olduğu büyük bir soruna dönüştü. Bu yüzden de öncelikle BDP; daha sonra da BDP'ye destek veren EMEP, EDP, EMEP, Sosyalist Gelecek Partisi Hareketi, EHP, SODAP, Köz tarafından eleştiriliyor.

* KCK tutuklamalarına ÖDP'nin de tavır koyduğunu belirtmekte fayda var.

TKP: Özellikle tutuklu bulunan üniversite öğrencilerinden yana tavır koyan bir tutum içindeler. Onun haricinde diğer sol grupların sorunları hakkında bir tutumları bulunmamaktadır.

SDP - Toplumsal Özgürlük Platformu: Hanefi Avcı'nın kitabından sonra Hanefi Avcı'yla birlikte tutuklanan isimler vardı anımsarsanız. Devrimci Karargah ile ilişkilendirilmeye çalışılanlar SDP'nin ve TÖP'ün üst düzey yöneticileriydi. Çoğu tahliye edilmekle birlikte hala bu davadan yargılanan isimler bulunmaktadır.

Bu örneklere baktığımızda, solun kendi içinde ne kadar bölündüğünü fark edebiliyoruz. Kimi kimine darbeci sıfatını yakıştırırken, kimileri de diğerlerine terörist diye ithamda bulunabiliyor. Bu davaları savunmak bir kenara, yargılamalara baktığımızda her davada da saçma sapan ilişkiler, ithamlar olduğunu görmek zor değil. Basına yansıyan polislerin kanıtları nasıl ayarladığı videolarından tutun da, basının terörist diye damgaladıkları insanların aslında izinsiz gösteriden tutuklandığına kadar ya da parasız eğitim istedi diye aylarca içeride tutuklu kalanlardan tutun da tek delil taktığı poşu olan öğrenciye kadar ya da Toplumsal Cinsiyetçilik dersi verdi diye tutuklanan öğretim üyesinden tutun da hükümeti yasal yollardan devirmeye yeltenen -ki demokrasi aslında tam da budur- kişilere kadar birçok saçmalık var ki. Görüşlerini bir kitapla belirtmiş olan yayınevi sahipleri veya görüşlerini ve araştırmalarını kendi köşelerinden veya yazdıkları kitaplardan açıklamış gazeteciler de cabası.

İşte tam bu noktada AKP'nin yapmış olduğu cinlikten bahsetmemiz gerekiyor. Ergenekon ve Oda TV davasından yargılananları kimi sol kesimler darbeci olarak adlandırırken, KCK, Hopa, Devrimci Karargâh’tan yargılananlar ise terörist oluyor. Aslında bunlar darbeci veya terörist demek, davalar sonuçlanmadan mümkün değil. Ama işte bu tam da AKP'nin cinliği olarak karşımıza çıkıyor. Kendi içindeki davalarla boğuşan örgütler kendilerine yapılanları haksızlık olarak görürken, diğer örgütlere yapılanları demokrasinin devamlılığı olarak görüyor. İlla ki bazı şeylere karşı çıkmak için o olayların içinde yer almanız gerekmez. Zaten sol olabilmek de bu olmalı. Gördüğünüz bir aksaklığı veya yanlışlığı hiç içinde yer almasanız bile eleştirmeniz gerekiyor. Sol dediğimiz olgu budur ve tüm hepsinden daha farklıdır. Eğer AKP'nin bizi uyutma taktiğini görebilirsek, AKP'nin fazla etkili olmadığı bir Türkiye'yi sağlayabiliriz. Ancak bu anlayış devam ederse, Murat Uyurkulak'ın Tol romanının en başındaki cümlede dediği gibi "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."

23 Kasım 2011 Çarşamba

Devletin Dersim'le Yüzleşmesi Ne Kadar Samimi?

Bir zamanların kati suretle konuşulamaz konusu olan Dersim Katliamı artık konuşulur olmaya başladı, aynı diğer meselelerde de olduğu gibi. Kim suçlu, kim değil vs. bunlar tabi ki açılması gereken arşivlerin açıldığı vakit belli olacak. Tabii Genelkurmay, Türk Tarih Kurumu ve Başbakanlık arşivlerinin artık devlet tarafından açılması gerekiyor. Ancak bugün çok önemli bir olay yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bazı belgelerle birlikte bir açıklamada bulundu. Ne kadar ölenin olduğunu, raporların altında kimlerin imzalarının bulunduğu açıkladı. Ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak özür diledi. Tam anlamıyla yapılması gerekenlerin en başında bu geliyordu ve sırada arşivlerin açılması meselesinin halledilmesi gerekiyor. Tabi bunun yanında CHP'nin içinde yer almış bakanların, milletvekillerinin -hatta çoğu bu partiye damgasını vurmuş isimler- adına CHP'nin de bir özür dilemesi gerekiyor. Hatta artık kendi içinde ulusalcı-milliyetçileri bir kenara koyup, çok iyi bir şekilde bu konuyu tartışması ve çıkan sonuçları da eğer ki özür dilerse, onunla birlikte açıklaması gerekiyor. Yani demokrasinin olabilmesi için, CHP'nin yaptığı yanlışı görebilmesi, halkına olan sorumluluğu bunu gerektiriyor. CHP'nin tavrını şu anda bekleyip, görmekten başka çaremiz yok.

Dersim'deki katliamda kafası koparılan
biriyle, kafasını koparan askerlerin fotoğrafı
Şimdi devlet yani hükümet yine yani AK Parti özürle birlikte önemli bir adım etti demiştik. Daha sonra bu konuyla ilgili yapılması gerekenleri de kendi fikirlerimizle birlikte söylemiş olduk ama bir de bu tür meselelere başka bir taraftan bakmakta da işin özünü kavramak açısından büyük bir yarar var.

Bizim tarihimizde tek bir katliam yok maalesef. Dersim'in üstüne daha tam anlamıyla bilemediğimiz Osmanlı Devleti'nin yaptığı Ermeni ve Süryani katliamları var (her ne kadar Osmanlı'nın yapmış olduğu katliamlar da olsa yeni kurulan Türkiye'nin büyük sorunlarından olmuşlardır). Maraş, Çorum, Sivas katliamları da var. Ayrıca siyasi olarak 1 Mayıs, Bahçelievler katliamları; yine Dersim'le bağlantılı Zini Gediği katliamı; 2000'lerin gerçekleşen olan Hayata Dönüş Operasyonları; Kürt halkına karşın gerçekleşen köy boşaltmalar ve yakmalar, Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın sivil Kürt halkına karşı yaptığı katliam gibi başka benzer olaylar ve katliamlar da mevcut tarihimizde. Tabi arada JİTEM ve derin devleti de unutmamamız gerekiyor. Şimdi bu saydıklarıma katılıp, katılmamak; olmuş ya da olmamış demeniz hiç önemli değil. Asıl gerçekleşmesi gereken olay bunların hepsinin konuşulması, belgelerin açılması suç veya suçlular var mı yok mu tartışılması gerekiyor. Geçmişimizle yüzleşmek için, artık gerçeklerden korkmamamız için, doğruyu yanlışı anlayabilmek için arşivlerimizi açıp, tartışmamız gerekiyor.

Buradan yine bağlantılı bir konuya da girmek gerekiyor. Sivas'taki insanları yakanlar yani -benim tanımlamamla- yamyamlar ve yamyamların avukatlarının nerelere geldiği, kimlerle işbirliği halinde olduğunu artık biliyoruz (en alttaki linkte bu haberi bulabilirsiniz). Artık devletin gelecekteki adımları bu konulara da bir açıklama getirmesi ve suçlu olduğu yerlerde özür dilemesidir. Aynı şekilde bu yamyamların ve avukatlarının kendileriyle alakalarını açıklamaları gerekiyor. Evet, kabul ediyorum Dersim'le ilgili devletin yani başbakanın çıkıp özür dilemesi büyük bir adımdır ancak AK Parti ucu kendilerine dokunan konularda da aynı kararlılıkla davranırsa eğer işte o zaman bunun ve bu diledikleri özrün ne kadar samimi olduğu anlayabileceğiz. Eğer ileri adımlar atılmazsa başbakanın özrü siyasal bir şova, o açıklamayı dinleyenlerin göz yaşları da timsah göz yaşlarına dönüşecektir. Bunun bir şov olup olmadığını artık bekleyip, göreceğiz. Umarım AK Parti bu sefer bizi yanıltır da bir kez de olsun samimi olduğunu belli eder. Yoksa şov aynı şov olmaktan öteye gidemez.


Birgün yazarlarından Onur Caymaz’ın Sivas Katliamı ile ilgili haberi: http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2011/07/teshir-edecegiz-durmadan.html

14 Kasım 2011 Pazartesi

Biraz Susalım da Müzik Çalsın

Kabul edelim blog epeyce bir politik ve de ayrıca toplumsal olaylara duyarlı hale geldi. Bunun yanında işin eğlence kısmını biraz ihmal ediyoruz. İşte böyle bir dönemde kendi dinlediklerimden yola çıkarak Türkçe ve diğer diller olmak üzere iki tane müzik kanallarının söylemiyle Top-20 diyebileyeceğimiz bir liste yaptım. İçinde tanıdıklarınız, tanımadıklarınız bir sürü isim var. Bir eleştirmen üslubuyla şu şundan daha iyi anlamında değil, sadece kendi dinleme zevkime göre oldu bu liste. İçinde bandrollü albümü olmayan isimler de var, yıllarını bu işe vermiş isimler de. Özellikle popülaritesi düşük, ama yine de bazılarının ismini duyduğunuz bir liste oldu. Mor ve Ötesi veya Duman gibi isimlerden özellikle uzak durup, alternatif bir şeyler olması için çabaladım. Artık "biraz susalım da müzik çalsın."

Bizden Top-20:
20. Ayça Şen
19. Kara Güneş
18. Nükleer Başlıklı Kız
17. Da Poet
16. Mira
15. Yora
14. Saian "Sakulta Salkım"
13. Jülide Özçelik
12. Mabel Matiz
11. Baba Zula
10. Direc-t
9. Siya Siyabend
8. Melis Danişmend
7. Can Bonomo
6. Alatav
5. Birsen Tezer
4. Jehan Barbur
3. Pilli Bebek
2. Bandista
1. Luxus

Dünyadan Top-20:
20. Clint Eastwood
19. Band of Horses
18. Boikot
17. Amparanoia
16. Inti-Ilimani
15. Max Richter
14. The do
13. Victor Jara
12. Nouvelle Vague
11. Humanwine
10. Oi Va Voi
9. Regina Spektor
8. Olivia Ruiz
7. Alberto Iglesias
6. Mercedes Sosa
5. Zaz
4. Farid Farjad
3. Yann Tiersen
2. Dutch
1. Beirut

Bunlar da Var: Listeye koymadığım daha usta isimler...
Hüsnü Arkan, Kardeş Türküler, Tanju Duru, Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Arto Tunçboyaciyan, Aynur Doğan.

13 Kasım 2011 Pazar

Türklüğe ve Türkiyeliliğe Koyu Milliyetçi Bir Bakış

Türk kimdir, Türkiyeli mi Türk mü, hangisi tercih edilmeli? Son zamanlarda artık Türk kavramı kayboldu, Türkiyeli olma kavramı hayatımıza girdi. Bu sefer bir sosyalistin gözünden değil, koyu bir milliyetçinin gözünden nasıl görünebilir bu kavramlar, ona kafa yormaya karar verdim. Öncelikle Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez vs. gibi kavramlar bizim etnik kökenimizdir. Annemizden ve babamızdan kalan kimliğimizdir. Bize kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi gösterir bu tanımlar. Böyle bir düşünceyle yola çıktığımızda koyu bir Türk milliyetçisi kendini Türk olarak tanımlar. Ama aynı şekilde Kürt bir insanı da sırf bu ülkede yaşadığı için Türk kabul ediyor. Şimdi koyu bir milliyetçilikle başlarsak eğer, eğer Türklük senin kimliğinse, annenden babandan kalan bir mirassa, seni tanımlıyorsa demekki bu tanım senin için çok değerlidir ve bir Kürt'le bu kavramı paylaşman, onun senin soyundan gelmediğini bildiğin halde onu kendin gibi görmen atalarına, köklerine büyük bir saygısızlıktır. Türk olmayan birisi nasıl Türk olabilir ki senin koyu milliyetçi tavrına göre. Bugünkü sözde milliyetçiler oysa bu ülkede yaşayan herkesi Türk olarak görüyor. Buna Türk Dil Kurumu da dahil. Oysa senin kanın sana özgüyse, en değerlisiyse niye bu tanımı başkalarıyla paylaşıyorsun ki?

Aslında bu tanımlamalarla gerçek bir milliyetçinin nasıl düşünmesi gerektiğine bir atıfta bulunmuş olduk. Bazıları çıkıp senden ne de güzel milliyetçi olurmuş, yanlış yoldasın diye bir laf atmada bulunabilir. Neyse konuyu dağıtmamak adına, bu konuya bir de hümanistçe bakmakta yarar var. Her insan -eğer inançlı biriysek- Havva'dan ve Adem'den geliyor ve hepimiz onların evlatlarıyız. Gözümüz, kaşımız, ten rengimiz, aksanımız, dilimiz yaşadığımız bölgelere göre tabi ki farklılık gösterecektir ancak birimizin diğerinden üstün olmasına gerek gösterilecek şeyler değildir bunlar. Yani kısacası aynı yerden geliyoruz ve hepimiz eşitiz. Aynı şekilde -eğer inançsız biriysek- hepimiz maymundan geliyoruz ve başka bir yazımda daha bahsettiğim gibi maymunları türlerine göre ayırmaya kalkmak tam bir ahmaklıktır. Etnik kökenlerimiz kendimizindir, geldiğimiz yerdir ama hiçbir etnik köken diğerinden üstün değildir. Şimdi Türk etnik kökense ve Türkiye'de bir devlet adıysa; Türk olmayan insanlar da etnik köken üzerinde değil de bir devletin toprakları üzerinde yaşıyorsa o insanlar Türk değil, Türkiyelidir. Bütün meselenin kısa tanımlaması budur. Bir Kürt'ü veya Ermeni'yi zorla Türk yapamayız ki zaten geldiği köken de bellidir. Aynı şekilde Türklüğü bir üstün kimlik haline de getiremeyiz. Bunu yapmak demek insanın eşitliği inancımıza ters olur. O zaman herşey birbiriyle eşitse ortak payda yaşadığımız toprak parçasıdır. Hiçbir insanı zorla olmadığı birşeymiş gibi gösteremeyiz. Kendisine yabancı, geçmişine uzak halde yaşamaya zorlayamayız.

Aslında bu başlıkla ve yazıyla milliyetçilerin takındığı "bu ülkedeki herkes Türk'tür" anlayışına koyu bir milliyetçilikle yanıt verip, kendimce çürütmüş olup; aynı zamanda hümanistçe neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini konuşmuş olduk. Yine tabi kendimce.

7 Kasım 2011 Pazartesi

AKP'nin İnşaat ve Demokrasi Sınavı


AKP'yi iki açıdan konuşmak ve değerlendirmek istiyorum bu yazımda. İlki AKP'nin övündüğü inşaatçılık mantığı ve ikincisi ise AKP'nin demokrasi sınavı.

İlk olarak AKP'nin yaptığı inşaatları düşündüğümüzde ve gördüğümüzde Avrupa'nın en büyük adalet sarayı Çağlayan'da açıldı. İzmir'in de içinde olduğu otoyollar yapıldı (İzmir'deki otoyol 20 küsur yıldır yapılamamıştı). Hızlı tren projesi son yıllarda başladı ve oldukça hızlı ve iyi bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. TOKİ hiç olmadığı kadar değerli bir kurum haline geldi, birçok bina yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Ayrıca bu binalar için en küçük köyüne kadar suyu olmayan yer kalmadı. Çoğu ilde doğalgaz altyapısı kuruldu. Her köyün artık bir yolu oldu bu dönemde. İzmir'de belediyeyle birlikte metro projesi gerçekleştirildi. Üniversite öğrencileri için yurtların sayısı ve kapasitesi arttırıldı. Daha onlarca ulaşamadığım ve aklıma gelmeyen şeyler de yapıldı. Kimseler kusura bakmasın ama o popülist üstten bakan ulusalcılığımızdan ve milliyetçiliğimizden ve de kendi içine kapanık sosyalizmimizden uzaklaşıp, tüm bunların hakkını vermemiz gerekiyor. Kaba bir siyasetle hareket edip, haklıya hakkını teslim etmeme gibi bir tavır içinde olmamalıyız. AKP çok büyük işler başarmıştır ve yapacağını söylediği projeleri eğer yapabilirlerse, bu ülkenin altyapısına hiç görülmemiş bir yatırım yapmış olacaklar. Buna ben kendi içimde AKP'nin inşaatçılığı diyorum. İnşaatın bu kadar üst düzey bir noktaya geldiği bu dönemlerde heralde böyle olması da normaldir ve tüm bu yatırımları ayakta alkışlıyorum!

Şimdi alkışımızı verdik ve hakkımızı teslim etmiş olduk. Ancak bir de bu ülkenin demokrasisine bakmakta yarar var. 12 Eylül'ün anayasasında en çok eleştiri yapan AKP aynı zamanda bu anayasayı hep kendi lehinde kullanmayı bir görev bilmiştir. Sıkıştığı yerde 80'lerin ve 90'ların tekniğini çok güzel kullanan bir hükümetimiz var ne yazıkki! Parasız eğitim istedi diye terör örgütüyle ilişkilendirdiği gençler var maalesef. Hopa'da kendilerini protesto etti diye "ekmek bıçağını, çizgi film cd'lerini" terör örgütünün delili sayan bir savcılarımız var maalesef. Tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş eski yasadışı sol örgütler, bu apansız hükümet baskısı yüzünden tekrar gün yüzüne çıkıyor ve birilerinin haksız yere tutuklanmasına neden oluyor. Bugün her kitapçıda bulabileceğiniz Felsefelerin Temel İlkeleri veya Mahir Çayan'ın Bütün Yazıları kitapları sizi THKP-C sempatizanı yapıyor. Peki günümüzde artık THKP-C var mı diye sorarsanız, Mahir Çayan'a veya diğer sosyalistlere ve aydınlara saygı duyan başka partilerimiz ve sivil toplum örgütlerimiz mevcut. Zaten kitaplarını her kitapçıda bulabileceğiniz bir insana da saygı duymanız, hukuksal olarak bir sorun yaratmaması lazım.


Bugün ovada siyaset yapmaya çalışan insanları sırf devlet politikalarından farklı düşünüyor diye, bugüne kadar eline silah almamış olmasına rağmen ve barışın yollarını arşınlamasına rağmen, (Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi) bugün bu şekilde düşünenleri korkutmaya ve sessizleştirmeye çalışan bir demokrasi anlayışımız var. Bugün bir cemaatinin liderini eleştiren bir kitap yazdı diye (daha doğrusu daha tam anlamıyla yazılmamıştı) basılmadan, o kitabı toplayan ve yazarını tutuklayan bir demokrasimiz var. Aynı şekilde hükümeti devirmeye çalışmakla suçlu görülen sendikacılar, politikacılar var. Suçları ise, hükümeti devirmek için gösteri ve yürüyüş yapmak. Şimdi bir düşünün, beğenmediğiniz bir hükümetin iktidardan gitmesi için ne yapmanız lazım ki suçlu bulunmayasınız? Ki anayasal hak olarak gösteri yapabilir, eylem yapabilir ve hatta izinsiz bir şekilde basın açıklaması yapabilirsiniz. Ama birileri çıkıp, bunlar suç diyebiliyor. Size ise herhalde ağlanacak halimize gülmekten başka bir şey kalmıyordur böyle olunca. Hadi bunları geçelim siyaset-üstü olan konulara gelelim desek; önümüzde duran yüzlerce taciz, tecavüz, kadına karşı şiddet davaları var. N.Ç. gibi, Siirt'teki tecavüze uğramış ilkokul öğrencisi 4 kız çocuğu gibi, Ayşe Paşalı gibi. Şimdi bu mantıkla hareket eden bir siyasi partiyi inşaatçılığıyla ne kadar övüyorsam, aynı şekilde bunları yaptığı için, engel olmadığı için o kadar iğreniyorum.

 Son zamanların popüler bir konusu var: Anayasa. Herşeyin yapılacak olan yeni anayasayla düzeleceğini düşünüyoruz ve hayal ediyoruz. Tamam geçsin bu günler de, dayanırız diyoruz. Nasıl olsa yeni bir anayasa geliyor, yolda. Mutluyuz. Aslında hiç de umutlu değilim. Tüm bu olanlara karşılık, "maalesef oluyor böyle şeyler, anayasa böyle diyor." diyen bir hükümetimiz olsaydı, yeni anayasadan umutlu olabilirdim. Tüm olanlara "oh olsun" mantığıyla hareket eden meclisteki siyasal üstünlüğe sahip bir parti, nasıl demokratik bir anayasaya önayak olacak? Neyi, ne şekilde düşünecek ve neyi değiştirecek? Sırf değişti demek için değişecek bir anayasa bizi bekliyor gibi. Umarız haklı olmayız bu durumda.

3 Kasım 2011 Perşembe

TV'lerdeki Yardım Toplama Palavrası

Önemli bir afet veya maddi sıkıntıların olduğu zamanlarda bazı kanallar para toplama curcunasının içine girer kendince. O kanalda çalışan (dizilerde oynayan, program yapan vs.) tanıdığımız ne kadar insan varsa geçerler telefonun başına yardımların gelmesini beklerler. Kimi zaman küçük bir çocuk arar, kumbarasındaki parayı bağışlar, bir diğeri bisiklet almak için biriktirdiği parasını. Belki de ulaşır bu yardımlar onlar tarafından. Oysa büyük amcaları, patronlar, holding sahipleri çıkar ve şu kadar da benden diye atılıverirler. Her büyük bağış, daha çoşkulu alkışa eşdeğer gelir. Para geldikçe, çoşku artar gider. Mesela son yardım programında 19 kanal bir araya gelmişti. Medya bile birleşti diye manşetlere çıkmışlardı. Katılmayan medya kurumlarına da güzel bir küfür edilmişti arkalarından sosyal ortamlarda. Ayrıca Samanyolu'nun da yaptığı yardım programı vardı, bu programdan birkaç gün önce. Samanyolu 65 milyon lira, 19 kanal 62 milyon lira olmak üzere toplamda 127 milyon lira toplanmıştı, ya da biz öyle sandık. Aslında aktarılan paranın Samanyolu için 7,5 milyon lira, 19 kanal için de tahminen 20 milyon lira olduğu söyleniyor. Aslında söylenmiyor, kanıtlar bu yönde. Başbakanlığın yardım hesaplarında 122,5 milyon lira var. 80 milyonunu Suudi Arabistan göndermiş, Vakıfbank ve Mesut Barzani de 1,5 milyon lira bağışlamış ayrı ayrı. Geriye kalanlar da tüm herşeyi özetliyor. 


Kanallar parayı topluyor. Aslında isimleri alıp, direkt Başbakanlığa gönderiyorlar. Hangi kişiler yatırmış, hangi kişiler yatırmamış kimsenin umrunda değil. Bu yardımları toplayan kanallar hiç tekrardan kontrol edip, bunun hesabını sormuyor. Zaten Başbakanlık bunlarla ne uğraşacak zamanı var ne de böyle bir hakkı var. Zaten bunu bilen işadamları da arayıp bol keseden atıp, sonra ortalıktan yok oluyorlar. Ama öyle bir-iki kişi de değiller epeyce fazlalar. Çıkıp reklamlarını  yapıyorlar, biz halkımızın yanındayız mesajı veriyorlar ama sonrası büyük bir hiç. Kanallar da sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip etmiyor, bu yalanları söyleyenleri ifşa etmeyi akıllarından bile geçirmiyor. Program bittiğinde, kanallar için de herşey bitiyor. Amaçları zaten yardım toplamak da değil. Biliyorsunuz her kötü olayda hemen bir kısım insanlar dizileri bu hafta yayınlamayalım diye düşünüp, o hafta ara veriyorlar dizilere. Ama dizi yoksa ne yapmalı diye düşününce akıllarına bu fikir geliyor ve dizilerin olmadığı zamanı böyle doldurarak geçirmeye çalışıyorlar. Duyarlıyız imajını sağlayıp, reytinglerine daha da reyting katmaya çalışıyorlar. Bizler de evlerimizde dizi yoksa; yardım var, insanlık var diye düşünüp oturup izliyoruz. Her gelen parayla daha büyük bir çoşkuyla, duygulanarak ve aslında kandırılarak. Oysa hâlâ onların tabiriyle: "Show must go on!"

1 Kasım 2011 Salı

13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasının Sonucuna Dair

9 Ekim'de yazmıştım bununla ilgili geçen tüm durumları. Yerel mahkemenin kararını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hangi cezaları istediğini. Ve işte sonuç açıklandı.


Milliyet'in haberine göre, Yargıtay, hüküm kurarken, yerel mahkeme gibi, küçük kızın, babası, dedesi yaşındaki kişilerle rızasıyla birlikte olduğu yorumundan hareket etti. Yargıtay, yerel mahkemenin aynı yorum doğrultusunda verdiği, sanıkları 5 yıl fazla cezadan kurtaran “15 yaşından küçük kızla rızasıyla birlikte olmak” ve 5-10 yıl hapisten kurtaran “rızasıyla alıkoymak” suçlarından verilen cezaları onadı. Yargıtay’ın yerel mahkemeden tek farklı yorumu ise verilen cezaların yarı oranında artırılması konusunda oldu. Ancak, ceza artırılarak yeniden verilse bile sanıklar 12.5 yıl hapisten kurtulmuş oldu. 


13 yaşındaki bir kızın cinsel olgunluğunun oluşmamış olmasına ve cinsel ilişkinin daha ne olduğunu bilmemesine rağmen, bizim adaletimiz bu durumu rızası vardı diyerek vicdansızlıklarına vicdansızlık kattı. Bir ahmaklık değil de nedir bu sonuç? Hangi kafayla, hangi vicdana inanarak bu salakça karara imza attılar acaba? Bundan sonra bu hakimlere hangi davayı verebilirsiniz ki, adaletlerine inanabilir miyiz ki? Bu dava siyasetler üstü bir dava olmasına rağmen (her kesim bunlardan rahatsız), karar yine bir fiyasko. 2002'den bu yana 18'ini aşmış bir genç kadın hala geçmişiyle yüzleşebilmiş değil. Hala onun o psikolojik durumu verilecek cezalarla düzelememiş aksine devlete güvensiz, adelete inanmayan genç bir kadın yaratmışız. Hep beraber buna önayak olduğumuz için utanmamız lazım. Tabi ki burada tek eleştirilmesi gerekenler hakimler değil. Buna imkan veren yasalarımız da maalesef değişmedikçe bizden doğru düzgün bir adalet çıkmaz. Herkes yeni anayasaya takmışken, birilerinin ceza kanunlarını da gözden geçirmesi gerekiyor, eleştirmesi gerekiyor. 


Her türlü durumda kendi siyasal görüşlerine göre sokağa çıkan, eylem yapan ve bir kamuoyu yaratan bizler eğer bu konuya ve kadına karşı şiddete karşı ortak eylemler düzenlesek, başörtülüsüyle, ateistiyle, sosyalistiyle, milliyetçisiyle, eylemlerde siyasal propaganda yapmadan bir adım atabilsek, manşetlerin gölgesinde kalan sorunlarımızı çözmeye uğraşsak ne de güzel olurdu! Kıvılcımı bizden olsun, büyütmesi de sizden. Eğer oturduğumuz rahat koltuklardan kalkıp, sokağa çıkabilirsek.


9 Ekim'deki yazım: http://herbokolog.blogspot.com/2011/10/13-yasndaki-kzn-tecavuz-davasna-dair.html

23 Ekim 2011 Pazar

Yamyamlaşmak

Geçenlerde Habertürk sürmanşetten bir kadının cansız ve sırtından bıçaklanmış bedenini verdiğinde, büyük bir tepki toplamıştı diğer medya kuruluşlarından ve habercilerden-yazarlardan. Ancak gelin görün ki, Muhammer Kaddafi'nin halk tarafından linç edilerek öldürüldüğü görüntüleri ve resimleri o medya kuruluşları büyük bir mutlulukla sansürlemeden, yaş sınırı gözetmeden yayınladılar. Libya'daki yamyamlaşmış halkın yaptıklarını, bizim medya kuruluşlarımız da aynı yamyamlılıkla sundular bize. Belki de bu yok oluşun büyük kapitalist devletler tarafından (özellikle Fransa, İngiltere ve İtalya) yönetildiğini düşünürsek, kapitalizme ses çıkarmayan ödleklerin veya çıkarcıların, sesini duyamamış olmamız çok normal bir durum. Zaten Libya'ya demokrasi değil, yeni gelen konseyle bu kapitalist devletlerin sömürmesinin gelmesi de ayrı bir konu.


Bir diğer duruma gelirsek eğer, ülkemizde maalesef son günlerde savaş ortamı gittikçe çıkılmaz bir hal alıyor. Artık ne demokrasi, ne anayasa, ne eşitlik kaldı elimizde. Uzun uzuna anlatmadan kısaca değerlendirme yaparsak; Diyarbakır Cezaevi'nde insanların makatlarına ve ağızlarına sokulan coplardan, taşmış kanalizasyonun üstünde süründürülen insanlardan, çıplak şekilde soğuk suya ve işkenceye maruz kalanlardan, tacize uğradan erkeklerden veya kadınlardan sonra bu sorun büyük bir hal aldı aslında. Ve aslında bu sorun burada başladı. Sonra köyler boşaltıldı, insanlar köylerine dönmesin diye o köyler yakıldı. İnsanlar yoksullaştırıldı, göçer hale yani mevsimlik işçi haline getirildi. Kürt demek ve Kürtçe dili yasaklandı. Kürt aydınları öldürüldü, köyler basıldı kadın, çocuk demeden sırf Kürt oldukları için öldürüldü. Kürtçe albüm yapmak isteyen Ahmet Kaya'ya çatallar fırlatıldı. Ovada siyaset yapanlar tutuklandı, hapsedildi. İşte bu olaylar yüzünden bu savaş başladı ve devam ediyor. Şimdiye gelirsek, devletin yaptığı hatalardan bahsetmişken bir de PKK'nın hatalarından bahsetmek gerekiyor kısaca sanırım. Evet, öldürülen her PKK'lı, Kürt halkının özbeöz evladıdır ancak öldürülen her asker de Türk halkının özbeöz evladıdır. PKK'nın yanlış yaptığı nokta işte tam da bu. Devletten öç alma niyeti veya demokrasiye ulaşma isteği artık özellikle bu yüzyılda silahla, savaşla yürümez. Askerin ölmesi devleti zor durumda bırakmaz aksine kan isteyen kan emicilerini çoğaltır. Devlet vatan sağolsun der, şehit ailesinin kesilmiş elektriğini açar, birkaç gün bu konuyu konuşur sonra unutturur. Geriye ağlayan anneler-babalar kalır.


İşte tam da bu noktada, 24 askerin ölmesinin ardından çok büyük bir üzüntü yaşıyorum ve kahroluyorum ancak içimizdeki yamyamlar da kan istiyor ve o kan durmadan akmaya başladı. Bilmem kaç PKK'lının ölmesi, o kanı emmek birilerine rahatlama hissi veriyor, bu bir gerçek ancak daha sonrasında ne olacağını düşünüyorsunuz? Her şey çözülmüş mü oluyor? Biz barış yapmazsak, bugün ETA'nın silah bırakmasındaki en büyük neden olan yeni demokratik anayasayı, özerkliği, dil hakkını, siyaset hakkını, alternatifleşmeyi sağlayamazsak nasıl ETA gibi bir hareketi PKK'dan bekleyebiliriz ki? Kürtler Türklerden kan istedikçe, Türkler Kürtlerden kan istedikçe neyi nasıl ve ne şekilde düzeltebiliriz? Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı bizimle birlikte savaşan, Güneydoğu'nun Türkiye'ye bağlanması için savaşan, Fransızları yenen ve yeni Türkiye'de yer alan bir halka özerklik vermek o kadar kötü bir durum teşkil etmemeli. 


Aynı şekilde şu anda Van'da yaşanan büyük felakete karşın, "oh iyi oldu" diye tavır koyan, bundan mutluluk duyan, sevinç naraları atan yamyamlar da mevcut aramızda. Size iki durum sunmak istiyorum tam da bu noktada. Eğer bir Allah inancı varsa içinizde, "Hepimiz Havva'nın ve Adem'in güzel evlatlarıyız." Eğer bir inancınız yoksa ve hepimizin maymundan geldiğini düşünüyorsanız; maymunları şempanze, orangutan, makak diye ayırmak ne kadar saçmaysa, siz de insanları lütfen kökenlerine göre ayırmayın.


İnsan dediğimiz canlıyı hayvanlardan ayıran tek şey, düşünebilmesidir, medenileşebilmesidir. Ama bizler kökenimiz ne olursa olsun yamyamlaşırsak eğer, kan emmek istersek, diğer hayvanlardan hiçbir farkımız kalmaz. İnsanca yaşabilmek için, barışın beyaz bayrağını herkesin salladığı bir dünyayı görmek için hayvanca güdülerimizi bir kenara bırakmak ve düşünmeye başlamak gerekiyor.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Yalçın Küçük: Türk Sosyalisti(ymiş) !

Çakma entelektüel, gerçek faşist: Yalçın Küçük

Yalçın Küçük yıllardır düşünceleriyle, kitaplarıyla, gazete yazılarıyla ve son zamanlarda Ergenekon davasıyla tutuklandığını duyduğumuz bir isim. O kadar yaptığı iş var ki, o kadar ünvanı var ki, nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Ama Türk sosyalisti sözünü görünce, bu ne biçim sosyalistlik demeden kendimi alamıyorum.


Ülkemizde o kadar sorun var ki herhalde saymakla bitmiyor. Kürt sorunu, işsizlik sorunu, kadına karşı şiddet sorunu, çevre sorunları, LGBTT bireylerinin sorunları, hayvan hakları sorunları, gençlik sorunları, ekonomik sorunlar, demokrasi ve adalet sorunu bir çırpıda söyleyebileceğimiz sorunlar. Aynı zamanda Osmanlı'dan kalan başka bir sorunumuz daha var: Alevilik sorunu. Osmanlı'nın gayrimüslümlerinden yani dışlanmışlarından sayılan Aleviler yıllar yılı boyunca dini farklılıklarıyla, inanç özgürlüğüne bakış açımızla bu ülkenin zenginliği olacaklarına; Yalçın Küçük gibi Osmanlı'nın ırkçılığını ve faşistliğini devam ettirenlerin dilinde kötü anlamda pelesenk olmuşlardır. Aleviler, yüzyıllar boyunca padişahların ve devletlerin büyük işkencelerine maruz kalmışlardır. Müslüman halk tarafından dışlanmış, öteki sayılmıştır. Bu yüzdendir ki, kimselerin olmadığı daha dağlık bölgelere kaçmışlardır. İnançları doğrultusunda kılıçtan geçirilmiş veya Çorum, Maraş ve Sivas'taki gibi katliamlara kurban gitmişlerdir. İnançlarını, geleneklerini gizli bir biçimde yapmak zorunda kalmışlardır. Özellikle Milliyetçi ve Muhafazakar kesim tarafından ırkçı tanımlara maruz kalmışlardır. Bunlardan birisi de mum söndürme olayıdır. Alevilikten haberi olmayan cahil insanlar, Aleviliğin mum söndürme diye bir uygulaması olduğunu öne sürüp, bunun bir cinsel ilişki, grup seks uygulaması olduğunu savunup, iyice çirkinleşmişlerdir. 4 Ekim tarihli Aydınlık Gazetesi'nde bu sözde büyük bir sosyalist olarak yutturulan Yalçın Küçük de bu gerici, kirli bir yazıyla bu durumu savunmaya kalkmıştır. Tabi şimdi aranızda hemen bu gazetenin sitesine girip, bu yazıyı okumak isteyenler olacaktır ancak yazı şu anda siteden kaldırmış olmakla birlikte hala bu kirli yazar, bu gazetede yazmayı sürdürmektedir. Yazarının yazdığı yazıdan bu kadar rahatsız olan bir gazete, hala bu yazarla nasıl çalışmaya devam ediyor, o da ayrı bir konu.


Kendine sosyalist diyen bu zat, sosyalist bir bakış açısının dışında kalıp, kirli bir roman üzerinden bu ülkenin zenginliklerinden olan Alevilere deyim yerindeyse bok atmaktadır. Türk sosyalizminden başlayıp, bugün Türk milliyetçiliğine ulaşmış Yalçın Küçük artık tutuklanmasının kalkması için bir AKP mantığıyla mı Aleviliğe yüklenmekte, bilemiyorum. AKP de cemevlerini kabul etmeyip, Alevi köylerine cami yapıp ve ayrıca da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde Aleviliği dışlayıp, Alevileri asimile etmeye çalışmaktadır. Aleviler, Kürtler gibi isyan etmediği ve silahlı örgüte dönüşmediği içindir belki de bu kadar geri planda tutulan, üstüne yüklenilen bir halk olmak zorunda bırakılmıştır. Yalçın Küçük'ün bu kadar pislikleştiği bir ortamda, anlayın ki bu ülke ve kendini aydın sananlar ne kadar aydınlardır, ne kadar gelişmişlerdir. Evet, Aleviler karanlıkta ve belki de mum altında cemlerini yapmak zorunda kalmışlardır çünkü Aleviler sistem dışına itilmiş, Alevilik dini inanç olarak kabul görmemiştir ve üstüne sürekli saldırılmıştır. O korkuyla da Aleviler inanışlarını gizli, karanlık ve izbe ortamda sürdürmüşlerdir, başka Maraşlar, Çorumlar, Sivaslar yaşanmaması için.


Şimdi yapılması gereken, Yalçın Küçük'ün özür dilemesi (tabi ki özür dilemek aslında bu anlayışı ve bu zatın pislikleşmesini ve kahpeleşmesini değiştirmez) ve Osmanlıcılık mantığının kökünün kazınmasıdır. İnsanların dini inanışları yüzünden, kökenleri yüzünden dışlanmamalıdır.  Zenginliğimiz palavralarıyla konuşmak yerine, insana dokunur bir biçimde içten konuşulmalıdır. Bir düşünür olarak gösterilip, bir medya soytarısına dönüşmek, gündeme çıkmak için popülist içi boş laflar üretmek, ırkçılaşmak herhalde eğer Yalçın Küçük'ün kafasına dank ederse pek de hoş bir durum olmasa gerek. Din her inanış için farklıdır, özgündür, inanmamak en tabi bir durumdur ama inanmadığın bir inanışa karşı yalan yanlış konuşmak da bir o kadar hoş bir durum değildir.

18 Ekim 2011 Salı

Hukukun Adaletsizliği

Rutkay Aziz, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaptığı konuşmada hukukun artık kalmadığından bahsetti. Kısmen katılsam da bu ülkede hukukun artık değil hiçbir zaman olmadığını söylemek gerekiyor. Rutkay Aziz partizan davranıp AKP'ye yüklense de hukukun ne AKP'si ne CHP'si ne de MHP'si vardır, hukukun bir ABC'si vardır. Aslında hukukun kabaca bir tabirle yazılı kurallar olduğunu varsayarsak, yazılı kurallar hep vardı diyebiliriz bu bağlamda. O zaman hukukumuzun adaleti hiçbir zaman olmadı demek daha doğru olur. 


İlk hukuk denememiz olan İstiklal Mahkemelerine ilk baktığımız zaman, gezici mahkeme gezip, 2 günde karar verdiğini düşünürsek ve karara itiraz hakkının olmadığını da sayarsak maalesef bu dönemde hukukumuzun adaleti olmadığını söyleyebiliriz. Daha sonra baktığımızda Nazım Hikmet'in yargılanmasında, Sebahattin Ali'nin öldürülmesinde de bir adalet bulamayız. Sebahattin Ali'den bahsetmişken faili meçhul cinayetlerden Uğur Mumcu'dan, Ahmet Taner Kışlalı'dan, Hrant Dink'ten, Musa Anter'den de bahsetmemiz gerekir. Bu ve dahası da olan tüm faili belli veya meçhul cinayetlerin yargılanmasında bir adalet maalesef yoktu. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının sonunda da adalet çıkmamıştır. Kürt sorunu, Cumartesi Anneleri, Jitem, Adnan Menderes'in asılması, Denizlerin asılması, Erdal Erenlerin asılması da tamamen hukuksuzdur. Bu hukuksuzlukların yanında Ayhan Çarkınlar, Mehmet Ağarlar, Abdullah Çatlılar, Ogün Samastlar, derin devlet mensupları, işkenceciler, katiller, insan yakanlar doğru düzgün bir şekilde yargılanmamış ve gerekli olan bir cezayı almamışlardır. Ya mahkeme uzatılarak, zaman aşımı sağlanmış ya da aleni bir şekilde arkalarından destek olunmuştur. Hadi bu siyaset işlerini bir kenara bırakalım, kadın sorununa, HES'lere ve daha onlarca farklı konuya baktığımızda da adaleti maalesef sağlayamamış bulunmaktayız. Tüm geçmiş deneyimlerimize baktığımızda hukukumuzda adaletin olmadığı işte bu örneklerle aşikardır.


Son tüm tutuklamalara da baktığımızda yargılanma devam ettiğinden adaletli-adaletsiz demek doğru olmaz ancak bir adaletsizlik var ise bunun ve gelecekteki bütün adaletsizliklerin nasıl engelleneceği sorusuna varmamız gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taraf olduğumuzdan (yani üye olduğumuzdan) ülkemizdeki tüm insan hakları sorunu olan yargılanmalar eğer bir adaletsizlik varsa orada görüşülüp, bir karara varılıyor ve bu sonuç ne olursa olsun uygulanması zorunlu kılınıyor. Ancak suç-ceza kapsamında varolanUluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olsaydık eğer (yani üye olsaydık) ülkemizdeki darbeler, insan yakmalar, köy boşaltmalar, linçler, faili meçhuller, kaybolanlar hiçbir zaman bu kadar çok olmayacaktı. Çünkü uluslararası kanunlar üstün olduğundan darbeciler, insan yakanlar, derin devlet mensupları bu mahkemede yargılanmak zorunda kalacaktı. Aynı şekilde haksız bir şekilde yargılandığını ve hüküm giydiğini düşünen herkes de ayrıca tarafsız bir mahkemede yargılanıp, eğer suçsuzsa cezası iptal olacaktı. Şu anda hukukun bağımsızlığını, adaletini övenler -özellikle de iktidar yandaşları- gerçekten buna inanıyorlarsa tüm meclisi bu mahkemeye üye olmamız konusunda baskı altına almalıdır. O zaman neler ak, neler kara görmüş olabiliriz. Kendi hukukumuzun eksik yanları da olsa bizden daha üstün olan uluslararası mahkemenin hukuku bize adaleti sağlamaya yardımcı olabilir. Tabi, meclistekiler adaletli bir hukuku isterlerse.

9 Ekim 2011 Pazar

13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasına Dair

Başlıktan da belli olacağı gibi konuya direkt girmeyi, lafı dallandırıp budaklandırmamayı tercih ettim. Zaten böyle bir konuda ne kadar lafı budaklandırabilirsiniz ki? Mardin 2002 yılında 28 kişinin içinde bulunduğu tecavüz ve cinsel istismar davasıyla çalkalandı. İçinde asker ve devlet memurlarının da bulunduğu 28 kişiden bahsediyoruz burada. Dava 7 yıl sürdükten sonra bu 28 kişi birazdan söyleyeceğim nedenden dolayı en alt sınırdan ceza aldılar. Şimdi bu mağdur kızın avukatları davayı Yargıtay'a taşıdılar ancak davadan önce görüş açıklayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yerel mahkemenin onayladığı en alt sınırdan cezayı desteklediğini bildirdi. Tabi ki en son karar Yargıtay 14. Ceza Dairesi'nin. Şimdi o dediğim nedene gelirsek o neden; 13 yaşındaki kızın herşeyin farkında olduğu ve alıkonulmadığı. 13 yaşındaki bir kızı kandırmanın ne kadar kolay olacağını acaba bu büyük yargıçlar fark edemedi mi? Televizyonlarda her gün tecavüzün içinde barındığı dizileri herkes izlerken, bu kızın da başına neler geldiğini bilmesi; tecavüze ve cinsel istismara uğradığı gerçeğini ve o suçun boyutunu nasıl ve ne şekilde etkileyebilir? Televizyonlarda bu kadar 80'lerdeki gibi Yeşilçam Pornografisi tadında diziler gösterilirse; tecavüze uğramanın ve tecavüz etmenin sonunun mutlu dizilerdeki gibi biteceğini düşünenlerin, bu duruma özenmesini sağlamaz mı?

Tamam, biraz da sanat anlayışı içerisinde bakıyorum duruma ve halkın böyle filmlere ve dizilere reyting verdiği gerçeğini de görüyorum. Tabi ki sanatın içerisinde tecavüz, cinsellik de olacaktır ve olmalıdır. Ancak bu konuda aksak demeyeceğim tamamen yatalak, ölümcül hastalığına tutulmuş bir hukuk sistemimiz var. Mesela bir kadın işinden döndükten sonra, evinde yemek hazırlarken kocasının eve gelip, yemek hazırlamadığı için eşini öldürmesi olayında nasıl bir tahrik olabilir ki? Öldüren kocaya eşi yemek hazırlamadığı için ağır tahrikten dolayı en alt cezadan ceza verdi, bizim hukuk sistemimiz. Özellikle tecavüz, taciz, cinsel istismar veya kadın şiddeti davalarında her nedense hemen hemen her davada en alt sınırdan ceza veriliyor. Yemek hazırlayamamak, eşinden ayrılmayı istemek ağır tahrik sayılıyor. Tecavüze uğrayan kadının o andaki psikolojiden dolayı karşı koyamaması ve sesini çıkaramaması bile en alt sınırdan cezaya tekabül ediyor.

Bazı şeyleri değiştirmeye hazır kafayı takmışken, politikacıların bu gerçekle de yüzleşmesi gerekiyor ve kadını "mal" yerine konulmadığını özellikle de erkeklerin göstermesi gerekiyor.

6 Ekim 2011 Perşembe

NTV: Yeni Medya Düzeni (?)

Doğuş Yayın Grubu, NTV'yi içinde barındırarak yıllardır sürdüğü belli kalitede yayınlarla tanınıyordu. Son olarak da Yeni Medya Düzeni Konferansı'yla sanal alemin korkusuzlarını bir konferansta toplayarak, Türkiye medyasının gelişimi için iyi bir atılım yaptı. Gelenlerin arasında dünya ülkelerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran Wikileaks kurucusu Julian Assange (aslında yurt dışına çıkış yasağı olunca tele-konferansla katıldı), Wikipedia kurucusu Jimmy Wales, e-ticaretin büyüklerinden Brian Wong ve yeni medya düzeninde daha adını pek bilmediğimiz ama işinde çok başarılı başka isimler de vardı. Aslında buraya kadar baktığımızda ne kadar başarılı bir iş çıkarıldığı düşünebilirsiniz. Ancak bir de durumun daha farklı bir yönü var. NTV son zamanlarda artan siyasi baskılar yüzünden Can Dündar, Banu Güven, Ruşen Çakır gibi ekran yüzlerini kovmak zorunda kaldı, Mirgün Cabas'ı da daha geri plana aldı. Kanalda işten çıkarmalar yaşandı ve kanal küçülmeye gitti. Siyasi yorum programlarından vazgeçilip, sadece haber başlığına dönüldü. Yani kısacası NTV korktu, korkutuldu ve şimdi de bir haber kanalından tematik başka bir kanala yönelme başlandı. Daha çok dizilerin ve eğlence programlarının olduğu kanala yani. Türkiye medyasının korkaklarının, dünyanın korkusuzlarıyla konferans yapması ve aynı zamanda yeni medya düzenine ayak uyduramayıp, yeni medya düzeni konusunda atıp tutması koskocaman bir çelişkidir. Bu konferansları artık bundan sonra da yapmaya devam etseler, medyadan ve habercilikten ne anladıklarını görüyoruz. Göz boyatıcı konferanslarla değil, korkusuzca yayınlarla medyada söz sahibi olabilirsiniz.

Pes Artık! (x2)

Günler geçiyor, insanın gelişim ve evrim süreci devam ediyor  ama "Pes Artık!" diyeceğimiz şeyler bir türlü azalmıyor. (x2)'de anlatmak istediğimden de anlaşılacağı gibi iki farklı olayı bir başlıkta toplamayı uygun gördüm.

HES eylemcisi: Leyla Yalçınkaya
İlk olarak başlamak gerekirse; HES eylemi yapan genç bir kıza, ilk önce mahkeme diğer eylemcilerin hepsiyle konuşmama cezası verdi. Daha sonra da bu sayıyı 13'e indirdi. Aynı köydeki komşularıyla, uzaktan akrabalarıyla ve dahasında da öz babaannesiyle görüşmeme cezasına dönüştü bu ceza. İnsanları küstüren bir adalet anlayışı, hangi aklın ürünüdür gerçekten çok garip. İnsanların -ki suçsuz insanların- özgürlüklerinin kısıtlanması ve bunu yapanın da özgürlük dağıtması gereken bir kurumun olması herhalde bir trajikomikliktir, o hep dediğimiz sözdeki gibi bizim ülkemize özgü bir harekettir. "Pes Artık! (x1)"

İkinci konuya gelirsek eğer; Ölüm Pornosu kitabını basından duymuşsunuzdur belki. Basından duymamanız büyük ihtimal olmakla birlikte (çünkü ana-medya pek üstünde durmadı bu konunun), blogumuzun takipçisiyseniz Ölüm Pornosu yazısından kesinlikle biliyorsunuzdur. Fight Club gibi bir filmin yaratıcısı olan (uyarlanan kitabın yazarı) Chuck Palahniuk tarafından yazılan başka bir kitaptır Ölüm Pornosu. Ama bugün kitabın çevirmeni Funda Uncu ve kitabın yayınevi olan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında 6 aydan 3 yıla kadar ceza almaları hakkında dava açıldı. Kadının meta olarak kullanılmasını eleştiren bu kitapta cinsellik öğelerinin olması savcıyı ve yetkili kurumları rahatsız etmiş olacak ki, ortada -onlara göre- bir sorun var. Dünyada eşi benzeri olmayan çıkmamış kitabı yasaklama mantığının bu ülkede devam ettiğini düşünürsek, bu kör cahillikle; cinsellik ve kadının sorunlarını karıştırmamız çok normal bir hadisedir. Dünyada yine bu davayla birlikte eşi benzeri olmayan bir hareket daha yapıp yasaklanmamış bir kitabın çevirmenini ve yayıncısını cezalandırmaya çalışıyoruz. Evet, bu kitap hala yasak değil, gidip kitabevlerinden hala bu kitabı satın alabiliyoruz ve istediğimiz ortamda rahatça okuyabiliyoruz (yasak olmadığı için). "Pes Artık! (x2)"

17 Eylül 2011 Cumartesi

Hukukun Olmayan İnsanlığı

Elimizden geldiğince bu blog aracılığıyla bilgi ve fikir paylaşmaya çalışıyoruz, farkındaysanız. Aslında farkındasınız, iyi kötü okunuyoruz. Hepiniz sağ olun. Ancak bu blog bizim asıl işimiz değil, birazcık yan dal olarak görüyoruz sanki. Biraz da bazı şeylerin aydınlanması için uğraşıyoruz. Tabi ki kendi görüşlerimiz çerçevesinde. İşte bu yüzden de her şeyi anında yazamayıp, sonraya bıraktığımız da oluyor maalesef. Çünkü başka işlerle de uğraşmak zorundayız yaşam içinde.


İşte bu geç kalınmış yazılardan biri de bu okuduğunuz yazı. Oda-TV'yi veya Soner Yalçın'ı duymuşsunuzdur. Oda-TV'nin yöneticilerinden Doğan Yurdakul'u da belki duyanlar olmuştur. Tecrübeli gazetecilerdendir kendisi yani yıllarını bu mesleğe vermiştir ve şimdi de Soner Yalçın gibi tutukludur. Birtakım iddalar mevcut kendileri hakkında. Ancak konu bu iddialar değil, ölümcül derecede hasta olan Güngör Yurdakul yani Doğan Yurdakul'un eşi. Maalesef kanunlarımız bir tutuklunun (hüküm giymiş veya giymemiş farketmiyor) hasta olan yakınıyla görüşmesine izin vermiyor. Bir tutuklu (hüküm giyse de giymese de) belki dünyanın en lanet insanı olabilir, cani, terörist, siyasi suçlu aklınıza ne geliyorsa yani ama o tutuklunun insanlığını unutuyorsa hukuk sistemi, orada bir yanlış vardır. Maalesef Güngör Yurdakul hayata gözlerini yumdu ve şimdi eşinin cenazeye gidip gidemeyeceği tartışılıyor. Aslında kanunlara göre hüküm giymiş biri için bu hak bulunuyorken; yargılanması devam eden bir kişi için bu kanun yoruma açık. Yani istenirse gidip eşinin cenazesine katılabilir ya da istenmezse hiçbir adım atılamaz. İyi ki istenmemeyi akıl edemediler de Doğan Yurdakul eşinin cenazesinde büyük ihtimalle olacak.


Şimdi sorum şu: Belki Doğan Yurdakul en büyük cezaya çarptırılacak yargılanma sonunda. İşte o zaman bile bir mahkumun insan olma özelliği ortadan yok mu olacak? Aslında mahkum olmamış bir tutuklu olsanız bile, daha ceza almadığınızdan suçsuz olsanız bile, sizin bir insanlığınız yok hukuk karşısında. Bugün 12 Eylül yasaları bunlar diye söyleyip duruyoruz ama bunu değiştirmek bizim elimizdeyken, anayasa ve yasaları ne zaman düzeltebileceğiz? En önemlisi düzelteceğiz diyelim ama hukuka insanlığı da katabilecek miyiz?

6 Eylül 2011 Salı

Osmanlı'daki Asi: Şeyh Bedreddin

Şeyh Bedreddin tasviri.
Sosyalizm kelimesinin ve yazılan görüşlerin daha 19. yüzyılda başladığını düşünürsek Osmanlı'daki bazı yenilikçi asiler için sosyalist diyemeyiz ancak sosyalizmin temel bazı adımlarını attıklarını söylememiz gerekir. Sosyalizm kelimesi her ne kadar 19. yüzyılda ortaya çıksa da aslında bu asiler o görüşün kendi topraklarımızdaki öncüleri olduğundan bu toprakların sosyalistleri tarafından örnek alındığı, saygı duyulduğu kabul edilir bir gerçektir. Ve bu asilerden de en biilineni adı ve fikirleri şiirlere, şarkılara konu olan Şeyh Bedreddin'dir.


Bize okutulan Tarih derslerinde Osmanlı'nın ne kadar büyük, ulu, hoşgörülü olduğu anlatılsa da gerçek aslında öyle değildir. Osmanlı işgal ettiği topraklara Türk ve Müslüman insanları yerleştirerek özellikle farklı etnik kökene sahip ve farklı dindeki insanları asimile etmeye çalışmıştır. İşgal ettiği gayrimüslümlerin erkek çocuklarını küçük yaşta alıp, yetiştirmiş ve Müslümanlaştırmıştır. Bu da gelecek kuşakları asimile etmeye çalıştırma olarak adlandırılabilir. Ayrıca sırf Türk ve Müslüman olmayanlar değil; Türk ve Müslüman olup da Müslümanlık içinde farklı inanışlara sahip insanlara da Osmanlı büyük zulümler uygulamış ve bu insanlar da dağlarda, kimsenin yerleşiminin olmadığı yerlerde yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Bunun için özellikle Osmanlı'daki Alevilerinin hikayelerini araştırmak mümkündür. 


Şeyh Bedreddin'e gelirsek eğer, 15. yüzyıl Osmanlısında özellikle halkın sömürülmesine, köleleştirilmesine karşı çıkmıştır Bedreddin ve arkadaşları. Osmanlı'nın verimli toprakları hükümdar ve yakınlarına dağıtılırken; topraksız köylüler de bu hükümdar yakınlarına köle oluyor, savaş döneminde de Osmanlı'nın askerlerine dönüşüyordu. Buna karşılık Şeyh Bedrettin ve arkadaşlarıi; halkın arasına karışıp, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğıni söylüyorlardı. Meksikalı devrimci Emiliano Zapata tarzı bir toprak reformunu gerçekleştirmeye çalışan Bedreddin için ortaçağ sosyalisti denmesinin ne kadar doğru olduğu bu düşüncelerinden, amaçlarından belli olmaktadır.


Bedreddin ve arkadaşları İzmir'de, Manisa'da, Edirne'de ayaklanmalara öncülük etmiş olsa da önce  Börklüce Mustafa Karaburun'da yaklaşık 10 bin isyancısıyla birlikte bastırılmış ve Mustafa kafası bedeninden ayrılarak öldürülmüştür. Torlak Kemal ise Manisa'da isyancıları ile birlikte bastırılmış ve öldürülmüştür. Bedreddin özellikle bu iki arkadaşının ölümüden sonra düzenli bir isyan örgütlemeye çalışır. Hazır Fetret Devri'nin sürüyor olması ve Balkanlardaki ayaklanmalar bir fırsat veriyor olsa da Bedreddin de Osmanlı tarafından öldürüldü.


Bu küçük tarih hikayesinden sonra Bedreddin'in Osmanlı'ya biat etmeyişinin bu topraklardaki sosyalizmin başlangıcı olduğunu söylememiz gerekir. Kendi çağının oldukça ilerisinde, sömürüye karşı olması, her ne kadar kapitalizm kelimesi o zaman daha ortaya çıkmamış olsa da kapitalizme karşı olması bize bir asiden çok bir kahraman olduğunun altını çizmemizi söylüyor. Bizim tarih kitaplarımızdaki Bedreddin'in aslında biir hain değil de bir kahraman olması, okuduğumuz kitapların ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu da ortaya koyuyor. Tabi eğer siz Bedreddin'in düşüncelerini ne kadar haklı ve doğru olduğunu düşünüyorsanız bu geçerli.

4 Eylül 2011 Pazar

Cumartesi Annelerine Selam Olsun


27 Mayıs 1995 belki de Türkiye için bir milattı. Bir iç savaşın, devletin kendi çocuklarını öldürmesinin acısı, o acıyı en çok yaşayanların yani annelerin eylemlerinde dillendirilmeye başlanmıştı bu tarihte. Bir çoğu gözaltına alınmış veya nerede olduğu belli olmayan çocuklarını, akrabalarını, eşlerini aramaya koyuldu anneler. Hepsinin de ortak noktası politik bir tavrının olmasıydı. Deniz Gezmişlerin, Sinan Cemgillerin, Ulaş Bardakçıların, Mahir Çayanların, Erdal Erenlerin yolundan geçen kişilerdi onlar. Aileleri bir korku içindeydiler, nerede ve nasıl olduklarına dair. Çoğu yakınlarını kimsesiz mezarlarının içinde buldu, öfkelendi toplananlar ve her geçen gün kalabalık sayısı arttı.  Her hafta cumartesi günleri Galatasaray Meydanı'nda bazen sessizce bazen de inleterek meydanı oturdular. Adlarını da cumartesi gününden aldılar. Cumartesi Anneleri'ydiler artık onlar. Arjantin'deki akranları gibi bir askeri cuntanın veya faşist bir hükümetin ortadan yok ettiği çocuklarını aradılar durdular. Arjantin'dekiler gibi resmi kurumlarca rahatsız edildiler, yerlerde süründüler, dayak yediler, işkenceye uğradılar. Öfkelendiler bu haksızlığa karşı ama eylem iradelerini kaybetmediler. 4 yıl boyunca meydanda oturmaya devam ettiler ancak 1999'da artan baskılar ve tutuklamalardan sonra 200. haftasında eylemlerini sonlandırdılar. Daha  sonra Ergenekon davasının başlamasıyla tekrar aynı meydana geri döndüler. Tek arzuları çocuklarının akıbetini öğrenebilmek. Bugün hala toplu mezarların açılması için mücadele etmeye devam ediyorlar. Haklarında filmler, müzikler, belgeseller yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor. Toplu mezarı bilmeyenler için açmak gerekirse insanlar devlet gibi düşünmedikleri için katledildiler ve yeri belli olmayan mezarlara gömüldüler. Yeri belli olmayandan kasıt yani plansız programsız dağın başında, ilk boş görülen yere gömüldüler. Tek suçları farklı düşünmeleriydi ve aileleri çoğunun akıbetini veya mezarını bilmiyor.


Belki onları ilk kabul eden Başbakan Erdoğan olsa da, Berfo Ananın 30 yıldır aradığı oğlu Emir'in akıbetini araştıracağını söylese de daha belli değil Emir'inin sonunun ne olduğu. Kars'ta tutuklandığından sonrası büyük bir karanlık. Her ne kadar Erdoğan kendi döneminde kayıp olan bir kişinin olduğunu söylese de aslında bu sayı binlercedir. Çoğu da Doğu Anadolu'da ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan halkların çocuklarıdır. Çoğunun asker tarafından tutuklandığı bilinse de Genelkurmay'ın arşivlerini açmaması ve bazı şeyleri açıklamaması çok manidardır.Ölümlerini bir kenara bırakın cesetlerinin veya mezarlarının ailelerce bilinmemesi çok büyük ayıptır. Bugün Kürt sorunu, Alevi sorunu bitsin diye bağırırken bu uğurda politikleşmiş sosyalistlerin, Türklerin ve Kürtlerin akıbetinin açıkça devlet tarafından söylenmesi gerekmiyor mu? Bu halkların öfkesini dindirmesi gereken en başta devlet değil midir? Bunlar hep cevaplarını bekleyen sorular ancak hala 33 Kürdü kurşuna dizen Mustafa Muğlalı isminin kışladan kalkmaması dahi bu öfkeyi artırmakta, barışın devlet tarafından istenmediğini belli etmektedir.  Zaten devletin asıl konusu ne bu ülkeninin çocuklarının akıbetini açıklamak ne de bu ülkenin çocuklarının ölmemesi değildir. Bugün devletimiz kendine Yeni Ortadoğu'da üstün bir yer aramaktadır. Kürt sorununu da bu konuda kendi emperyalist düşünceleri için kullanmaktadır. Libya'daki bir özgürleşme hareketi değildir, ABD eliyle veya NATO eliyle özgürlük hiçbir ülkeye gelmemiştir ancak bu emperyalist uğurlarda özgürlük kelimesi sadece kullanılmıştır. Bu da demektir ki hiçbir suçu olmayan Türklerin ve Kürtlerin ölümü devam edecektir. Bunu engellemek için, hiçbir çocuğun kendi çocukları gibi bir son yaşaması için çalışan Cumartesi Annelerine buradan bir selam olsun. Elbet Arjantin'deki annelerin kazandığı zaferler burada da olacaktır ve 336 haftadır eylemlerini sürdüren annelerin olacaktır bu sefer. Eğer bir cumartesi günü yolunuz İstanbul'a ve Galatasaray Meydanı'na düşerse saat 12 civarlarında siz de bu onurlu direnişe katılmayı ihmal etmeyin. Baskılara, işkencelere, tutuklanmalara rağmen onurlu direnişte bulunan onurlu insanların yanında olun.

Not: Cumartesi Anneleri'ne ithafen Bandista'nın Benim Annem Cumartesi'ni dileyebilirsiniz: http://fizy.com/tr#s/19jcs0


Ya da Sezen Aksu'nun Cumartesi Türküsü'nü dinleyebilirsiniz: http://fizy.com/tr#s/1bnp4i

3 Eylül 2011 Cumartesi

Dünyadaki Barışsever Anneler

Madres de Plaza de Mayo: Plaza de Mayo Anneleri
Barış Anneleri İnisiyatifi'nden bir önceki yazımda bahsetmişken, dünyada belki de bu konuda öncü olmuş olan Plaza de Mayo Annelerini de unutmamak gerekir. Plaza de Mayo, Arjantin'in en önemli meydanıdır. Arjantin'in bağımsızlığı da Arjantin cuntasının ilanı da bu meydandan başlamıştır. Cuntadan geriye kalan yaklaşık 30 bin insanın kayıp olması nedeniyle de yıllardır annelere kalmıştır bu meydan. Anneler de bu meydanın adını alarak Plaza de Mayo Anneleri adıyla anılır olmuşlar günümüze kadar. Bir annenin en doğal hakkı olan çocuğunun başına ne geldiğini öğrenmek için tüm bu kayıpları aramak için kurulmuştur. Tabi aynı zamanda askeri cuntanın da yargılanması için mücadele vermektedir. Bizdeki anneler cumartesi günleri sokağa çıkarken oradaki anneler 1977'den beri her perşembe günü meydandadırlar. Tabi 1977'den bugünlere rahatça gelmediler; coplandılar, tutuklandılar, işkenceye uğradılar, yasaklandılar. Ama yılmadan bugüne kadar çocuklarını aramayı sürdürdüler. Bunun yanı sıra her konuda hükümetlerin veya askeri cuntanın yaptıklarını eleştirdiler.


Bizdeki 1980 darbesi nasılsa Arjantin'de de bir askeri cunta ABD desteğiyle iktidara geldi 1976'da. Toplu katliamlar, toplu mezarlar ortaya çıktıkça anneler bir şeyler yapmaya karar verdiler ve 1977'de 12 kişiyle yola çıktılar ve bugün binlercesi her perşembe meydanı dolduruyor artık. Sivil halk direnişi olarak hiçbir baskıya boğun eğmediler. Teröristlerin Anneleri diye adlandırıldılar. Bazıları da deli kadınlar dedi onlar için. Deli kadınlar yerlerde mi sürüklenmediler, hiç mi tutuklanmadılar, işkenceye mi uğranmadılar ama her zaman direnerek askerin geri çekilmesine neden oldular. Dünyaya bu zulmü duyurdular bu direnişleri sayesinde.


Daha sonra 1983'te sivil iktidar başa geldiğinde hala sokaktaydılar çünkü askeri cuntadan bir farkı olmadığını biliyorlardı. Yine birileri askeri cuntayla yapamadıklarını, sivil demokratikleşme yalanıyla yapmaya çalıştılar. Kayıp çocuklarını bulmak yerine bu yeni sivil hükümet, cuntacıları çıkardıkları yasalarla affettiler ve cuntanın faşist politikalarına devam ettiler. "Katiller affetilmesin, kayıplar bulunsun, sorumlular hesap versin" sloganları ilk meyvesini 1995'te Arjantin Genelkurmay Başkanı'nın itirafıyla ve "Yaşadığımız dehşeti daha fazla inkar edemeyiz" sözleriyle vermeye başladı. Ve hala 1995'ten günümüze kadar birçok faşist cuntacı cezalandırılmaya devam ediyor. Bunu başaran sokağın gücüydü, annelerin inancıydı. Bugün artık daha bilinçli, daha politik, daha eğitimli nesillerin yetişmesine ve hiçbir baskıya boyun eğmemesine neden olan deli kadınlardı. 12 kişiden milyonlara ulaşıp, hatta dünyadaki birçok ülkeye örnek olup dünyadaki tüm cuntacıların emellerine ulaşamaması için çalıştılar.


Bilmiyorum, farkında mısınız; bizim ülkemizde de aynı askeri cuntacılar yok muydu? Binlerce kayıp, binlerce kişi öldürülmedi mi faili meçhul veya direkt failli belli cinayetlerle? Hiç kimse cezalandırılabildi mi, askeri cuntacıların önünde saygıyla eğilmeye devam edilmedi mi? Gözü yaşlı anneler bizde de yok muydu?  Cumartesi annelerini anımsarsınız az ya da çok. Her cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nı hala, inatla doldurmaya devam ediyorlar. Bu gerçek hikayenin bir de Türkiye ayağı var ve bir dahaki yazıda Türkiye ayağını deşeceğiz.

26 Ağustos 2011 Cuma

Gecikmiş Bir Yazı: Can Babaya İthafen


Eğer ilkokuldayken edebiyattan ve sanattan anlayan bir öğretmeniniz olduysa çok şanslıydınız. Benim ortaokuldaki sınıf öğretmenim de tam da böyle birisiydi. Her sene okul tiyatrosu için gösteri hazırlardı. Her sene yedinci sınıflardan ekip kurduğundan, bizim sınıf da yedinci seviyeye gelince –sınıf öğretmenimiz olduğu için de– bizi seçmişti. Tabi eline metin alıp, ezberleyip tiyatro yapmak değildi işimiz. Ağzımızda kalem alıp, konuşma egzersizleri vardı mesela. Bir de duygu verme konusunda bir şiir ezberleyip, onu duygusuyla birlikte söylemeye çalışıyorduk ve bir aya yaklaşık bu egzersizi de yapmıştık. Bilirsiniz, öğrenci olmak ödevini, görevini yapmamaktır. Aynı şekilde ben de ne bir şiir bulmuştum, ne de çalışabilmiştim. Sağ olsun bir arkadaşımız şiir kitabıyla gelince ondaki şiirleri paylaşmıştık kendi aramızda. Hatta koyu milliyetçi bir arkadaşıma Nazım Hikmet’in Davet’i düşmüştü. Ben de Can Yücel’den Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim’i seçmiştim. Herkesin annelerine şiir yazdığı bir ortamda, babaya yazılmış bir şiir çok hoşuma gitmişti. Şimdi düşününce şiirimizde erkek hegemonyası nedeniyle genelde annelere şiir yazıldığını düşünüyorum. Genelde erkek çocuklarla, babalarının arası pek iyi olmamıştır. Aslında bu şiirde de onu hissediyorsunuz ama bu bile Can Yücel’in babasını sevmemesi için ve ona şiir yazmaması için bir neden olmamıştı. Tabi o zaman ne Can Yücel bilirdim ne de düşüncelerini, şiirlerini. Altıncı sınıftayken babama aldırdığım Nazım Hikmet’in tüm kitaplarını okumakla meşguldüm.

Daha sonraları Can Yücel’in sadece bir şair olmadığını, bir siyasi geçmişi olduğunu ve doğru gördüğü her şeyi söylediğini, dilinin kemiksiz olduğunu öğrendim. Şiirleri hala günümüzde ahlak dışı olarak görülen Can Baba’nın aslında bazı şeylere başkaldırdığını anlamak güç olmasa gerek. Zaten sosyalist bir şairin başkaldırmadığı zaman da hiç olmamıştır. Geçenlerde görmüşsünüzdür televizyonlarda, mezarı başındaki anma töreninde bir grup vasiyetidir diye şarap dökmüştü ve büyük olay olmuştu. Evet, Can Baba şarabı sever, sürekli de içen bir insandı. Vasiyeti miydi bilmiyorum açıkçası ancak birileri bu durumu haber yapıp, bazılarını galeyana getirmiş olmalı ki hemen ardından Can Baba’nın mezarı balyozla kırıldı haberleri çıktı. Hala demek ki yaşamasa bile Can Yücel ismi birilerine isyan adı gibi geliyor ve birilerini rahatsız ediyor. Maalesef hala “Türkçede göte göt denemiyor.” Ancak Can Yücel’in argolu ve küfürlü dilini rahatsız edici bulmayan benim gibiler ve tabi aynı zamanda politik düşüncelerini de savunan benim gibiler Can Babamızı savunmaya, yüceltmeye devam edeceğiz; balyozlasalar da bizi.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Nükleer Santraller


Çernobil faciası sonrası.

Ülkemizde nükleer santral yapılmasının planlanması aslında son birkaç yıldır başlamış gibi görünse de yaklaşık 30 yıla yayılmış bir plan mevcut. Aslında çok büyük enerjiyi sağladığı için, bizim de enerji açığımız olduğu için kendimizi dışarıya bağlamak yerine nükleer santral kurmak çok mantıklıca gelebiliyor insanlara ve politikacılara. Ancak nükleer atıkların bizi yüzbinlerce yıl boyunca tehdit edeceğini de hesaba katmak gerekiyor. Çernobil ve Fukuşima santrallerindeki sızıntıların o ülke ekonomisine yaptığı da cabası. Hala o santrallerin yüz kilometrelerce uzağında bir yaşam belirtisi ve yerleşim merkezi bulunmuyor. Hala o ülkelerde ve çevre ülkelerde yaşayan insanlar kanser tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten ülkemizin özel konumu sayesinde güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir enerji sistemleri ülkemiz için oldukça rağbet edilmesi gereken enerjidir. Hem çevreye zarar vermezken, verimi yüksek ve maliyeti ucuzdur. Yapımı da nükleer santrallere göre daha kolaydır. ABD’de yaşanan 5,9 şiddetindeki depremden sonra da North Anna nükleer santralinde sorunlar meydana gelmiştir. Aslında burada bahsedilmesi gereken bir başka nokta daha var. Bizim nükleer planlarımız yaklaşık 30 yıl öncesine dayandığı için planladığımız yerlerden günümüzdeki araştırmalara baktığımızda fay hattı geçmektedir. Ancak bu durum bile umursanmaz hale getirilmiş, uluslararası şirketlere fay hattı üzerindeki araziler peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Ülkemizdeki deprem sıklığını da göz önüne alırsak, nasıl büyük bir sorunun bizi beklediği aşikârdır. Ayrıca dünyanın gelişmiş ülkeleri de bu santrallerden vazgeçmiştir veya vazgeçmeyi planlamaktadır. İtalya, Avusturya, Danimarka nükleer santrallerini devre dışı bırakmışken; Almanya, Japonya, Rusya da yeni planlamalarıyla devre dışı bırakmaya hazırlanmaktadır. Özellikle Fransa gibi enerjinin % 80’ine yakınını bu santrallerden sağlayan devletlerin hemen bir çırpıda bu enerjiden vazgeçmesi mümkün değildir. Ancak dediğim gibi ülkemizin özel konumu bizi çok farklı, temiz, bol enerjili sistemleri kullanmaya teşvik etmelidir.
Çernobil'den bir görüntü.