Kültür-Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür-Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2011 Pazar

Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek

Jessica Williams, dünyanın röntgenini çekmiş. Tespitlerini ise "Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek" adını verdiği bir kitapta toplamış.

Aykırı Yayınevi'nden piyasaya yeni sürülen bu kitap, oldukça ilginç.

"50 gerçek" olarak adlandırılan aykırılıklar, yanlışlıklar veya sorumsuzluklar, ilk bakışta birbiriyle ilintili gözükmeyebilir. Ama her biri, dünyanın çivisinin üzerine bir balyoz gibi iniyor.

"Yokoluş"a doğru hızla sürükleniyoruz.

Kendi ikbalimiz için fır dönerken, bir de dünyanın nasıl döndüğüne bakalım...

İşte, dünyayı tersine çeviren 50 gerçek:

1- Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl

yaşıyor.

2- Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.

3- ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik

oranına sahip.

4- Çin'de 44 milyon kadın kayıp.

5- Brezilya'daki Avon kadınlarının sayısı, asker sayısından fazla.

6- 2002'de idamların yüzde 81'i ABD, Çin ve İran'da gerçekleşti.

7- İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla

bilgiye sahip.

8- AB'deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon,

Afrika'nın yüzde 75'inin günlük geçiminden daha fazla.

9- 70'in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9'unda

ise cezası ölüm.

10- Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor.

11- Rusya'da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda

hayatını kaybediyor.

12- 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırdı.

13- Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor.

14- Hindistan'da 44 milyon çocuk işçi var.

15- Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor.

16- Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon

dolar, yani saniyede 148 dolar kazanıyor.

17- Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyor.

18- 15 yaşındaki İngilizler'in yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri

sigara içiyor.

19- Washington'daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre

üyesi için 125 kişi çalışıyor.

20- Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor.

21- 1977'den bu yana ABD'deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz

vakası yaşandı.

22- Mc Donalds'ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hıristiyan tacını

tanıyanlardan fazla.

23- Kenya'da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor.

24- Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar.

25- Amerikalılar'ın üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyor.

26- 150'den fazla ülkede işkence var.

27- Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor.

28- Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33.

29- Dünyanın üçte biri savaş halinde.

30- Petrol rezervleri 2040'da tükenebilir.

31- Sigara içenlerin yüzde 82'si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.

32- Dünya nüfusunun yüzde 70'i, bugüne dek hiç çevir sesi duymadı.

33- Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için

yaşanıyor.

34- Afrika'da 30 milyon kişi AIDS.

35- Her yıl 10 dil ölüyor.

36- İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla.

37- ABD'de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor.

38- Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var.

39- Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyor.

40- Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor.

41- İngiltere'de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol'un ilk sezonunda

32 milyon kişi oy kullandı.

42- ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor.

43- ABD, "haydut devlet" diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri

harcama yapıyor.

44- Dünyada 27 milyon köle var.

45- Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç

haftada bir Ay'a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor.

46- Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyor.

47- Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa'ya satılıyor.

48- Yeni Zelanda'dan İngiltere'ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere

kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor.

49- ABD'nin, BM'ye 1 milyar dolardan fazla borcu var.

50- Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile

çocuklarına göre 3 kat daha fazla

14 Kasım 2011 Pazartesi

Biraz Susalım da Müzik Çalsın

Kabul edelim blog epeyce bir politik ve de ayrıca toplumsal olaylara duyarlı hale geldi. Bunun yanında işin eğlence kısmını biraz ihmal ediyoruz. İşte böyle bir dönemde kendi dinlediklerimden yola çıkarak Türkçe ve diğer diller olmak üzere iki tane müzik kanallarının söylemiyle Top-20 diyebileyeceğimiz bir liste yaptım. İçinde tanıdıklarınız, tanımadıklarınız bir sürü isim var. Bir eleştirmen üslubuyla şu şundan daha iyi anlamında değil, sadece kendi dinleme zevkime göre oldu bu liste. İçinde bandrollü albümü olmayan isimler de var, yıllarını bu işe vermiş isimler de. Özellikle popülaritesi düşük, ama yine de bazılarının ismini duyduğunuz bir liste oldu. Mor ve Ötesi veya Duman gibi isimlerden özellikle uzak durup, alternatif bir şeyler olması için çabaladım. Artık "biraz susalım da müzik çalsın."

Bizden Top-20:
20. Ayça Şen
19. Kara Güneş
18. Nükleer Başlıklı Kız
17. Da Poet
16. Mira
15. Yora
14. Saian "Sakulta Salkım"
13. Jülide Özçelik
12. Mabel Matiz
11. Baba Zula
10. Direc-t
9. Siya Siyabend
8. Melis Danişmend
7. Can Bonomo
6. Alatav
5. Birsen Tezer
4. Jehan Barbur
3. Pilli Bebek
2. Bandista
1. Luxus

Dünyadan Top-20:
20. Clint Eastwood
19. Band of Horses
18. Boikot
17. Amparanoia
16. Inti-Ilimani
15. Max Richter
14. The do
13. Victor Jara
12. Nouvelle Vague
11. Humanwine
10. Oi Va Voi
9. Regina Spektor
8. Olivia Ruiz
7. Alberto Iglesias
6. Mercedes Sosa
5. Zaz
4. Farid Farjad
3. Yann Tiersen
2. Dutch
1. Beirut

Bunlar da Var: Listeye koymadığım daha usta isimler...
Hüsnü Arkan, Kardeş Türküler, Tanju Duru, Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Arto Tunçboyaciyan, Aynur Doğan.

6 Ekim 2011 Perşembe

NTV: Yeni Medya Düzeni (?)

Doğuş Yayın Grubu, NTV'yi içinde barındırarak yıllardır sürdüğü belli kalitede yayınlarla tanınıyordu. Son olarak da Yeni Medya Düzeni Konferansı'yla sanal alemin korkusuzlarını bir konferansta toplayarak, Türkiye medyasının gelişimi için iyi bir atılım yaptı. Gelenlerin arasında dünya ülkelerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran Wikileaks kurucusu Julian Assange (aslında yurt dışına çıkış yasağı olunca tele-konferansla katıldı), Wikipedia kurucusu Jimmy Wales, e-ticaretin büyüklerinden Brian Wong ve yeni medya düzeninde daha adını pek bilmediğimiz ama işinde çok başarılı başka isimler de vardı. Aslında buraya kadar baktığımızda ne kadar başarılı bir iş çıkarıldığı düşünebilirsiniz. Ancak bir de durumun daha farklı bir yönü var. NTV son zamanlarda artan siyasi baskılar yüzünden Can Dündar, Banu Güven, Ruşen Çakır gibi ekran yüzlerini kovmak zorunda kaldı, Mirgün Cabas'ı da daha geri plana aldı. Kanalda işten çıkarmalar yaşandı ve kanal küçülmeye gitti. Siyasi yorum programlarından vazgeçilip, sadece haber başlığına dönüldü. Yani kısacası NTV korktu, korkutuldu ve şimdi de bir haber kanalından tematik başka bir kanala yönelme başlandı. Daha çok dizilerin ve eğlence programlarının olduğu kanala yani. Türkiye medyasının korkaklarının, dünyanın korkusuzlarıyla konferans yapması ve aynı zamanda yeni medya düzenine ayak uyduramayıp, yeni medya düzeni konusunda atıp tutması koskocaman bir çelişkidir. Bu konferansları artık bundan sonra da yapmaya devam etseler, medyadan ve habercilikten ne anladıklarını görüyoruz. Göz boyatıcı konferanslarla değil, korkusuzca yayınlarla medyada söz sahibi olabilirsiniz.

26 Ağustos 2011 Cuma

Gecikmiş Bir Yazı: Can Babaya İthafen


Eğer ilkokuldayken edebiyattan ve sanattan anlayan bir öğretmeniniz olduysa çok şanslıydınız. Benim ortaokuldaki sınıf öğretmenim de tam da böyle birisiydi. Her sene okul tiyatrosu için gösteri hazırlardı. Her sene yedinci sınıflardan ekip kurduğundan, bizim sınıf da yedinci seviyeye gelince –sınıf öğretmenimiz olduğu için de– bizi seçmişti. Tabi eline metin alıp, ezberleyip tiyatro yapmak değildi işimiz. Ağzımızda kalem alıp, konuşma egzersizleri vardı mesela. Bir de duygu verme konusunda bir şiir ezberleyip, onu duygusuyla birlikte söylemeye çalışıyorduk ve bir aya yaklaşık bu egzersizi de yapmıştık. Bilirsiniz, öğrenci olmak ödevini, görevini yapmamaktır. Aynı şekilde ben de ne bir şiir bulmuştum, ne de çalışabilmiştim. Sağ olsun bir arkadaşımız şiir kitabıyla gelince ondaki şiirleri paylaşmıştık kendi aramızda. Hatta koyu milliyetçi bir arkadaşıma Nazım Hikmet’in Davet’i düşmüştü. Ben de Can Yücel’den Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim’i seçmiştim. Herkesin annelerine şiir yazdığı bir ortamda, babaya yazılmış bir şiir çok hoşuma gitmişti. Şimdi düşününce şiirimizde erkek hegemonyası nedeniyle genelde annelere şiir yazıldığını düşünüyorum. Genelde erkek çocuklarla, babalarının arası pek iyi olmamıştır. Aslında bu şiirde de onu hissediyorsunuz ama bu bile Can Yücel’in babasını sevmemesi için ve ona şiir yazmaması için bir neden olmamıştı. Tabi o zaman ne Can Yücel bilirdim ne de düşüncelerini, şiirlerini. Altıncı sınıftayken babama aldırdığım Nazım Hikmet’in tüm kitaplarını okumakla meşguldüm.

Daha sonraları Can Yücel’in sadece bir şair olmadığını, bir siyasi geçmişi olduğunu ve doğru gördüğü her şeyi söylediğini, dilinin kemiksiz olduğunu öğrendim. Şiirleri hala günümüzde ahlak dışı olarak görülen Can Baba’nın aslında bazı şeylere başkaldırdığını anlamak güç olmasa gerek. Zaten sosyalist bir şairin başkaldırmadığı zaman da hiç olmamıştır. Geçenlerde görmüşsünüzdür televizyonlarda, mezarı başındaki anma töreninde bir grup vasiyetidir diye şarap dökmüştü ve büyük olay olmuştu. Evet, Can Baba şarabı sever, sürekli de içen bir insandı. Vasiyeti miydi bilmiyorum açıkçası ancak birileri bu durumu haber yapıp, bazılarını galeyana getirmiş olmalı ki hemen ardından Can Baba’nın mezarı balyozla kırıldı haberleri çıktı. Hala demek ki yaşamasa bile Can Yücel ismi birilerine isyan adı gibi geliyor ve birilerini rahatsız ediyor. Maalesef hala “Türkçede göte göt denemiyor.” Ancak Can Yücel’in argolu ve küfürlü dilini rahatsız edici bulmayan benim gibiler ve tabi aynı zamanda politik düşüncelerini de savunan benim gibiler Can Babamızı savunmaya, yüceltmeye devam edeceğiz; balyozlasalar da bizi.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Sokak Müzisyenleri


Beyoğlu'ndaki sokak müzisyenleri.

Albüm çıkarmak müzisyenlerin en büyük amacı olarak görülmüştür sürekli. Geniş kitlelerce beğenilmek, dinlenilmek, düşüncelerini müzikle aktarabilmek… Ancak internetin hayatımızda büyük yer tutması ve albümlere kolay ulaşılması o büyük müzik endüstrisini çökertmiştir. Milyonlar satan müzisyenler elli bine razı olur duruma gelmişlerdir. Ancak bazı müzisyenler var ki politik duruşları veya sanattan anladıkları anlayışla kendilerini plak şirketlerinin malı olarak görmeyip sokakta müzik yapmayı tercih etmişlerdir. Sokak belki bir bakıma onları özgürleştirmiş müzik konusunda. Hatta o kadar ki kendilerine bir köşe başı seçip, müziklerinin kayıtlarını satmışlardır ve o anda canlı performanslarını da sergilemişlerdir. Çok da iyi sayılabilecek kesimlere ulaşmışlardır, tabi ki internetteki tanıtımları da buna yarar sağlamıştır. Bazı müzisyenler ise, müziğini internet üzerinden bedava sunup, konserlerden ve sokak başı performanslardan geçimini sağlamaktadır. Öyle havuzlu villalarında yaşamaktan çok kendi geçimini sağlamaya yetecek kadar para isteyen insanlardır daha çok. Hani bazı sanatçılar vardır hikâyelerini bilirsiniz sanat yapmak için yaparlar, yoklukla varlık arasında kalmışlardır. Bu mantıkla hareket eden insanlar topluluğudur aslında bu müzisyenler.


Ancak özellikle İstanbul’da ve daha çok Beyoğlu’nda müzik yapanlar son günlerde bir durumdan dolayı rahatsız. Polisin ve zabıtanın onlara sokakları dar etmesinden, sokakta müzik yaptırmamasından şikâyetçiler. Bandista, Alatav, Siya Siyabend gibi grupları duydunuz mu bilmem ama o gruplar bu sokaklardan çıkmışlardır ve binlerce takipçileri vardır. Ayrıca da benim listemde en çok dinlediğim müzik gruplarından olduklarını da söylemem gerekiyor bu durumda. Amfi kullandıkları için sokakta çalmalarına izin vermiyoruz dese de Beyoğlu Belediyesi aslında bu açıklama doğru değil. Tek başına ve bir tek klasik gitarıyla müzik icra etmeye çalışan Anıl Özbal isimli müzisyen de bu baskılardan şikâyetçi. Eskiden rahatça müziğini aktarabilirken bu son kısıtlamayla amfisi olmamasına rağmen o da müziğini icra edemiyor. Bu durumda Alatav, Bandista ve Siya Siyabend gibi grupların akıbetini hiç söylemeye gerek yok. Bir tek klasik gitara bile izin vermeyen zabıta ve polis, birçok müzik aletiyle müzik yapan böyle gruplara artık nasıl davranır siz düşünün. Aslında bir de amfiyi gürültü gibi algılayan bir belediye anlayışı da mevcut. Gürültüye karşı olduğunu söyleyen belediye amfilere kafayı takmış durumda.

Endüstriyel müziğe karşı olan bu müzisyenlerin manifestosundan birkaç bölüm aktarmak istiyorum: “Popçular uzak kalsın sokaklardan! Menajerlere, yapımcılara ihtiyacımız yok, uzak durun. Gerçek heyecanımızı satılığa çıkarmayacağız. Sokakta ses çıkarmak ve müzik yapmak özgürleşme eylemidir.”

Anlaşılan o ki, sokaklardan korkan iktidar partisinin belediyesi; tüm eylemleri, demokratik mitingleri engellemekten daha ileri gidip işi sadece müzik yapmak olan,  sokağı araba ve korna gürültüsünden arındırarak bir müzik festivaline çeviren müzisyenlerden oldukça rahatsız. Eğer bir gürültü, bir olay varsa sokakta onlar araba ve korna gürültüsü; egzoz ve gaz bombası kokusudur. Sokak müziği, sokağa hayatı getirmektir, endüstriyel müziğe bir tepkidir. Tabi ki müzikten ve sanattan anlayana!

2 Ağustos 2011 Salı

Markalar ve Logo Değişimleri



Ölüm Pornosu

Elimde 2011 çıkışlı 2.basımı olan bir kitap var. Yazarı yeraltı edebiyatının en önemli ismi, daha sonra Fight Club adıyla sinemaya uyarlanan Project Mayhem(Kargaşa Projesi) kitabınında yazarı olan Chuck Palahniuk. Kitabıda kısa bir süre önce haberlerde çıkan yasaklamalardan hatılayacaksınızdır. Hoş her şeyi yasaklardan hatırlar olduk ya.. Kitabın ismi Ölüm Pornosu(Snuff).. Evet ismi hayli enteresan içeriği gibi.. Ancak bunların hepsinden de enteresan olanı bir edebi esere ve onun çevirmenine yapılan mantıkla izan edilemeyecek davranışlardır.

Kitabı çeviren Funda Uncu isimli bir çevirmen. 08/06/2011 tarihli gazetelerde çıkan haberler görenleri hayretler içerisinde bırakmıştı. 6 saat boyunca yalnızca bir kitap çevirdiği için emniyette tutulan ve sorgusu esnasında,  "Sen manken misin? Sen de buralara mı düştün?" gibi yakışıksız ve lakayıt bir sorguya tabi tutulan bir çevirmen ve hemen ardından basımı durdurulan bir edebiyat eseri.

Gün geçtikçe polise dayalı bir devlet düzenine bürünen ülkemizde gazeteci, siyasi, iş adamı, sporcu insanların insanlık dışı sorgulamalarının yanına keyfi müdahalelerde başlamış bulunmakta. İnsan Haklarına tamamen aykırı, onur kırıcı, aşağılayıcı muameleler, yasaklanan kitaplar.

Kitabın içeriğine gelirsek eğer, bir porno yıldızı ve çevresindekilerin kurtuluş için bulundukları bir girişimi anlatmaktadır. Tabii ismi, tarzı ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi müstehcen bir üslup hakim kitaba. Kitabın içeriğinden ve isminden daha alçaltıcı ve yüz kızartıcı olansa bu kitabı yasaklayıp çevirmenine 'manken' (polis,mühendis,şarkıcı vb. meslek gruplarından biri) sıfatı ile hakaret edilmesidir. Pek tabii siyah poşette yayın hayatına başlamaya karar veren dergileri bile siyah poşete koyma cezasıyla cezalandıran Çocukları Muzır ve Neşriyattan Koruma Derneği'ni de es geçmemek gerekir. Devletin bizzat polisiyle insanların haber alma ve serbest düşünce dolaşımı haklarını ihlal etmesine sessiz kalmamak son derece önemli.. Bu yüzden herkesi Ölüm Pornosu almaya ve okumaya davet ediyorum!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

İmamın Ordusu - 3

Toplantı sonrasında Cihaner, Erzincan polisinden söz konusu adreslerle ilgili çalışma yapıp rapor vermesini istedi. Birkaç gün sonra raporda, belirlenen adreslerde iddia konusu olayın geçmediği yazıyordu. Bunun üzerine Başsavcı, aynı araştırmayı İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan istedi. Jandarmadan gelen rapor ise emniyeti yalanlıyordu; medrese eğitimi verilen evlerin tespit edildiği yönündeydi.
( syf. 158 )

Nihayetinde, telefon kullanılmadan, polisten gizlenerek yüzyüze yapılan haberleşmeler sonucunda, 23 Şubat 2009 tarihinde İsmailağa Cemaatine yönelik operasyon gerçekleştirilebildi. Cemaate bağlı vakıfların Erzincan ve bazı ilçelerinde 4 ila 6 yaşındaki çocuklara yatılı dini eğitim verdiği tespit edilmişti. “Bir şekilde engellenmeye çalışıldığının” hissedilmesi nedeniyle sadece Erzincan’la sınırlı tutulan operasyonda ilk aşamada 30’a yakın kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 9’u “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” ve “örgüte üye olmak” suçlamalarıyla tutuklandı. Operasyonda yatılı din eğitimi alan 60’a yakın çocuk tespit edildi. Cihaner'in daha sonra Adalet Bakanlığı’na gönderdiği savunmasında, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bu dönemde kendisini arayarak “Seçimler yaklaşıyor, bu soruşturma bizi zora sokuyor’ dediği yer aldı. Cihaner savunmasında ayrıca Ceza İşleri Genel Müdür Yardımcısı Çetin Şen tarafından arandığını ve böyle soruşturmaların insanın başını derde sokacağını, Ankara’da ortalığın toz duman olduğunu, yaptığı soruşturmanın Ergenekon soruşturmasına misilleme olarak algılanacağını söylediğini de belirtti.
( syf. 159-160 )

Barajın bulunduğu yer, askerin yetki alanında olmasına karşın, Erzincan Emniyet Amirliği’ne mensup polisler, bizzat Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın nezaretinde aramalara başlamıştı. Aramalarda gerçekten de silah ve mühimmat bulundu. 10 el bombası, 1 adet kimyasal el bombası, 3 adet el bombası fünyesi, 2 adet 40 milimetrelik bombaatar mühimmatı, 310 adet 5 milimetre uzunluğunda uzun namlulu silah fişeği, 5 adet Bixi silahına ait çelik çekirdekli yangın fişeği, 1 adet uçaksavar fişeği, 6 adet Commet aydınlatma fişeği, 1 adet renkli küçük sis kutusunun yanı sıra bir cep telefonu ile telefondan ayrı vaziyette bir de sim kartı ve hafıza kartı da bulunmuştu. Göl sularının çekilmesiyle bulunduğu öne sürülen silah ve mühimmatı atanlar, her nedense kendilerine ulaşılacak bilgiyi barındıran “cep telefonu ve sim kartı da olay yerine atınca”, yapılan teknik inceleme sonucu zanlılara ulaşılmıştı.
( syf. 163 )

Bankalar, gazeteler, televizyon kanallarıyla hızlı bir yükselişe geçen Yiğit’in, Çakıcı’yla yaptığı konuşmalar Milliyet gazetesini satın almasından 6 gün sonra 13 Ekim 1998’de Sağlar tarafından açıklandı. Konuşmalarda, Çakıcı’nın ihaleye girecek diğer işadamlarını tehdit ettiğinden ve hükümetin geçtiği iltimaslardan bahsediliyordu. Kasetin şalvarlı bir kişi tarafından kendisine elden verildiğini belirten Sağlar’ın açıklamaları üzerine Yiğit, Türkbank ihalesine katılmasının nedeninin Alaattin Çakıcı değil, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ve daha sonra da Güneş Taner’in yönlendirmesiyle olduğunu söyledi. Türkbank’la kendisi ilgilenmeden önce devletin iki defa bankayı satma teşebbüsünde bulunduğunu ve Çakıcı’nın her iki satış teşebbüsüne de müdahale ettiğini hatırlatan Yiğit, Mesut Yılmaz’ı kastederek, “En büyük hatam devletin Başbakan’ına inanmamdı” dedi. “İhaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla açılan soruşturma tutuklanan Yiğit, gözaltında tutulurken emniyette verdiği ifadede, Türkbank ihalesiyle ilgili kendisine komplo kurulduğunu öne sürerek, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Güneş Taner’in bankanın satışı ile gelişmelerden önceden haberdar olduğunu iddia etti. Skandalla birlikte Yılmaz Hükümeti de sarsıldı. CHP, verdiği güvenoyonu çekti ve 25 Kasım 1998'de hükümet düştü. Yılmaz, Devlet Bakanı Güneş Taner’le birlikte Cumhuriyet tarihinde Yüce Divan’da yargılanan ilk başbakan da oldu. Yüce Divan, 23 Haziran 2006’da davanın kesin hükme bağlanmasını kendisinin de Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı DSP, MHP ve ANAP hükümeti zamanında 22 Aralık 2000’de çıkarılan ve Rahşan Affı olarak bilinen 4616 sayılı Şartla Salıverilme Yasası uyarınca erteledi.
( syf. 189-190 )

“Raporda geçen ‘harici çalışmalar’dan kasıt İDB tarafından isimsiz, imzasız bilgi notu başlığı altında operasyonel birimlere gönderilen istihbarat notlarını içermektedir. Söz konusu istihbarat notlarına Emniyette sadece İstihbarat Daire Başkanlığı’nda mevcut teknik imkânlar sayesinde kişilerin geriye dönük telefon trafiğinden ve arşiv bilgilerinden yola çıkarak hukuken hiçbir geçerliliği olmayan ve hazırlayan açısından da hiçbir sorumluluk yüklenmeyen bilgiler bulunmaktadır. Bu sayede hedef olarak seçilen kişiler art niyetli olunması halinde istenilen her olaya, bir mizansen dâhilinde hiçbir somut bilgi ve belgeye ihtiyaç duyulmadan rahatça bağlanabilmekte, şüpheli kişiler ve hayali örgütler yaratılabilmektedir. Ülkemizde son dönemde yaşanan hukuk karmaşası ve kaotik ortamın oluşmasında yukarıda anlatılan hiçbir hukuki değeri olmayan, görevlilerin insafına kalmış istihbarı çalışmaların emniyet birimlerince art niyetli bir şekilde soruşturma aşamalarında kullanılmasının çok önemli bir paya sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir.”
( syf. 226 )


........ Hanefi Avcı, KOM Daire Başkanlığı’nın ardından kızak sayılacak bir görevle önce Edirne’ye ardından da Eskişehir’e emniyet müdürü olarak atanmıştı. “İl emniyet müdürlüğü nasıl kızak görev olur?” diye soranlara Avcı’nın görevlendirildiği Edirne ve Eskişehir’in AKP’nin iktidar olamadığı kentler olduğunu anımsatmakta fayda var. Yolsuzluklar konusunda dürüstlüğünden hükümet dâhil kimsenin kuşku duymadığı Avcı’nın, AKP’li bir yönetimin olduğu kentlerde kazara da olsa bir yolsuzluk tespit etmesi istenen bir durumdu çünkü. Ancak özellikle Eskişehir için bu sözkonusu olmadı. Avcı’nın uzun süren sessizlik dönemini bozan ise çarpıcı iddialar ortaya attığı yazdığı kitabı oldu. 20 Ağustos 2010’da piyasaya çıkan “Haliçte Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat” adını verdiği kitabında Avcı, Fethullah Gülen cemaatinin devleti ele geçirdiğini iddia ediyordu. Kitabında telefonlarının dinlemeye alındığını, komployu fark edince de İçişleri Bakanı'na şikâyette bulunduğu anlatan Avcı, tüm yaşananları Başbakan'ın Başdanışmanına anlattığını, aradan aylar geçmesine rağmen herhangi bir gelişme olmayınca da kitap yazmaya karar verdiğini söylüyordu.
( syf. 267-277 )

Bir dönemin mağdurlarının, zulmedenlerle hesaplaşmasına dönen bu sürecin de bir gün hesaplaşılan bir dönem olup olmayacağı bize yine zaman gösterecek. Bu kitapla amacımız elbet bir takım suçlamalara maruz kalan emniyetçileri ve elbette Ergenekon sanıklarını aklamaya çalışmak değildi. Kısaca, “Kral çıplak” diyenlerin başlarına ne geldiğini göstermek istedik. Çünkü maalesef bunu yapan medya organları ya da gazeteciler yok denecek kadar az. Var olanlar da ekonomik ya da ideolojik gerekçelerle türlü biçimlerde sansürlenerek susturulmuş durumda. Bu yüzdendir ki son dönemde Ergenekon ve benzeri soruşturmalara ilişkin yazılan kitapların sayısında ciddi bir artış görülüyor. Haber yazamadığı için kitap yazanların yanı sıra, yazılan yanlı ve “rıza üretimi” gerçekleştirmek maksadıyla yapılan haberlerin derlendiği kitaplar da mevcut elbette. Ancak görünen o ki, kravatlı vesayet iddiaları artarsa haber yapılamayan ülkede belki kitap yazmak değil ama okuyucuya ulaştırmak hayli zor olacakmış gibi görünüyor.
( syf. 297-298 -son sayfa- )

31/03/2011 tarihinde internete düşen kitabın orjinaline ulaşmak isteyenler için;

http://www.2shared.com/document/X9_5Llm5/dokunan_yanar.html

İmamın Ordusu - 2

Polis Akademisi’ni bitiren öğrencilerin başlamış olduğu görev, yeni gruplar oluşturularak imam kadrolarını belirledikleri, imamların genelde üst rütbeli şahıslardan seçildiği, mezun olan öğrencilerden maaşa geçtikten sonra, bekâr olanlardan maaşının 1/5’i, evli olanlardan ise 1/10’u nispetinde himmet adı altında para topladıkları, ........
( syf. 105-106 )

Hürriyet gazetesinin manşetinde “Poliste Skandal” başlılı bir haber vardı. Habere göre, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın çeşitli suçlardan aranan akrabası, başkentte polis tarafından yakalandığı halde birkaç saat sonra serbest bırakılmıştı. 26-27 Mart 1999 günlerinde olan olay 1,5 ay sonra elbette ki İstanbul polisi tarafından medyaya servis edilmişti. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın amca çocuğu olan ve 1995’te soyadını değiştiren Âdem Halim Sarıalioğlu’nun, “Silahlı çete kurmak” suçundan aranırken İstanbul polisi ile Emniyet Genel Müdürlüğü’nün çabaları sonucu başkentte 8 kişiyle birlikte yakalandığı; üstlerinde 1 Kalaşnikof, 1 Scorpion marka otomatik silah, 11 tabanca, 245 fişek, 1 çelik yelek de bulunduğu ama birkaç saat sonra serbest bırakıldığı anlatılıyordu. İşin ilginç yanı, Adem Halim Sarıalioğlu’na ait 9 mm. çaplı Browning marka tabanca ruhsatlıydı ve arandığı dönemde 13 Ekim 1998’de Ankara Valiliği vermişti.
( syf. 107 )

Osman Ak, Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sunduğu yazılı savunmasında aslında tüm dinleme sürecinin nedenini de açıklamış oluyordu: “Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, eski İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın hakkındaki yargılama kararını bozdurmak için Yargıtay’da bazı kişilere rüşvet verileceğini, bu işlemde aracı olanlardan birisinin Tuncay Özkan’la ilişki içinde olduğunu beyanla, anılan şahısla işbirliğine girilerek çok gizli bir çalışma yapılması, safahata ilişkin ara makamların yazılı ya da şifahi olarak bilgilendirilmemesi yolundaki talimatı üzerine, Özkan, İstihbarat Şubesi’ndeki ilgili personelimizle ilişkiye geçirilmiş, aracı olduğu iddia edilen şahısla temas sağlanmış, verdiği bilgiler doğrultusunda yapılan ön çalışmalarda anlatımları tatmin edici bulunmayınca şahsın ilişkide olduğunu iddia ettiği yargı mensubumuzla teması gözlenmiş ve olayın tamamen uydurma olduğu kanaatine varılmıştır. Yargıtay’ı şaibe altında bırakacak bu uydurma iddia, hiç bir yargı mensubunu deşifre etmeden, sonuçlanmış, komplo bertaraf edilmiştir.”
( syf. 109 )

Özellikle Ergenekon soruşturmalarında çok sık başvurulan bir yöntem olan isimsiz ihbar telefonları ve mektupları ile elektronik postaların Fethullahçı polisler tarafından yönlendirilen ve kontrol edilen tüm operasyonlarda kullanıldığını öne süren Saçan, “Hâkim oldukları İstihbarat ve Organize Suçlar birimlerinde yasal olmayan yollardan dinleme yapıp izledikleri hedefleri hakkında istedikleri suçu yaratabilecek ve bu suçla teknik dinleme ve izlemeleri uyumlu hale getirebilecek düzenleme yapabilmektedirler. Böylece diledikleri suç malzemelerini hedef şahısta bulabilecek ortamı hazırladıktan sonra yaptıkları soruşturmayı yasal hale dönüştürmektedirler. Yani önce yasal olmayan yollardan suç ve delil ihdas edip sonra ihbarlarla konu kendilerine yeni intikal etmiş gibi işleme başlamakta, savcılık ve mahkemeleri de aldatmakta ve inandırmaktadırlar” diyordu. Saçan bunun örneğinin de kendi başına geldiğini şöyle anlatıyordu:
“Bu iddialarıma somut örnek yargılandığım Ergenekon iddianamesine de konu olan Duyu-San Ltd. Şirketi baskınında görülecektir. Babasını tanıdığım bir tiner bağımlısı çocuk, Organize Suçlar Şube Müdürü Ayhan Buran ve Organize ile İstihbarat Şubelerinden sorumlu Müdür Yardımcısı tarafından kullanılarak, babasının işyerinin El Kaide Bomba İmalâthanesi olduğuna dair telefon ihbarı yaptırılmış, bu ihbar üzerine düzenekten habersiz bir Terörle Mücadele Şube Ekibi ihbarda geçen işyerine gidip ihbarın asılsız olduğuna dair bir rapor tutmuştur. Bu rapora rağmen sanki oraya hiç gidilmemiş gibi DGM Savcılığından ihbar tutanağı esas alınarak arama kararı alması istenmiş ve DGM Hâkimince ‘El Kaide örgütünün bomba imalathanesinin aranması için’ yasal arama izni verilmiş bunun üzerine ertesi gün aynı yere onlarca polisle gidilip bomba imalathanesi yerine ‘Organize Suçlar Şube Müdürü olduğum döneme ait binlerce sayfa, evrak, kaset sureti vs’ bulunmuştur. Olay tarafımızdan tek tek tespit edilip savcılığa başvuru yapılmıştır. Bu yüzden dönemin Organize Suçlar Şube Müdürü A. B. adli görevi kötüye kullanmak ve adli mercileri yanıltmaktan halen Fatih 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaktadır. Ancak bu operasyon nedeniyle hem meslekten çıkartıldım, hem adli ceza aldım…”
( syf. 148-149 )

Kendisinin de bizzat tanık olduğunu söylediği emniyetteki cemaat ögütlenmesinin 1978’lerde özellikle polis okulları, polis koleji ve akademisinde faal halde bulunduğunu belirten Saçan şöyle diyordu: “Başlangıçta eğitim, personel, okullar gibi geri plandaki birimlerde sonraları, İstihbarat Daire Başkanlığı ki orada çalıştığım
1988-91 döneminde müthiş örgütlüydüler, Kaçakçılık, Terörle Mücadele, Asayiş Daire Başkanlığı ve ilgili il birimlerinde yaygın ve etkili olarak örgütlendiler. Yurtdışına gidişler ve yurtdışı eğitim kurslarında liyakat cemaate mensubiyetle ölçülmekteydi... Bu arkadaşlarımız genelde mülayim, dindar, kimseye bir zarar vermeyen sessiz, ağırbaşlı, dürüst yapıdaydılar. Gün geçtikçe emniyet örgütünde ciddi anlamda güçlendiklerini görüldü… Savunmama başlarken 1980 yılında üç komiser yardımcısının Polis Kolejine atandığını ve bundan sonra okuldan Işık Evlerine gitmelerin başladığını belirtmiştim. Bunlardan birisinin halen İstihbarat Daire Başkanı R. A. olduğunu söylemiştim. R. A. Trabzon Emniyet Müdürü iken Rahip Santaro cinayeti oldu. Mc Donald’s bombalandı. Futbolcu Gökdeniz Karadeniz’in evi ve arabası kurşunlandı, bazı göstericiler linç edilmeye kalkışıldı ve sonunda Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a gelen birileri Hrant Dink’i öldürdü. R. A. İstihbarat Başkanı olduktan sonra Danıştay Saldırısı gerçekleşti ve YÖK baskını oldu. O dönemki ikinci Komiser yardımcısı Malatya Emniyet Müdürü A. O. K.’dır. Orada da Zirve Katliamı oldu. Üçüncüsü Mustafa Sağlam’dır. O da Haziran 2009 kararnamesi ile Diyarbakır Emniyet Müdürü oldu. Orayı da dikkatle izlemek lazım. Yine Atatürk köşesi konusunda tartıştığımız devre arkadaşım H. Ç. 2007 yılında İstanbul Terörden Sorumlu Müdür Yardımcısı olarak Ergenekon operasyonunu hazırlayan kişidir. Bunları kesinlikle suç isnadı için söylemiyorum. Yalnızca hayatın ne kadar ilginç tesadüflere dolu olduğuna olan inancımı anlatmaya çalışıyorum. Bu arada, beni Ergenekon sanığı da yapan ve meslekten çıkarılmama neden olan Duyusan şirketinin deposunun basılmasında şikâyetçi olduğum dönemin Emniyet Müdür Yardımcısı Ş. D. da (şimdi Rize Emniyet Müdürü) Hrant Dink’in öldürüleceğine dair Trabzon Emniyet Müdürlüğünün resmi yazısını işleme koymayanlardan birisidir. Dink öldürüldüğünde Rize Emniyet Müdürüydü, ‘Acaba o gün İstanbul’da mıydı?’ diye sorası geliyor insanın.”
( syf. 149-150 )

........ Ve en önemlisi Türkiye’nin tamamının bir “Tele Kulak” cenneti olduğunu artık kimse inkâr edemiyor. Kitabın hazırlanması aşamasında, kendi telefonlarını dinlendiğini bildiği gibi yılardır benim telefonlarımın da dinlenmesi nedeniyle, Emniyet içindeki üst düzey bir yetkili, “Seni farklı numaralardan aradığımda ve XXX dediğimde çıkıp bakkaldan ya da ankesörlü telefonlardan beni ara” demesi ise konunun vahametinin bir göstergesi olarak önemli.
Işık Evleri, dershaneler, yurtlar derken dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdaki ilköğretimden üniversiteye kadar uzanan irili ufaklı eğitim kurumlarından bahsediyoruz. Bunların bir parçası olarak da verilen eğitim bursları da bu zincirin önemli bir halkası. Burs alanında cemaatin hem ideolojik olarak karşısında duran hem de rakibi olan en büyük yapı da kuşkusuz ki Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğiydi. Bu vakıflar, askerler ve köktenlaik çevreleri de arkalarına alarak kısa sürede örgütlenip Gülenci ve diğer İslamcı cemaatlerin karşısına alarak burs dağıtıyorlar, kız çocuklarının okula gönderilmesine ilişkin kampanyalar düzenliyorlardı. Askerlerle ve bazı Ergenekon sanıklarıyla olan dirsek teması ve kimi zaman faşizmle özdeş tutulan ideolojik saplantıları ayrı bir değerlendirme konusu ama ilginç olan bu iki kurumun da bir kumpasla 2007’den itibaren adı sıkça anılan Ergenekon soruşturmalarına dâhil edilmesi oldu. Ergenekon soruşturması ve davalarının zanlı ya da sanıklarını gerçek suçlarından yargılamaktan çok tamamen bir karalama ve itibarsızlaştırma, siyaset sahnesinde rakiplerini yok ederek tek büyük güç olma planını bir parçası gibi işlediği tespiti yapmak mümkün. Örneğin, yıllarca ÇYDD’nin başkanlığını yapmış ve ömrünü çağdaş bir Türkiye’nin önemine vurgu yaparak eğitime adamış olan Türkan Saylan’ın adının da Ergenekon kapsamında anılması ve hatta evinin basılarak aranması bizzat Ergenekon destekçisi çevrelerden de büyük eleştiri almıştı. ÇEV’in cemaate rakip olması bir yana hedef haline gelmesinde en büyük etken kuşkusuz ki Fethullah Gülen hakkında açılan davada müdâhil olarak yer alması ve Işık Evleri’nde yetiştikten sonra “itirafçı” olan kişileri bulup tanıklık yaptırtmasıydı. Bu nedenle üzerinde baskı kurulmaya çalışılan ÇEV ve ÇYDD, Saadettin Tantan’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde kapatılmak istendi. Bu amaçla vakıf ve dernek üzerinde yapılan araştırmalar incelemelerden bir sonuç çıkmadı. Derken İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Değerlendirme Bölümü’nde görevli komiser B.Ö. polis kimliğini kullanarak vakfa ajan olarak sızdı. O süreçte evi de kurşunlanmış olan Yaşer’e hem kendisine hem de vakfa yönelik saldırılara ilişkin yardımcı olacağını söyleyerek sızan Komiser B.Ö., iddiaya göre önce Fethullah Gülen’le ilgili görülen davanın tanıkları arasında olan Işık Evleri’nde yetişen “itirafçı”ların kimliğini öğrenip tanıklıklarından vazgeçmesini da sağladı. Ardından da vakfın dağıttığı burslardan PKK’lıların da yararlandırıldığı iddiasını oluşturacak gizli kamera çekimleri gerçekleştirdi.
( syf. 151-152 )

4 Mayıs 2002’de cemaat bağlantılı Işık TV isimli kanalda bir “özel haber” yayınlandı. Haber gerçekten özeldi. Çünkü bir polisin çektiği gizli kamera görüntüleri yayınlanıyordu. Özellikle cemaat medyası başta olmak üzere İslamcı basının hararetle yer verdiği, tartışıp gündemde tutmaya çalıştığı bu haberin görüntülerinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden nasıl çıktığı ise hiç sorgulanmadı. Daha sonra Ergenekon sanığı da olan ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer görüntülerde gizli kamera kaydını yapan ajan polis B.Ö.’yle, ÇEV’in dağıttığı burslardan PKK’lıların da yararlandırıldığı iddiasını oluşturacak şekilde konuşurken görülüyordu. Yaşer bu konuyla ilgili yaptığı açıklamalarda, B.Ö.’nün, ÇEV bursu alanlardan iki kişinin PKK ile temasta olabileceğini söylemesi üzerine konunun araştırıldığını, hem bu öğrencilerin okuduğu üniversitelerden hem de Cumhuriyet Savcılıklarından alınan adli sicil kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlanılmadığını söylemişti. Yaşer’in daha sonra yaptığı açıklamalarda “montajlanmış” dediği çekimler Samanyolu TV ve Kanal 7’de de gösterilip başta Zaman gazetesi olmak üzere İslamcı cenahın gazetelerinde sıkça işlendi. Gülseven Yaşer’in bu görüntüleri, cemaat televizyonunda yayımlanmasından 2 gün sonra müdâhili olduğu Gülen’in yargılandığı davanın 6 Mayıs 2002’deki duruşmasında da Gülen’in avukatları tarafından bant çözümü sunularak mahkemeye verildi. Hemen ertesinde de 33 şehit ailesi adına Yaşer ve ÇEV hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ankara DGM’ye yapılan bu suç duyurusu görevsizlik kararıyla İstanbul’a gönderildi. 28 Mayıs 2002’de Yaşer’in, İstanbul Emniyet Müdürlüğü polislerince sorgulanmasından sonra İstanbul 6 Nolu D.G.M. Başkanlığı’nın verdiği arama emri uyarınca ÇEV’e 3 Haziran 2002’de yaklaşık 20 kişilik polis grubuyla baskın düzenlendi. Kütüphanede yapılan aramanın ilk dakikasında ise PKK yanlısı el broşürleri ile 2 adet Abdullah Öcalan’ın kitabı bulundu. Kütüphanedeki tüm kitaplarda ÇEV mührü olmasına rağmen bu kitaplarda yoktu. Bulunanlar arasında vakıf çalışanlarının daha önce görmediklerini iddia ettikleri birkaç CD de vardı. İşte o CD’lerden birinin içinde de, ilginç bir tesadüf eseri ÇEV’in de müdahil olduğu Gülen davasının görüldüğü Ankara 2 No’lu DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in bir kadınla sevişirken gizli kamerayla çekilmiş görüntüleri vardı.
( syf. 152-153 )

İmamın Ordusu - 1

Blogumuzun ilk yayınına tutuklandığı haberi kulislere ulaştığında infial etkisi yaratan bir gazetecinin kitabının ufak bir özetiyle başlayacağız. Tahmin ettiğiniz gibi bu gazeteci hala tedbir olarak gözaltında tutuklu bulunan Ahmet Şık. Temennim, şimdilerde mevcut popülist medya ve de halkımızın büyük bir kısmı tarafından neredeyse unutulmaya yüz tutmuş olan basın özgürlüğü ödülüne layık görülmüş gazetecimizin tekrar hatırlanması ve sahip çıkılmasıdır. Paylaşacağımız yazıların aksine kişisel yorum eklenmeyen nadir yazılardan birisi bu olacaktır. Evet.. Kitabın önemli bölümlerini 'dokunmadan' aktararak başlıyoruz;

            İMAMIN ORDUSU

Harp Akademileri Komutanlığı’nın hazırladığı kitapta “İslami tehlike” ile ilgili olarak yer alan saptama da, “Asıl tehlike, geleceğin seçmen ve yöneticilerinin din eğitimiyle yetiştirilme ve yönlendirilmeleri, gelir dağılımındaki dengesizliğin irticai faaliyetlere etkisi, irticanın hortlaması için elverişli ortam yaratmasıdır... Yapılan hesaplara göre, 2 bin ile 2 bin 500 arasında ihtiyaç varken yılda 52 bin mezun veren İmam Hatip Lisesi, kurslar vb. engellenmediğinde 2000’li yıllarda 6-7 milyon oya ulaşacak olan irticai kesim tek başına iktidar olacaktır.”
( syf. 9 )

Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren’in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.
( syf. 16 )

AKP’nin iktidara gelmesini ve sonraki seçimlerde iktidarda kalmasını sağlayacak cemaat oylarına duyduğu ihtiyaç, cemaatin de devlet kadrolarında örgütlenmesini sağlayacak iktidara olan ihtiyaçla birleşince bu pragmatik çıkar ilişkisi devletin idari yapısında yıllardır süregelen örgütlenmenin AKP iktidarıyla hızlanmasını da sağladı.
Başta Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı olmak üzere Sağlık, Ulaştırma, Bayındırlık, Tarım ve Köyişleri ve hatta son dönemde sol gelenekten gelen Ertuğrul Günay’ın başında bulunduğu Kültür Bakanlığı ile bunlara ait bütün genel müdürlüklerin, bölge ve il müdürlüklerinin çok önemli bir kesimi değiştirildi. Atananların tamamı İslamcı gelenekten gelen kadrolardı. Yapılan tasfiyelerle gönderilenlerin yerine gelenler ise geçmiş dönemlerde İslamcı oldukları iddiasıyla görevden alınan bürokrat ve memurlardı.
( syf. 35 )

Adli soruşturmaların kolluk gücünü oluşturan polis teşkilatında örgütlenme cemaate dokunulmazlık ve güven sağlayacak silahlı bir resmi güç aynı zamanda devlet kaynaklarından son derecede önemli ve kesintisiz istihbarat akışının da kaynağı olacaktı. Çünkü Fethullahçıların örgütlenmesinin önünü açan ya da sağlamlaştıran en önemli olgu kuşkusuz ki bilgiye sahip olmaktı.
( syf. 36 )

Polislerin askerlikten muaf tutulmasının yanısıra 2011 bütçesinde, emniyete ayrılan pay bir önceki yıla göre yüzde 23,2 oranında arttırılarak, 10 milyar 578 milyon TL'ye çıkartıldı. 2006 yılından itibaren düzenli olarak bütçeden aldığı pay arttırılan polis teşkilatının neredeyse TSK'nin tümüne ayrılan paya yaklaşan bütçe oranına sahip olması her iktidarın kendisine yakın üniformalılara egemenlik sağladığının da göstergesiydi.
( syf. 37 )

........ Işık Evi kökenli komiser muavinlerinin, cemaatin isteklerine göre belirlenen illerde istihbarat, personel, polis koleji, kaçakçılık gibi önemli birimlerde görev almaları sağlanıyordu. Cemaat bağlantılı olmayanların ise karakollar ve sıradan görev yerleri bulunuyordu. Erkan, neye uğradığını şaşıran cemaatin akademideki görevlileri hakkında tutanak tuttururken hileli kura çekiminin iptal edildiğini duyurdu. Söz konusu olayla ilgili soruşturma başlatılırken birçok ilde kadro değişikliğine de gidildi. Kura çekimi listesi incelendiğinde isimleri işaretli olanların hepsinin daha önce ayarlanmış torbadan kuralarını çektiği belirlendi.
( syf. 45 )

Cemaate tavır alan öğrencileri koruyan komiserlerin süratle tayinlerinin çıkmasıyla yalnız kaldıklarını, şikâyet dilekçesi verdikleri için de cemaat tarafından “komünist” diye sakıncalılar listesine alınarak dayak ve göze kolonya dökmek gibi işkencelere katlanmak zorunda kaldıklarını anlattı. Daha ilginç olan ise cemaatçileri şikâyet edenlerin, “tarikatçı olduklarına ilişkin şikâyet” üzerine soruşturmadan geçmesiydi.
( syf. 48 )

........ 23 Ağustos 1991’de başlayıp 28 Ağustos 1992 tarihinde tamamlanarak adli ve disiplin yönünden müfettiş teklifleri getirilen ve aynı gün suç duyurusunda bulunulan soruşturmanın zanlıları olan Emniyet görevlileri, Sicil Affı Kanunu’nun çıktığı tarih 7 Temmuz 1992’den 53 gün sonra af kapsamına alınıyordu. Ancak burada yanlış olan bir durum yoktu. Sicil affı, suçun işlendiği tarihi gözönünde tutuyordu. Ancak başka bir sorun vardı. Yüksek Disiplin Kurulu’nun kararına dayanak oluşturan Sicil Affı Kanunu’nun 1. maddesinde, af kapsamının yasanın çıkmasından önce çıkan suçları kapsadığı belirtildikten sonra, “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenmiş devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar hariç” diyerek zanlıların suçlandığı fiillerin af kapsamına dâhil edilmediğinin de altı çiziliyordu.
( syf. 62 )

........ MGK tarafından kabul edilen 28 Şubat 1997 kararlarından sonra cemaatin ‘tedbir ve parola sistemini’ değiştirdiği kaydediliyor ve alınan önlemler sıralanıyor. Bu önlemlerin başında, ‘işyerinde ve oturulan çevrede laik ve Atatürkçü bir hava’ yaratılması geliyor. Raporda şunlar belirtiliyor: ‘Hoca Efendi cemaatinin elemanları, ‘Şu an sırtınızda yumurta küfesi taşıyorsunuz. Yanlış bir hareketiniz geri dönülmeyecek hatalara sebebiyet verecektir. Sizler, Hitler’in tankları gibisiniz. Hitler, Rusya’ya doğru ilerlerken, karşısına çıkan bataklıkları aşmak için tankları bataklıklara saplayıp, kendilerini feda ederek arkadan gelenlere yol açmaları gibi, sizler de bu tür fedakârlıklar yaparak, sizden sonra geleceklere ortam hazırlayacak ve cemaatin teşkilatı ele geçirmesini sağlayacaksınız’ parolasıyla hizmet etmektedirler’.
Personel Daire Başkanı Zeki Urgancıoğlu 1998 yılı atamalarını bizzat yürütünce, cemaatin tezgâhı bozuldu. Urgancıoğlu’nun ayağı kaydırıldı. Raporda olayın gelişimi şöyle anlatılıyor: ‘Yapılan tüm atamalar, daire bünyesinde bilgisayar bürosunda kurulu bulunan ve Komiser M.D. ve Komiser M.K.’nin kontrolünde bulunan network sistemi ile yukarıdan tamamen görülmekte ve yapılan tüm atamalar diskete kaydedilerek, akşamları bu sivil gruba gönderilmekte idi. Planlamadan iki-üç gün sonra yapılan planlamalar, cemaatin tüm planlamalarını bozduğundan, siyasi baskı kurularak, İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’na çeşitli bahaneler uydurularak, başkanın görevden alınması sağlandı’.
( syf. 76-77 )

Cemaatin Finans Kaynakları;
Cemaat mensuplarından alınan aidatlar iş adamlarından, esnaftan, cemaate yakın kişilerden toplanan paralar ve diğer ticari kuruluşlardan elde edilen gelirler oluşturulduğu.
Cemaatin Hiyerarşik Yapısı
1- İstişare grubu: (7) kişiden oluşur Başkanlığını Fethullah Gülen yapar
2- Dünya İmamı: İstişare grubundan biridir. Görevi dünyadaki bölge ve ülke imamlarını atamak istişare sonucu alınan kararları uygulamaktadır.
3- Coğrafi Bölge İmamı: Bir dünya coğrafi bölgesinden sorumlu olan kişidir (Orta Asya imamı Doğu Pasifik İmamı gibi.
4- Ülke İmamı: Bir ülkenin tamamından sorumlu olan kişidir. (İngiltere, Fransa, Türkiye gibi).
5- Bölge İmamı: Bir coğrafi bölgeden sorumlu kişidir.( Marmara bölgesi, Ege bölgesi, Karadeniz bölgesi gibi)
6- İl İmamı: Bir ilin tamamından sorumlu kişidir.
7- İlçe İmamı: İlçenin tamamından sorumlu olan kişidir.
8- Semt İmamı: Semtten sorumlu kişidir.
9- Mahalle İmamı: Mahalleden sorumlu olan kişidir.
10- Ev İmamı: Evden veya yurttan sorumlu olan kişidir.
11- Serrehberler
12- Belletmenler.
13- Öğrenciler ve cemaat mensupları.
( syf. 101-102 )