Ahmet Şık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Şık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2011 Cumartesi

İmamın Ordusu - 3

Toplantı sonrasında Cihaner, Erzincan polisinden söz konusu adreslerle ilgili çalışma yapıp rapor vermesini istedi. Birkaç gün sonra raporda, belirlenen adreslerde iddia konusu olayın geçmediği yazıyordu. Bunun üzerine Başsavcı, aynı araştırmayı İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan istedi. Jandarmadan gelen rapor ise emniyeti yalanlıyordu; medrese eğitimi verilen evlerin tespit edildiği yönündeydi.
( syf. 158 )

Nihayetinde, telefon kullanılmadan, polisten gizlenerek yüzyüze yapılan haberleşmeler sonucunda, 23 Şubat 2009 tarihinde İsmailağa Cemaatine yönelik operasyon gerçekleştirilebildi. Cemaate bağlı vakıfların Erzincan ve bazı ilçelerinde 4 ila 6 yaşındaki çocuklara yatılı dini eğitim verdiği tespit edilmişti. “Bir şekilde engellenmeye çalışıldığının” hissedilmesi nedeniyle sadece Erzincan’la sınırlı tutulan operasyonda ilk aşamada 30’a yakın kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 9’u “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” ve “örgüte üye olmak” suçlamalarıyla tutuklandı. Operasyonda yatılı din eğitimi alan 60’a yakın çocuk tespit edildi. Cihaner'in daha sonra Adalet Bakanlığı’na gönderdiği savunmasında, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bu dönemde kendisini arayarak “Seçimler yaklaşıyor, bu soruşturma bizi zora sokuyor’ dediği yer aldı. Cihaner savunmasında ayrıca Ceza İşleri Genel Müdür Yardımcısı Çetin Şen tarafından arandığını ve böyle soruşturmaların insanın başını derde sokacağını, Ankara’da ortalığın toz duman olduğunu, yaptığı soruşturmanın Ergenekon soruşturmasına misilleme olarak algılanacağını söylediğini de belirtti.
( syf. 159-160 )

Barajın bulunduğu yer, askerin yetki alanında olmasına karşın, Erzincan Emniyet Amirliği’ne mensup polisler, bizzat Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın nezaretinde aramalara başlamıştı. Aramalarda gerçekten de silah ve mühimmat bulundu. 10 el bombası, 1 adet kimyasal el bombası, 3 adet el bombası fünyesi, 2 adet 40 milimetrelik bombaatar mühimmatı, 310 adet 5 milimetre uzunluğunda uzun namlulu silah fişeği, 5 adet Bixi silahına ait çelik çekirdekli yangın fişeği, 1 adet uçaksavar fişeği, 6 adet Commet aydınlatma fişeği, 1 adet renkli küçük sis kutusunun yanı sıra bir cep telefonu ile telefondan ayrı vaziyette bir de sim kartı ve hafıza kartı da bulunmuştu. Göl sularının çekilmesiyle bulunduğu öne sürülen silah ve mühimmatı atanlar, her nedense kendilerine ulaşılacak bilgiyi barındıran “cep telefonu ve sim kartı da olay yerine atınca”, yapılan teknik inceleme sonucu zanlılara ulaşılmıştı.
( syf. 163 )

Bankalar, gazeteler, televizyon kanallarıyla hızlı bir yükselişe geçen Yiğit’in, Çakıcı’yla yaptığı konuşmalar Milliyet gazetesini satın almasından 6 gün sonra 13 Ekim 1998’de Sağlar tarafından açıklandı. Konuşmalarda, Çakıcı’nın ihaleye girecek diğer işadamlarını tehdit ettiğinden ve hükümetin geçtiği iltimaslardan bahsediliyordu. Kasetin şalvarlı bir kişi tarafından kendisine elden verildiğini belirten Sağlar’ın açıklamaları üzerine Yiğit, Türkbank ihalesine katılmasının nedeninin Alaattin Çakıcı değil, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ve daha sonra da Güneş Taner’in yönlendirmesiyle olduğunu söyledi. Türkbank’la kendisi ilgilenmeden önce devletin iki defa bankayı satma teşebbüsünde bulunduğunu ve Çakıcı’nın her iki satış teşebbüsüne de müdahale ettiğini hatırlatan Yiğit, Mesut Yılmaz’ı kastederek, “En büyük hatam devletin Başbakan’ına inanmamdı” dedi. “İhaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla açılan soruşturma tutuklanan Yiğit, gözaltında tutulurken emniyette verdiği ifadede, Türkbank ihalesiyle ilgili kendisine komplo kurulduğunu öne sürerek, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Güneş Taner’in bankanın satışı ile gelişmelerden önceden haberdar olduğunu iddia etti. Skandalla birlikte Yılmaz Hükümeti de sarsıldı. CHP, verdiği güvenoyonu çekti ve 25 Kasım 1998'de hükümet düştü. Yılmaz, Devlet Bakanı Güneş Taner’le birlikte Cumhuriyet tarihinde Yüce Divan’da yargılanan ilk başbakan da oldu. Yüce Divan, 23 Haziran 2006’da davanın kesin hükme bağlanmasını kendisinin de Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı DSP, MHP ve ANAP hükümeti zamanında 22 Aralık 2000’de çıkarılan ve Rahşan Affı olarak bilinen 4616 sayılı Şartla Salıverilme Yasası uyarınca erteledi.
( syf. 189-190 )

“Raporda geçen ‘harici çalışmalar’dan kasıt İDB tarafından isimsiz, imzasız bilgi notu başlığı altında operasyonel birimlere gönderilen istihbarat notlarını içermektedir. Söz konusu istihbarat notlarına Emniyette sadece İstihbarat Daire Başkanlığı’nda mevcut teknik imkânlar sayesinde kişilerin geriye dönük telefon trafiğinden ve arşiv bilgilerinden yola çıkarak hukuken hiçbir geçerliliği olmayan ve hazırlayan açısından da hiçbir sorumluluk yüklenmeyen bilgiler bulunmaktadır. Bu sayede hedef olarak seçilen kişiler art niyetli olunması halinde istenilen her olaya, bir mizansen dâhilinde hiçbir somut bilgi ve belgeye ihtiyaç duyulmadan rahatça bağlanabilmekte, şüpheli kişiler ve hayali örgütler yaratılabilmektedir. Ülkemizde son dönemde yaşanan hukuk karmaşası ve kaotik ortamın oluşmasında yukarıda anlatılan hiçbir hukuki değeri olmayan, görevlilerin insafına kalmış istihbarı çalışmaların emniyet birimlerince art niyetli bir şekilde soruşturma aşamalarında kullanılmasının çok önemli bir paya sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir.”
( syf. 226 )


........ Hanefi Avcı, KOM Daire Başkanlığı’nın ardından kızak sayılacak bir görevle önce Edirne’ye ardından da Eskişehir’e emniyet müdürü olarak atanmıştı. “İl emniyet müdürlüğü nasıl kızak görev olur?” diye soranlara Avcı’nın görevlendirildiği Edirne ve Eskişehir’in AKP’nin iktidar olamadığı kentler olduğunu anımsatmakta fayda var. Yolsuzluklar konusunda dürüstlüğünden hükümet dâhil kimsenin kuşku duymadığı Avcı’nın, AKP’li bir yönetimin olduğu kentlerde kazara da olsa bir yolsuzluk tespit etmesi istenen bir durumdu çünkü. Ancak özellikle Eskişehir için bu sözkonusu olmadı. Avcı’nın uzun süren sessizlik dönemini bozan ise çarpıcı iddialar ortaya attığı yazdığı kitabı oldu. 20 Ağustos 2010’da piyasaya çıkan “Haliçte Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat” adını verdiği kitabında Avcı, Fethullah Gülen cemaatinin devleti ele geçirdiğini iddia ediyordu. Kitabında telefonlarının dinlemeye alındığını, komployu fark edince de İçişleri Bakanı'na şikâyette bulunduğu anlatan Avcı, tüm yaşananları Başbakan'ın Başdanışmanına anlattığını, aradan aylar geçmesine rağmen herhangi bir gelişme olmayınca da kitap yazmaya karar verdiğini söylüyordu.
( syf. 267-277 )

Bir dönemin mağdurlarının, zulmedenlerle hesaplaşmasına dönen bu sürecin de bir gün hesaplaşılan bir dönem olup olmayacağı bize yine zaman gösterecek. Bu kitapla amacımız elbet bir takım suçlamalara maruz kalan emniyetçileri ve elbette Ergenekon sanıklarını aklamaya çalışmak değildi. Kısaca, “Kral çıplak” diyenlerin başlarına ne geldiğini göstermek istedik. Çünkü maalesef bunu yapan medya organları ya da gazeteciler yok denecek kadar az. Var olanlar da ekonomik ya da ideolojik gerekçelerle türlü biçimlerde sansürlenerek susturulmuş durumda. Bu yüzdendir ki son dönemde Ergenekon ve benzeri soruşturmalara ilişkin yazılan kitapların sayısında ciddi bir artış görülüyor. Haber yazamadığı için kitap yazanların yanı sıra, yazılan yanlı ve “rıza üretimi” gerçekleştirmek maksadıyla yapılan haberlerin derlendiği kitaplar da mevcut elbette. Ancak görünen o ki, kravatlı vesayet iddiaları artarsa haber yapılamayan ülkede belki kitap yazmak değil ama okuyucuya ulaştırmak hayli zor olacakmış gibi görünüyor.
( syf. 297-298 -son sayfa- )

31/03/2011 tarihinde internete düşen kitabın orjinaline ulaşmak isteyenler için;

http://www.2shared.com/document/X9_5Llm5/dokunan_yanar.html

İmamın Ordusu - 2

Polis Akademisi’ni bitiren öğrencilerin başlamış olduğu görev, yeni gruplar oluşturularak imam kadrolarını belirledikleri, imamların genelde üst rütbeli şahıslardan seçildiği, mezun olan öğrencilerden maaşa geçtikten sonra, bekâr olanlardan maaşının 1/5’i, evli olanlardan ise 1/10’u nispetinde himmet adı altında para topladıkları, ........
( syf. 105-106 )

Hürriyet gazetesinin manşetinde “Poliste Skandal” başlılı bir haber vardı. Habere göre, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın çeşitli suçlardan aranan akrabası, başkentte polis tarafından yakalandığı halde birkaç saat sonra serbest bırakılmıştı. 26-27 Mart 1999 günlerinde olan olay 1,5 ay sonra elbette ki İstanbul polisi tarafından medyaya servis edilmişti. Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın amca çocuğu olan ve 1995’te soyadını değiştiren Âdem Halim Sarıalioğlu’nun, “Silahlı çete kurmak” suçundan aranırken İstanbul polisi ile Emniyet Genel Müdürlüğü’nün çabaları sonucu başkentte 8 kişiyle birlikte yakalandığı; üstlerinde 1 Kalaşnikof, 1 Scorpion marka otomatik silah, 11 tabanca, 245 fişek, 1 çelik yelek de bulunduğu ama birkaç saat sonra serbest bırakıldığı anlatılıyordu. İşin ilginç yanı, Adem Halim Sarıalioğlu’na ait 9 mm. çaplı Browning marka tabanca ruhsatlıydı ve arandığı dönemde 13 Ekim 1998’de Ankara Valiliği vermişti.
( syf. 107 )

Osman Ak, Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sunduğu yazılı savunmasında aslında tüm dinleme sürecinin nedenini de açıklamış oluyordu: “Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, eski İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın hakkındaki yargılama kararını bozdurmak için Yargıtay’da bazı kişilere rüşvet verileceğini, bu işlemde aracı olanlardan birisinin Tuncay Özkan’la ilişki içinde olduğunu beyanla, anılan şahısla işbirliğine girilerek çok gizli bir çalışma yapılması, safahata ilişkin ara makamların yazılı ya da şifahi olarak bilgilendirilmemesi yolundaki talimatı üzerine, Özkan, İstihbarat Şubesi’ndeki ilgili personelimizle ilişkiye geçirilmiş, aracı olduğu iddia edilen şahısla temas sağlanmış, verdiği bilgiler doğrultusunda yapılan ön çalışmalarda anlatımları tatmin edici bulunmayınca şahsın ilişkide olduğunu iddia ettiği yargı mensubumuzla teması gözlenmiş ve olayın tamamen uydurma olduğu kanaatine varılmıştır. Yargıtay’ı şaibe altında bırakacak bu uydurma iddia, hiç bir yargı mensubunu deşifre etmeden, sonuçlanmış, komplo bertaraf edilmiştir.”
( syf. 109 )

Özellikle Ergenekon soruşturmalarında çok sık başvurulan bir yöntem olan isimsiz ihbar telefonları ve mektupları ile elektronik postaların Fethullahçı polisler tarafından yönlendirilen ve kontrol edilen tüm operasyonlarda kullanıldığını öne süren Saçan, “Hâkim oldukları İstihbarat ve Organize Suçlar birimlerinde yasal olmayan yollardan dinleme yapıp izledikleri hedefleri hakkında istedikleri suçu yaratabilecek ve bu suçla teknik dinleme ve izlemeleri uyumlu hale getirebilecek düzenleme yapabilmektedirler. Böylece diledikleri suç malzemelerini hedef şahısta bulabilecek ortamı hazırladıktan sonra yaptıkları soruşturmayı yasal hale dönüştürmektedirler. Yani önce yasal olmayan yollardan suç ve delil ihdas edip sonra ihbarlarla konu kendilerine yeni intikal etmiş gibi işleme başlamakta, savcılık ve mahkemeleri de aldatmakta ve inandırmaktadırlar” diyordu. Saçan bunun örneğinin de kendi başına geldiğini şöyle anlatıyordu:
“Bu iddialarıma somut örnek yargılandığım Ergenekon iddianamesine de konu olan Duyu-San Ltd. Şirketi baskınında görülecektir. Babasını tanıdığım bir tiner bağımlısı çocuk, Organize Suçlar Şube Müdürü Ayhan Buran ve Organize ile İstihbarat Şubelerinden sorumlu Müdür Yardımcısı tarafından kullanılarak, babasının işyerinin El Kaide Bomba İmalâthanesi olduğuna dair telefon ihbarı yaptırılmış, bu ihbar üzerine düzenekten habersiz bir Terörle Mücadele Şube Ekibi ihbarda geçen işyerine gidip ihbarın asılsız olduğuna dair bir rapor tutmuştur. Bu rapora rağmen sanki oraya hiç gidilmemiş gibi DGM Savcılığından ihbar tutanağı esas alınarak arama kararı alması istenmiş ve DGM Hâkimince ‘El Kaide örgütünün bomba imalathanesinin aranması için’ yasal arama izni verilmiş bunun üzerine ertesi gün aynı yere onlarca polisle gidilip bomba imalathanesi yerine ‘Organize Suçlar Şube Müdürü olduğum döneme ait binlerce sayfa, evrak, kaset sureti vs’ bulunmuştur. Olay tarafımızdan tek tek tespit edilip savcılığa başvuru yapılmıştır. Bu yüzden dönemin Organize Suçlar Şube Müdürü A. B. adli görevi kötüye kullanmak ve adli mercileri yanıltmaktan halen Fatih 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaktadır. Ancak bu operasyon nedeniyle hem meslekten çıkartıldım, hem adli ceza aldım…”
( syf. 148-149 )

Kendisinin de bizzat tanık olduğunu söylediği emniyetteki cemaat ögütlenmesinin 1978’lerde özellikle polis okulları, polis koleji ve akademisinde faal halde bulunduğunu belirten Saçan şöyle diyordu: “Başlangıçta eğitim, personel, okullar gibi geri plandaki birimlerde sonraları, İstihbarat Daire Başkanlığı ki orada çalıştığım
1988-91 döneminde müthiş örgütlüydüler, Kaçakçılık, Terörle Mücadele, Asayiş Daire Başkanlığı ve ilgili il birimlerinde yaygın ve etkili olarak örgütlendiler. Yurtdışına gidişler ve yurtdışı eğitim kurslarında liyakat cemaate mensubiyetle ölçülmekteydi... Bu arkadaşlarımız genelde mülayim, dindar, kimseye bir zarar vermeyen sessiz, ağırbaşlı, dürüst yapıdaydılar. Gün geçtikçe emniyet örgütünde ciddi anlamda güçlendiklerini görüldü… Savunmama başlarken 1980 yılında üç komiser yardımcısının Polis Kolejine atandığını ve bundan sonra okuldan Işık Evlerine gitmelerin başladığını belirtmiştim. Bunlardan birisinin halen İstihbarat Daire Başkanı R. A. olduğunu söylemiştim. R. A. Trabzon Emniyet Müdürü iken Rahip Santaro cinayeti oldu. Mc Donald’s bombalandı. Futbolcu Gökdeniz Karadeniz’in evi ve arabası kurşunlandı, bazı göstericiler linç edilmeye kalkışıldı ve sonunda Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a gelen birileri Hrant Dink’i öldürdü. R. A. İstihbarat Başkanı olduktan sonra Danıştay Saldırısı gerçekleşti ve YÖK baskını oldu. O dönemki ikinci Komiser yardımcısı Malatya Emniyet Müdürü A. O. K.’dır. Orada da Zirve Katliamı oldu. Üçüncüsü Mustafa Sağlam’dır. O da Haziran 2009 kararnamesi ile Diyarbakır Emniyet Müdürü oldu. Orayı da dikkatle izlemek lazım. Yine Atatürk köşesi konusunda tartıştığımız devre arkadaşım H. Ç. 2007 yılında İstanbul Terörden Sorumlu Müdür Yardımcısı olarak Ergenekon operasyonunu hazırlayan kişidir. Bunları kesinlikle suç isnadı için söylemiyorum. Yalnızca hayatın ne kadar ilginç tesadüflere dolu olduğuna olan inancımı anlatmaya çalışıyorum. Bu arada, beni Ergenekon sanığı da yapan ve meslekten çıkarılmama neden olan Duyusan şirketinin deposunun basılmasında şikâyetçi olduğum dönemin Emniyet Müdür Yardımcısı Ş. D. da (şimdi Rize Emniyet Müdürü) Hrant Dink’in öldürüleceğine dair Trabzon Emniyet Müdürlüğünün resmi yazısını işleme koymayanlardan birisidir. Dink öldürüldüğünde Rize Emniyet Müdürüydü, ‘Acaba o gün İstanbul’da mıydı?’ diye sorası geliyor insanın.”
( syf. 149-150 )

........ Ve en önemlisi Türkiye’nin tamamının bir “Tele Kulak” cenneti olduğunu artık kimse inkâr edemiyor. Kitabın hazırlanması aşamasında, kendi telefonlarını dinlendiğini bildiği gibi yılardır benim telefonlarımın da dinlenmesi nedeniyle, Emniyet içindeki üst düzey bir yetkili, “Seni farklı numaralardan aradığımda ve XXX dediğimde çıkıp bakkaldan ya da ankesörlü telefonlardan beni ara” demesi ise konunun vahametinin bir göstergesi olarak önemli.
Işık Evleri, dershaneler, yurtlar derken dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdaki ilköğretimden üniversiteye kadar uzanan irili ufaklı eğitim kurumlarından bahsediyoruz. Bunların bir parçası olarak da verilen eğitim bursları da bu zincirin önemli bir halkası. Burs alanında cemaatin hem ideolojik olarak karşısında duran hem de rakibi olan en büyük yapı da kuşkusuz ki Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğiydi. Bu vakıflar, askerler ve köktenlaik çevreleri de arkalarına alarak kısa sürede örgütlenip Gülenci ve diğer İslamcı cemaatlerin karşısına alarak burs dağıtıyorlar, kız çocuklarının okula gönderilmesine ilişkin kampanyalar düzenliyorlardı. Askerlerle ve bazı Ergenekon sanıklarıyla olan dirsek teması ve kimi zaman faşizmle özdeş tutulan ideolojik saplantıları ayrı bir değerlendirme konusu ama ilginç olan bu iki kurumun da bir kumpasla 2007’den itibaren adı sıkça anılan Ergenekon soruşturmalarına dâhil edilmesi oldu. Ergenekon soruşturması ve davalarının zanlı ya da sanıklarını gerçek suçlarından yargılamaktan çok tamamen bir karalama ve itibarsızlaştırma, siyaset sahnesinde rakiplerini yok ederek tek büyük güç olma planını bir parçası gibi işlediği tespiti yapmak mümkün. Örneğin, yıllarca ÇYDD’nin başkanlığını yapmış ve ömrünü çağdaş bir Türkiye’nin önemine vurgu yaparak eğitime adamış olan Türkan Saylan’ın adının da Ergenekon kapsamında anılması ve hatta evinin basılarak aranması bizzat Ergenekon destekçisi çevrelerden de büyük eleştiri almıştı. ÇEV’in cemaate rakip olması bir yana hedef haline gelmesinde en büyük etken kuşkusuz ki Fethullah Gülen hakkında açılan davada müdâhil olarak yer alması ve Işık Evleri’nde yetiştikten sonra “itirafçı” olan kişileri bulup tanıklık yaptırtmasıydı. Bu nedenle üzerinde baskı kurulmaya çalışılan ÇEV ve ÇYDD, Saadettin Tantan’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde kapatılmak istendi. Bu amaçla vakıf ve dernek üzerinde yapılan araştırmalar incelemelerden bir sonuç çıkmadı. Derken İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Değerlendirme Bölümü’nde görevli komiser B.Ö. polis kimliğini kullanarak vakfa ajan olarak sızdı. O süreçte evi de kurşunlanmış olan Yaşer’e hem kendisine hem de vakfa yönelik saldırılara ilişkin yardımcı olacağını söyleyerek sızan Komiser B.Ö., iddiaya göre önce Fethullah Gülen’le ilgili görülen davanın tanıkları arasında olan Işık Evleri’nde yetişen “itirafçı”ların kimliğini öğrenip tanıklıklarından vazgeçmesini da sağladı. Ardından da vakfın dağıttığı burslardan PKK’lıların da yararlandırıldığı iddiasını oluşturacak gizli kamera çekimleri gerçekleştirdi.
( syf. 151-152 )

4 Mayıs 2002’de cemaat bağlantılı Işık TV isimli kanalda bir “özel haber” yayınlandı. Haber gerçekten özeldi. Çünkü bir polisin çektiği gizli kamera görüntüleri yayınlanıyordu. Özellikle cemaat medyası başta olmak üzere İslamcı basının hararetle yer verdiği, tartışıp gündemde tutmaya çalıştığı bu haberin görüntülerinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden nasıl çıktığı ise hiç sorgulanmadı. Daha sonra Ergenekon sanığı da olan ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer görüntülerde gizli kamera kaydını yapan ajan polis B.Ö.’yle, ÇEV’in dağıttığı burslardan PKK’lıların da yararlandırıldığı iddiasını oluşturacak şekilde konuşurken görülüyordu. Yaşer bu konuyla ilgili yaptığı açıklamalarda, B.Ö.’nün, ÇEV bursu alanlardan iki kişinin PKK ile temasta olabileceğini söylemesi üzerine konunun araştırıldığını, hem bu öğrencilerin okuduğu üniversitelerden hem de Cumhuriyet Savcılıklarından alınan adli sicil kayıtlarında böyle bir bilgiye rastlanılmadığını söylemişti. Yaşer’in daha sonra yaptığı açıklamalarda “montajlanmış” dediği çekimler Samanyolu TV ve Kanal 7’de de gösterilip başta Zaman gazetesi olmak üzere İslamcı cenahın gazetelerinde sıkça işlendi. Gülseven Yaşer’in bu görüntüleri, cemaat televizyonunda yayımlanmasından 2 gün sonra müdâhili olduğu Gülen’in yargılandığı davanın 6 Mayıs 2002’deki duruşmasında da Gülen’in avukatları tarafından bant çözümü sunularak mahkemeye verildi. Hemen ertesinde de 33 şehit ailesi adına Yaşer ve ÇEV hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ankara DGM’ye yapılan bu suç duyurusu görevsizlik kararıyla İstanbul’a gönderildi. 28 Mayıs 2002’de Yaşer’in, İstanbul Emniyet Müdürlüğü polislerince sorgulanmasından sonra İstanbul 6 Nolu D.G.M. Başkanlığı’nın verdiği arama emri uyarınca ÇEV’e 3 Haziran 2002’de yaklaşık 20 kişilik polis grubuyla baskın düzenlendi. Kütüphanede yapılan aramanın ilk dakikasında ise PKK yanlısı el broşürleri ile 2 adet Abdullah Öcalan’ın kitabı bulundu. Kütüphanedeki tüm kitaplarda ÇEV mührü olmasına rağmen bu kitaplarda yoktu. Bulunanlar arasında vakıf çalışanlarının daha önce görmediklerini iddia ettikleri birkaç CD de vardı. İşte o CD’lerden birinin içinde de, ilginç bir tesadüf eseri ÇEV’in de müdahil olduğu Gülen davasının görüldüğü Ankara 2 No’lu DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in bir kadınla sevişirken gizli kamerayla çekilmiş görüntüleri vardı.
( syf. 152-153 )

İmamın Ordusu - 1

Blogumuzun ilk yayınına tutuklandığı haberi kulislere ulaştığında infial etkisi yaratan bir gazetecinin kitabının ufak bir özetiyle başlayacağız. Tahmin ettiğiniz gibi bu gazeteci hala tedbir olarak gözaltında tutuklu bulunan Ahmet Şık. Temennim, şimdilerde mevcut popülist medya ve de halkımızın büyük bir kısmı tarafından neredeyse unutulmaya yüz tutmuş olan basın özgürlüğü ödülüne layık görülmüş gazetecimizin tekrar hatırlanması ve sahip çıkılmasıdır. Paylaşacağımız yazıların aksine kişisel yorum eklenmeyen nadir yazılardan birisi bu olacaktır. Evet.. Kitabın önemli bölümlerini 'dokunmadan' aktararak başlıyoruz;

            İMAMIN ORDUSU

Harp Akademileri Komutanlığı’nın hazırladığı kitapta “İslami tehlike” ile ilgili olarak yer alan saptama da, “Asıl tehlike, geleceğin seçmen ve yöneticilerinin din eğitimiyle yetiştirilme ve yönlendirilmeleri, gelir dağılımındaki dengesizliğin irticai faaliyetlere etkisi, irticanın hortlaması için elverişli ortam yaratmasıdır... Yapılan hesaplara göre, 2 bin ile 2 bin 500 arasında ihtiyaç varken yılda 52 bin mezun veren İmam Hatip Lisesi, kurslar vb. engellenmediğinde 2000’li yıllarda 6-7 milyon oya ulaşacak olan irticai kesim tek başına iktidar olacaktır.”
( syf. 9 )

Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren’in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.
( syf. 16 )

AKP’nin iktidara gelmesini ve sonraki seçimlerde iktidarda kalmasını sağlayacak cemaat oylarına duyduğu ihtiyaç, cemaatin de devlet kadrolarında örgütlenmesini sağlayacak iktidara olan ihtiyaçla birleşince bu pragmatik çıkar ilişkisi devletin idari yapısında yıllardır süregelen örgütlenmenin AKP iktidarıyla hızlanmasını da sağladı.
Başta Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı olmak üzere Sağlık, Ulaştırma, Bayındırlık, Tarım ve Köyişleri ve hatta son dönemde sol gelenekten gelen Ertuğrul Günay’ın başında bulunduğu Kültür Bakanlığı ile bunlara ait bütün genel müdürlüklerin, bölge ve il müdürlüklerinin çok önemli bir kesimi değiştirildi. Atananların tamamı İslamcı gelenekten gelen kadrolardı. Yapılan tasfiyelerle gönderilenlerin yerine gelenler ise geçmiş dönemlerde İslamcı oldukları iddiasıyla görevden alınan bürokrat ve memurlardı.
( syf. 35 )

Adli soruşturmaların kolluk gücünü oluşturan polis teşkilatında örgütlenme cemaate dokunulmazlık ve güven sağlayacak silahlı bir resmi güç aynı zamanda devlet kaynaklarından son derecede önemli ve kesintisiz istihbarat akışının da kaynağı olacaktı. Çünkü Fethullahçıların örgütlenmesinin önünü açan ya da sağlamlaştıran en önemli olgu kuşkusuz ki bilgiye sahip olmaktı.
( syf. 36 )

Polislerin askerlikten muaf tutulmasının yanısıra 2011 bütçesinde, emniyete ayrılan pay bir önceki yıla göre yüzde 23,2 oranında arttırılarak, 10 milyar 578 milyon TL'ye çıkartıldı. 2006 yılından itibaren düzenli olarak bütçeden aldığı pay arttırılan polis teşkilatının neredeyse TSK'nin tümüne ayrılan paya yaklaşan bütçe oranına sahip olması her iktidarın kendisine yakın üniformalılara egemenlik sağladığının da göstergesiydi.
( syf. 37 )

........ Işık Evi kökenli komiser muavinlerinin, cemaatin isteklerine göre belirlenen illerde istihbarat, personel, polis koleji, kaçakçılık gibi önemli birimlerde görev almaları sağlanıyordu. Cemaat bağlantılı olmayanların ise karakollar ve sıradan görev yerleri bulunuyordu. Erkan, neye uğradığını şaşıran cemaatin akademideki görevlileri hakkında tutanak tuttururken hileli kura çekiminin iptal edildiğini duyurdu. Söz konusu olayla ilgili soruşturma başlatılırken birçok ilde kadro değişikliğine de gidildi. Kura çekimi listesi incelendiğinde isimleri işaretli olanların hepsinin daha önce ayarlanmış torbadan kuralarını çektiği belirlendi.
( syf. 45 )

Cemaate tavır alan öğrencileri koruyan komiserlerin süratle tayinlerinin çıkmasıyla yalnız kaldıklarını, şikâyet dilekçesi verdikleri için de cemaat tarafından “komünist” diye sakıncalılar listesine alınarak dayak ve göze kolonya dökmek gibi işkencelere katlanmak zorunda kaldıklarını anlattı. Daha ilginç olan ise cemaatçileri şikâyet edenlerin, “tarikatçı olduklarına ilişkin şikâyet” üzerine soruşturmadan geçmesiydi.
( syf. 48 )

........ 23 Ağustos 1991’de başlayıp 28 Ağustos 1992 tarihinde tamamlanarak adli ve disiplin yönünden müfettiş teklifleri getirilen ve aynı gün suç duyurusunda bulunulan soruşturmanın zanlıları olan Emniyet görevlileri, Sicil Affı Kanunu’nun çıktığı tarih 7 Temmuz 1992’den 53 gün sonra af kapsamına alınıyordu. Ancak burada yanlış olan bir durum yoktu. Sicil affı, suçun işlendiği tarihi gözönünde tutuyordu. Ancak başka bir sorun vardı. Yüksek Disiplin Kurulu’nun kararına dayanak oluşturan Sicil Affı Kanunu’nun 1. maddesinde, af kapsamının yasanın çıkmasından önce çıkan suçları kapsadığı belirtildikten sonra, “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenmiş devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar hariç” diyerek zanlıların suçlandığı fiillerin af kapsamına dâhil edilmediğinin de altı çiziliyordu.
( syf. 62 )

........ MGK tarafından kabul edilen 28 Şubat 1997 kararlarından sonra cemaatin ‘tedbir ve parola sistemini’ değiştirdiği kaydediliyor ve alınan önlemler sıralanıyor. Bu önlemlerin başında, ‘işyerinde ve oturulan çevrede laik ve Atatürkçü bir hava’ yaratılması geliyor. Raporda şunlar belirtiliyor: ‘Hoca Efendi cemaatinin elemanları, ‘Şu an sırtınızda yumurta küfesi taşıyorsunuz. Yanlış bir hareketiniz geri dönülmeyecek hatalara sebebiyet verecektir. Sizler, Hitler’in tankları gibisiniz. Hitler, Rusya’ya doğru ilerlerken, karşısına çıkan bataklıkları aşmak için tankları bataklıklara saplayıp, kendilerini feda ederek arkadan gelenlere yol açmaları gibi, sizler de bu tür fedakârlıklar yaparak, sizden sonra geleceklere ortam hazırlayacak ve cemaatin teşkilatı ele geçirmesini sağlayacaksınız’ parolasıyla hizmet etmektedirler’.
Personel Daire Başkanı Zeki Urgancıoğlu 1998 yılı atamalarını bizzat yürütünce, cemaatin tezgâhı bozuldu. Urgancıoğlu’nun ayağı kaydırıldı. Raporda olayın gelişimi şöyle anlatılıyor: ‘Yapılan tüm atamalar, daire bünyesinde bilgisayar bürosunda kurulu bulunan ve Komiser M.D. ve Komiser M.K.’nin kontrolünde bulunan network sistemi ile yukarıdan tamamen görülmekte ve yapılan tüm atamalar diskete kaydedilerek, akşamları bu sivil gruba gönderilmekte idi. Planlamadan iki-üç gün sonra yapılan planlamalar, cemaatin tüm planlamalarını bozduğundan, siyasi baskı kurularak, İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’na çeşitli bahaneler uydurularak, başkanın görevden alınması sağlandı’.
( syf. 76-77 )

Cemaatin Finans Kaynakları;
Cemaat mensuplarından alınan aidatlar iş adamlarından, esnaftan, cemaate yakın kişilerden toplanan paralar ve diğer ticari kuruluşlardan elde edilen gelirler oluşturulduğu.
Cemaatin Hiyerarşik Yapısı
1- İstişare grubu: (7) kişiden oluşur Başkanlığını Fethullah Gülen yapar
2- Dünya İmamı: İstişare grubundan biridir. Görevi dünyadaki bölge ve ülke imamlarını atamak istişare sonucu alınan kararları uygulamaktadır.
3- Coğrafi Bölge İmamı: Bir dünya coğrafi bölgesinden sorumlu olan kişidir (Orta Asya imamı Doğu Pasifik İmamı gibi.
4- Ülke İmamı: Bir ülkenin tamamından sorumlu olan kişidir. (İngiltere, Fransa, Türkiye gibi).
5- Bölge İmamı: Bir coğrafi bölgeden sorumlu kişidir.( Marmara bölgesi, Ege bölgesi, Karadeniz bölgesi gibi)
6- İl İmamı: Bir ilin tamamından sorumlu kişidir.
7- İlçe İmamı: İlçenin tamamından sorumlu olan kişidir.
8- Semt İmamı: Semtten sorumlu kişidir.
9- Mahalle İmamı: Mahalleden sorumlu olan kişidir.
10- Ev İmamı: Evden veya yurttan sorumlu olan kişidir.
11- Serrehberler
12- Belletmenler.
13- Öğrenciler ve cemaat mensupları.
( syf. 101-102 )