Yıllardır solun en büyük güç kaynağı dil, din, ırk ayrımı yapmamasıdır ve sol bununla gururlanmıştır. Yeri gelmiş türban sorununun en ağır yaşandığı günlerde türbanın üniversitede serbest olmasını savunmuş; yeri gelmiş Alevilerin, Kürtlerin ve Ermenilerin yanında olmuş; işçilerin, öğrencilerin, işsizlerin, memurların, mağdurların bir araya gelmesine vesile olmuştur. Hatta kendi ülkesiyle sınırlı kalmayıp Filistin’i 1968’lerden beri savunmuştur. Çevrecilerle, transseksüellerle, gaylerle, lezbiyenlerle birlikte hareket etmiştir. Ancak şu son zamanlardaki Afrika yardımlarını ele alırsak, sol son zamanlarda her nedense büyük bir sessizliğin içine gömüldü. Şimdi sol derken kendini sol olarak görenleri kastetmiyorum. Örneğin; Hulki Cevizoğlu’nun “Türkiye'de ekonomik kriz yaşanırken, nerden çıktı bu Afrika'ya yardım? Tam bir ayranı yok içmeye, tahterevalli ile gider Afrika'ya örneği.” demesini kaile almıyorum. Bu kadar yakışıksız cümleyi savunmanın açıklaması yoktur. Zaten benim sol dediğim ulusalcı-milliyetçiler değil sosyalist cenahtır. Yıllardır dünya olaylarına sessiz kalmakla suçladığımız devletin bu sese kulak vermesine rağmen gerektiği yerde destekleyip, gerektiği yerde eleştirme erdemini niye kullanamıyoruz ki? Gerçekten de Afrika’ya yardımlar çok önemli ve bizim açımızdan güzel olaylar ancak solcular niye çıkıp “El Beşir’i yıllardır savunurken niye şimdi başladı bu yardımlar, ne değişti?” diye soramıyor. Niye kimse en azından halkın başlattığı bu kampanyaları desteklemiyor. Yıllarca muhafazakâr kesim Filistin için eylemler yaparken, solcular da meydanları inletirken, şimdi ne değişti acaba da artık haklının veya muhafazakârların yanında olamıyor solcular? Eğer sosyalizmin içine ulusalcılık kaçmadıysa –yani ulusalcılar gibi AKP’yi veya muhafazakâr kesimi doğru ya da yanlış yapmaları önemsiz olmak koşuluyla sürekli eleştirmek, doğrularını karalamak– bu sessizliğin bir manası yok. Muhafazakâr kesimle aynı yönde olmaktan niye çekiniyoruz ki? Onlar din birliği yaparken, biz solcular her zamanki gibi haklının, ezilenin yanında olmamamızın bir anlamı yok. Evet, şunu eleştirebiliriz: Artık ülkemiz kapitalizmin oyuncağı olmaktan, kapitalizmin oyuncusu olmuştur. Bunun en büyük örneği de Somali’dir. Büyük bir kapitalist mantığıyla El Beşir’e kucak açarken hükümetin hümanist olduğunu sanmak büyük bir saçmalıktır. Ama bu durumda bile yıllardır hümanistliğiyle övünen solcular acaba nerede ki?
ETİKETLER
Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ağustos 2011 Cumartesi
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Başbakanın Afrika İçin Başlattığı Kampanya
Gün itibariyle başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Doğu Afrika'daki insanlık dramı için genelge yayımlaması ve de üzerine birkaç saniye düşünmemle yazıya başlamam bir oldu. Birkaç saniye de böyle bir yazıya nasıl karar verirsin derseniz, sebebi çok basit. İstismarın ve popülizmin kokusunu her yerde alabilen bir burna sahibim. Blogumuzu takip ederseniz sizde bu yetiye zamanla sahip olabilirsiniz. Subliminal mesajla yaptığım reklamı pas geçerek neden böyle bir yardım kampanyasını eleştirdiğimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Her ramazan bütün müslüman nüfusun bulunduğu ülkelerde (dikkat ederseniz müslüman ülkeler demiyorum bunun iki sebebi var; birincisi devletlerin dini olmaz halklarının çeşitli inançları olur, ikincisiyse müslümanlarında azınlıkta olduğu ülkeler vardır onlar müslüman sayılmaz mı da sadece müslüman ülkeler göz önünde bulundurulur?) doğal olarak halkın duygu yoğunluğu ister istemez artmakta ve etrafa bakışı daha pozitifleşmektedir. (özellikle iftar yapıldıktan sonra) Bu ortamdan nemalanmak isteyen çeşitli meslek gruplarındaki istismarcılar türemektedir. Bu istismarcılar sıklıkla milletvekili güruhunda bulunur.
Dünya halklarını ve kendi halkını 11 ay boyunca duymaz fakat ramazan geldiğinde alabildiğine ilgilenir. Fakirliği bitireceğini söyleyen ve yardıma muhtaçlara yardım edeceğini söyleyen bir iktidar; her şeyden önce ülkesinde küçük bir kapitalizm kurmaya yarayacak olan liberal bir politika uygulamaz. İşçilerini alabildiğine biber gazına boğup, biber gazı stoğunu bitirmez, her sendikalaşma girişimine copu indirmez.
Afrika'daki drama gelecek olursak, hazır ramazandayız bahanemizde var fırsat bu fırsat bir taşla iki kuş vurur hem halkımıza 'cici' gözükür hemde dünyaya kendimizi gösteririz şeklindeki bir şark kurnazlığı başbakanınki. Son derece sığ, yavan ve bayağı bir girişim. Afrika'da günde standart olarak 35bin insan ölmekte fakat ne hikmetse Orta Çağ'dan beri sömürüldüğü herkesçe bilinen bir kıtada standardın altında günde 28bin insan ölünce yardım kampanyası başlatılıyor. Neden sadece Doğu Afrika? Kuzey Afrika'da Libya (yeryüzündeki en büyük 3. petrol rezervi olan ülkenin) iç karışıklık yaşarken kapitalist ülkelerle el ele verip daha ucuz petrol alabilmek şirin gözükmek için Nato'ya destek veren hükümet bu değil mi? Orta Afrika'da yapılan silah ticaretine ve çocuk askerlere sesini yükseltmek yerine, kendi ülkesinde uluslararası silah şirketlerine rant sağlayan yasalar çıkartan bu hükümet değil mi? Batı Afrika'da petrol şirketleri halkı ve doğayı sömürüp öldürürken gıkını çıkarmayan bu hükümet değil mi?
Eğer sorun Afrika'da ölen insanlarsa, şiddetle ölende birdir açlıkla ölende. Siz samimi, gerçekçi ve iyi niyetliyseniz bu ikisinede karşı durur ve kampanyanızı öyle yaparsınız. Yok eğer siz popülistseniz etliye sütlüye bulaşmayan kokmayan bir kıyım olan açlık mağdurlarına yönelirsiniz. Yapılan yardımlar ordaki sorunu çözmüyor, ordaki sorun sömürü. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir kıta açlık ve susuzluklar kavrılıyorsa oraya yapılan para yardımı sadece bir anestezi boyutunda kalır. Sömürüye artık bir dur denmezse o kıtayla birlikte dünyada batmaya başlayacak. Herkes gibi başbakanda hükümette asıl sorunun açlık olmadığını, bu sorunu da yaratanın yine kapitalizm olduğunu biliyor ve buna rağmen kendi ülkeleriyle bu sisteme en büyük desteği veriyor.
Hoş kendini müslüman aleminin lideri sanıp, Hindistanda yaşanan açlık ve susuzluk felaketlerine gıkını çıkarmayan, Irak'a saldırılması için hava üslerini açan ve hali hazırda Irak'ta ve Afganistan'da komuta birliği bulunduran, dinini yozlaştıran ülkesini kapitalizmin bahçesi haline getiren niye savaşa izin verdiniz denince terörizmi engellemek diyip terörist liderinin dizinin dibinde görüntüsü olan bir mebustan çok şey beklemek bizimkisi.
Bu yardım hareketine uzak durun demek niyetinde değilim ama bu istismarı gözden kaçırmayın. Hiç bir 'insan' evladı Afrika'da yaşanan dramı böyle bir istismar malzemesi yapmamalı yapamazda. Yapan değil müslüman insan bile addedilemez!
Her ramazan bütün müslüman nüfusun bulunduğu ülkelerde (dikkat ederseniz müslüman ülkeler demiyorum bunun iki sebebi var; birincisi devletlerin dini olmaz halklarının çeşitli inançları olur, ikincisiyse müslümanlarında azınlıkta olduğu ülkeler vardır onlar müslüman sayılmaz mı da sadece müslüman ülkeler göz önünde bulundurulur?) doğal olarak halkın duygu yoğunluğu ister istemez artmakta ve etrafa bakışı daha pozitifleşmektedir. (özellikle iftar yapıldıktan sonra) Bu ortamdan nemalanmak isteyen çeşitli meslek gruplarındaki istismarcılar türemektedir. Bu istismarcılar sıklıkla milletvekili güruhunda bulunur.
Dünya halklarını ve kendi halkını 11 ay boyunca duymaz fakat ramazan geldiğinde alabildiğine ilgilenir. Fakirliği bitireceğini söyleyen ve yardıma muhtaçlara yardım edeceğini söyleyen bir iktidar; her şeyden önce ülkesinde küçük bir kapitalizm kurmaya yarayacak olan liberal bir politika uygulamaz. İşçilerini alabildiğine biber gazına boğup, biber gazı stoğunu bitirmez, her sendikalaşma girişimine copu indirmez.
Afrika'daki drama gelecek olursak, hazır ramazandayız bahanemizde var fırsat bu fırsat bir taşla iki kuş vurur hem halkımıza 'cici' gözükür hemde dünyaya kendimizi gösteririz şeklindeki bir şark kurnazlığı başbakanınki. Son derece sığ, yavan ve bayağı bir girişim. Afrika'da günde standart olarak 35bin insan ölmekte fakat ne hikmetse Orta Çağ'dan beri sömürüldüğü herkesçe bilinen bir kıtada standardın altında günde 28bin insan ölünce yardım kampanyası başlatılıyor. Neden sadece Doğu Afrika? Kuzey Afrika'da Libya (yeryüzündeki en büyük 3. petrol rezervi olan ülkenin) iç karışıklık yaşarken kapitalist ülkelerle el ele verip daha ucuz petrol alabilmek şirin gözükmek için Nato'ya destek veren hükümet bu değil mi? Orta Afrika'da yapılan silah ticaretine ve çocuk askerlere sesini yükseltmek yerine, kendi ülkesinde uluslararası silah şirketlerine rant sağlayan yasalar çıkartan bu hükümet değil mi? Batı Afrika'da petrol şirketleri halkı ve doğayı sömürüp öldürürken gıkını çıkarmayan bu hükümet değil mi?
Eğer sorun Afrika'da ölen insanlarsa, şiddetle ölende birdir açlıkla ölende. Siz samimi, gerçekçi ve iyi niyetliyseniz bu ikisinede karşı durur ve kampanyanızı öyle yaparsınız. Yok eğer siz popülistseniz etliye sütlüye bulaşmayan kokmayan bir kıyım olan açlık mağdurlarına yönelirsiniz. Yapılan yardımlar ordaki sorunu çözmüyor, ordaki sorun sömürü. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir kıta açlık ve susuzluklar kavrılıyorsa oraya yapılan para yardımı sadece bir anestezi boyutunda kalır. Sömürüye artık bir dur denmezse o kıtayla birlikte dünyada batmaya başlayacak. Herkes gibi başbakanda hükümette asıl sorunun açlık olmadığını, bu sorunu da yaratanın yine kapitalizm olduğunu biliyor ve buna rağmen kendi ülkeleriyle bu sisteme en büyük desteği veriyor.
Hoş kendini müslüman aleminin lideri sanıp, Hindistanda yaşanan açlık ve susuzluk felaketlerine gıkını çıkarmayan, Irak'a saldırılması için hava üslerini açan ve hali hazırda Irak'ta ve Afganistan'da komuta birliği bulunduran, dinini yozlaştıran ülkesini kapitalizmin bahçesi haline getiren niye savaşa izin verdiniz denince terörizmi engellemek diyip terörist liderinin dizinin dibinde görüntüsü olan bir mebustan çok şey beklemek bizimkisi.
Bu yardım hareketine uzak durun demek niyetinde değilim ama bu istismarı gözden kaçırmayın. Hiç bir 'insan' evladı Afrika'da yaşanan dramı böyle bir istismar malzemesi yapmamalı yapamazda. Yapan değil müslüman insan bile addedilemez!
ne ile ilgili:
Afrika,
AKP,
Başbakan,
Dünya,
ilkan,
istismar,
Kapitalizm,
liberalizm,
Politika,
Yardım kampanyası
4 Ağustos 2011 Perşembe
Amerika gölgesine saklanan tehlike.. Çin!
Yaklaşık olarak 1950'lerin ortalarından beri süre gelen Amerika her yerde tribinin artık sadece Amerika'dan ibaret olmadığını anlatmak için uykumun kaçtığı bu abes saatte yazıyorum. Herkesçe malum Amerika'nın dünyaya yaptıkları.. Bunları tanımlamak için kısaca 'emperyalizm' terimi kullanılıyor. Kelimenin şatafatına ve söyleme zorluğuna aldanmayın açıklaması dümdüz bir sömürgeciliktir. Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu, Endonezya, Tayland vb. bölgelerde daha doğrusu stratejik konumu olan, fakir, yozlaşmaya müsait, petrol ve su rezervi olan her yerde Amerika durmaksızın faaliyette. Bildiğimiz üzere illegal bir faaliyette. Bu noktada Amerika özeline biraz değinmek istiyorum kafanızdaki bol çinli soru işaretlerine açıklık getirmeden önce.
Yıllardan beri süre gelmiş bir Anti-amerikan görüş mevcut yeryüzünde. E haklı olarak. Fakat bu nefretin uygulanacağı yer ve uygulanış şekli ısrarla yanlış kanalize edilmekte ve bu yollada eşitlik arayan felsefelerin(komünizm ve sosyalizm en bilinenleriyle) uygulandığı ülkeler kaybetmekte düzene mahkum olmaktadır. Bahsettiğim yanlış Amerika'nın yaptıklarından doğan nefretin Amerika halkına yöneltilmesi. Diyeceksiniz ki tek tek gidip Amerikalıya nefret gösteren yok. Doğru ancak bir ülkeden nefret etmek o ülkenin bayrağından aynı zamanda değerlerinden ve o değerlerin oluşturduğu halktan nefret etmektir. Buda çoğu cahil ve aptallaştırılmış bir toplumun mevcut iktidarına daha da sıkı sıkıya sarılmasına sebebiyet vermektedir. Yani kah rol suğn ağ meğ riğ kağ kah rol suğn em per yağ liğzim nidalarıyla muazzam bir açmaz ve beyin tıkanmasına gidildiği aşikardır. Bu noktada nefretin yöneltilmesi gereken şirketler ve onlarla iç içe girmiş hükümetlerdir. Bu önemli ve ince ayrıntı Amerika'nın 50 yıldır istisnasız tek güç olmasına sebebiyet vermiştir..
Taa ki 2000'li yıllara kadar! Ne mi oldu? Çin sahneye çıktı! Hali hazırda 7 milyar dolarlık A.B.D borç hisselerine sahip olan bu Uzak Doğu ülkesi borçlarını tahsil etme yoluna gidip Amerika'yı iflasa sürüklemek yerine onunla bir kedi-fare oyununa girerek, petrol piyasasına bodoslama dalmıştır. 2006 yılında Nijerya ve bazı Orta Doğu ülkelerinde yaptıkları amerikan vari anlaşmalarla ucuza petrol yahut şiddetle takas petrolü ithal etmiştir vatandaşlarına. Hatta soğuk savaş döneminin Rusyası konumuna gelmiştir zira Shell ve British Petroluem gibi petrol şirketlerine düzenlenen 'sözde' terörist saldırılar Çin'in temin ettiği silahlarla olmuştur.
Gördüğünüz gibi Çin Amerika'nın gölgesinde ve ona yağan nefretin arkasına saklanarak onun rolünü oynamaktadır ve bu sayede şiddetin hedefi olmaktan kurtulmaktadır. İki paragraf evvel Amerika'yı neden açtığımı sorucaksınız bana.. Cevabı basit Çin Amerika'nın izlediği emperyalist yolu izlemekte yani Amerika kahrolsa da rotaya geçicek olan ülke Çin olacak. Bu yüzden nefretin ülke, bayrak, değer ve millete değil çokuluslu şirket ve onların kucağında oturan hükümetlere yönelmesi hayati önem taşımaktadır.
Yıllardan beri süre gelmiş bir Anti-amerikan görüş mevcut yeryüzünde. E haklı olarak. Fakat bu nefretin uygulanacağı yer ve uygulanış şekli ısrarla yanlış kanalize edilmekte ve bu yollada eşitlik arayan felsefelerin(komünizm ve sosyalizm en bilinenleriyle) uygulandığı ülkeler kaybetmekte düzene mahkum olmaktadır. Bahsettiğim yanlış Amerika'nın yaptıklarından doğan nefretin Amerika halkına yöneltilmesi. Diyeceksiniz ki tek tek gidip Amerikalıya nefret gösteren yok. Doğru ancak bir ülkeden nefret etmek o ülkenin bayrağından aynı zamanda değerlerinden ve o değerlerin oluşturduğu halktan nefret etmektir. Buda çoğu cahil ve aptallaştırılmış bir toplumun mevcut iktidarına daha da sıkı sıkıya sarılmasına sebebiyet vermektedir. Yani kah rol suğn ağ meğ riğ kağ kah rol suğn em per yağ liğzim nidalarıyla muazzam bir açmaz ve beyin tıkanmasına gidildiği aşikardır. Bu noktada nefretin yöneltilmesi gereken şirketler ve onlarla iç içe girmiş hükümetlerdir. Bu önemli ve ince ayrıntı Amerika'nın 50 yıldır istisnasız tek güç olmasına sebebiyet vermiştir..
Taa ki 2000'li yıllara kadar! Ne mi oldu? Çin sahneye çıktı! Hali hazırda 7 milyar dolarlık A.B.D borç hisselerine sahip olan bu Uzak Doğu ülkesi borçlarını tahsil etme yoluna gidip Amerika'yı iflasa sürüklemek yerine onunla bir kedi-fare oyununa girerek, petrol piyasasına bodoslama dalmıştır. 2006 yılında Nijerya ve bazı Orta Doğu ülkelerinde yaptıkları amerikan vari anlaşmalarla ucuza petrol yahut şiddetle takas petrolü ithal etmiştir vatandaşlarına. Hatta soğuk savaş döneminin Rusyası konumuna gelmiştir zira Shell ve British Petroluem gibi petrol şirketlerine düzenlenen 'sözde' terörist saldırılar Çin'in temin ettiği silahlarla olmuştur.
Gördüğünüz gibi Çin Amerika'nın gölgesinde ve ona yağan nefretin arkasına saklanarak onun rolünü oynamaktadır ve bu sayede şiddetin hedefi olmaktan kurtulmaktadır. İki paragraf evvel Amerika'yı neden açtığımı sorucaksınız bana.. Cevabı basit Çin Amerika'nın izlediği emperyalist yolu izlemekte yani Amerika kahrolsa da rotaya geçicek olan ülke Çin olacak. Bu yüzden nefretin ülke, bayrak, değer ve millete değil çokuluslu şirket ve onların kucağında oturan hükümetlere yönelmesi hayati önem taşımaktadır.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Günde 1 dolara çalışmak mı!?
![]() |
| Hindistan'dan Bir Sweatshop Görüntüsü |
Sweatshop.. Bu terimin kökeni 1830lara kadar gitmektedir. Hani köle ticaretinin olduğu dönemler ve yaşadığımız 2011 yılına geldiğimizde hala bu terimin güncelliğini koruyor olması bize 'tarih' derslerimizde ezberci bir şekilde verildiği gibi köleliğin hiçte bitmediğini gösteriyor. Sweatshop teriminin açılımına gelirsek; insanlık dışı şartlar altında, günde 18 saate varan mesailerle, insan emeğinin istismar edildiği ve çoğunluğu reşit olmayan çocukların oluşturduğu sağlıksız iş yerleridir.
Nerede oluyor bu sweatshop diye soracak olursanız, Latin Amerika, Hindistan, Orta Doğu, Afrika gibi bölgelerde şehirleşmenin az olduğu veya şehirdışına taşınmış fabrikalarda.
2000 yılını hatırlayanlarımız hafızalarını birazcık zorlarsa Nike'ın başına gelen işleri anımsayacaktır. Bir birikimin patlaması olarak eylemler ve tepkiler Nike'ın başına kabak gibi patlamıştı. Nike işçilerini günde 1.25 dolara çalıştırmaktaydı. Diyeceksiniz allahın köyünde günde 1.25 dolar yaşamaya yetiyordur. Ancak kazın ayağı öyle değil, konuşulan işçiler dişlerimizi fırçalamak yada sabun ihtiyacımızı gidermek istediğimizde o günkü yemek hakkımızdan vazgeçmemiz gerekmekte. Ayrıca aldığımız 1.25 dolara iki küçük porsiyon sebzeli pirinç lapası ve birkaç muz alınabiliyor demektedirler. Nike'ın yıllık bütçesinden reklama ayırdığı oran %13'tür. Acı bir tebessüme sebebiyet vericek bir oransa Nike'ın yıllık bütçesinin %7'si ile bütün işçilerinin hayat şartlarını insani düzeye taşıyabilecek olmasıdır. Nike'ın reklama ne kadar az ihtiyacı olduğunaysa tüm tüketiciler olarak hepimiz şahidizdir.
Bir nike işçisi gibi yaşadığınızı hayal etmeye çalışın;
"Yirmili yaşlarda bir yetişkinsiniz ve haftanın altı günü bazen pazarları da sabah 8'den akşam 8'e kadar çalışıyorsunuz. Bu süreye işe gitmek için hazırlanmak, gidiş ve dönüş için harcanan vakit dahil değil. Bir arkadaşın doğum gününü kutlamak için paranız yok. İki yıldan beri kendinize giyecek yeni bir şey almamışsınız. Fazla giyeceğiniz yok ve sabah üstünüze geçirdiğiniz her şey günün sonunda gözle görülür derecede kirlenmiş oluyor. İşten döndüğünüzde 30 ila 45 dakikanızı çamaşırlarınız elde yıkamaya harcamanız gerekiyor. Radyo almaya paranız, televizyon edinmeye düş gücünüz yetmiyor. Kadınsanız adet görürken bile herkes gibi günde iki kez verilen tuvalet molasına uymak zorundasınız; bu nedenle de pantolonunuzdaki kan lekelerinin gözükmemesi için uzun etekli bir gömlek giyiyor ve ya belinize bir şal bağlıyorsunuz. Yorgunluktan bitiksiniz, kemikleriniz sızlıyor. Sesinizi yükseltmeye korkuyorsunuz, çünkü işinizi kaybedersiniz. Ve hizmet ettiğiniz çokuluslu şirket dünyaya ciddi değişiklikler yaptığını, müşterilerinin dert edinmesi gereken bir şey olmadığını ilan ediyor."
Bu paragrafı okuyup içi sızlamayan yahut kendini yerine koyup haksızlıktan içi kabarmayan bir insan evladının olabileceğini düşünemiyorum. Diyeceksiniz ki başka yerlerde çalışsınlar; bu çokuluslu şirketler fabrika açtıkları yerlerde rekabete izin vermeyecek devletin üst kademelerinde çıkarılan yasalarla korunmakta ve işçileri uzun süreli anlaşmalarla kendilerine bağlamaktadırlar.
![]() |
| Sweatshop Protestosu İçin Hazırlanan Bir Resim |
Son olarak bu sadece Nike markasıyla kalmamaktadır. Tespit edilen markalar arasında; Adidas, Reebok, The Gap, Old Navy, Tommy Hilfigher, Polo, Ralph Lauren, Lotto, Nike, Fila, Levi's bulunmakta.
Etrafınıza bir bakın ,belki de aynaya, hangimiz bu markaların hiç birini bile almadık hatta bazılarımız bunları üstüne geçirip işlenen insanlık suçuna destek verdiğini anlayamayıp göğsünü gere gere dolaştı kendini bu markaları giymeyenlerden üstün zannetti yada hangimiz bu markaları çılgınca almak için allahın sıcağında dükkan dükkan dolaşmadı?
Mevcut düzende daha öncede söylediğim gibi boykot zor bir çözüm fakat alırken dikkat etmek, daha az tercih etmek ve de en azından bu firmalara birer mail atarak yada bu firmaları protesto eden örgütlere destek verip tavrımızı koyarak elimizden gelenin en çoğunu vermek bir insanlık borcudur!
ne ile ilgili:
Adidas,
Afrika,
Dünya,
Hindistan,
ilkan,
İnsanlık Suçları,
Latin Amerika,
Levi's,
Nike,
Nike İşçisi,
Orta Doğu,
Polo,
Reebok,
shop,
Sweat,
The Gap,
Tommy Hilfigher
28 Temmuz 2011 Perşembe
Demokratik Ol(a)mayan Kongo Cumhuriyeti
![]() |
| coltan maddesi |
Mütemadiyen her mevsim görürüz Kongo'da yüzlerce ölü insan haberini.. Ama UNICEF hep ordadır, UNESCO hep ordadır, Hollywood yıldızları basın ordusuyla birlikte her sene ziyaret eder, ilgi yoğundur. Fakat ilginin alakanın onlarca katı zayiat verilir. İyi hoş ama neden onca Afrika ülkesi içerisinde en çok ölüm, en janjanlı ambalaja sahip olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde?
Bunun sebebi hepimizin olmazsa olmazı olan Playstation, laptop, fotoğraf makinesi, cep telefonu gibi cihazların yapımında kullanılan tantalum genel adı altındaki coltan maddesidir. Dünya bilinen coltan rezervlerinin %90'ı Kongo'da bulunmaktadır. Hatta Kongo'nun sınır komşusu Ruanda'nın coltan madenlerini yağmalaması sonucu 2000 yılının Noelinde Playstation kıtlığının yaşandığıda bazılarımızca hatırlanacaktır.
Diğer yoğun sömürge saldırısı altında bulunan Orta Asya, Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkeleri gibi Kongo'da da yaşanan yağmanın baş müsebbibi meşhur şirketokrasidir.
Nedir şirketokrasi diye merak edenler için ufak bir parantez açmakta fayda var. Şirketokrasi; dünyaca ünlü su, gıda, petrol, mühendislik, elektrik, teknoloji şirketlerinin amansızca kar etmek amacıyla başta A.B.D olmak üzere büyük devletlerle içiçe olan yapıları sayesinde saydığım coğrafyalarda insan haklarını ihlal eden düzenin genel bir adıdır. Biraz daha açmak gerekirse; 42. A.B.D başkanı Bill Clinton'ın dışişleri bakanı George Schultz, Bechtel Corporation yönetim kurulu üyesi, savunma bakanı Casper Weinberger ise şirketin hukuk müşaviriydi.
Şirketokrasiye yardımcı olan etmenlerin başında ise binlerce gönüllüsü adeta aptal yerine konan Birleşmiş Milletler kuruluşları olan UNICEF, UNESCO gibi oluşumlardır. Diyeceksiniz ki, bunlar kar amacı gütmeyen yardım kuruluşları nasıl olurda insanlık suçu işlenmesinde katkıda bulunur? Bu gibi sözde yardım kuruluşlarının faydasının son derece az, yetersiz ve suça mahal verir şekilde olmasının sebebi yerel olmamalarıdır. Tabiki bu kuruluşların şeffaf mali yapıları mevcut. Ancak yerel kuruluşlar olmadıkları için, bağışlanan paranın çok büyük bir kısmı gönüllülerin temiz yiyecek içecek, yolculuk masrafları, en önemliside sigortalarına gitmektedir. Geri kalan meblağ ise ancak bir narkoz kadar etkili olabilmektedir. Kaldı ki bir çok itirafçı tarafından da dile getirildiği üzere meslek edindirme çalışmalarıysa tamamen baştan savma şekilde yapılmaktadır. Örnek olarak Amerika'dan Afrikaya getirilen gönüllü bir çift hayatlarında hiç tarımla uğraşmadıklarını ancak çiftçilik öğretmek üzere fakir çiftçilerin başına gönderildiklerini belirtmektedir. Bu gibi itiraf veya şikayetler sıkça yaşanmaktadır. Sonuçta yardım kuruluşları dünyaya şu mesajı verir; "Sizde bize katılın! Bakın Afrika ve Orta Doğu'daki çocukları ve hastaları kurtarıyoruz! Bize katılmıyorsanızda içiniz rahat olsun burda herşey yolunda!"
Gelelim Kongo'da yaşanan ölümlere.. BM araştırmaları tarafından Kongo'da 1998-2004 arası 4milyon insanın öldüğü belirtiliyor. Ayda 38.000, günde ise 1.250 insan ölümü Kongo için standarttır. Bu ölümlerin %70'i önlenebilir hastalıklar ve açlıklardan olmaktadır. Bu noktada da yardım örgütlerininde sadece göstermelik bir mecra olduğu görülmektedir. Komşu ülke Ruanda teşvik edilerek onlara silah satılarak Kongo üzerinde yerel baskı kurulması ve işgal altında tutulması sağlanmaktadır malum ülkelerce. Kongo'daki coltan madenlerinde mahkumlar çalıştırılmaktadır hiç bir ücret ödenmeden, burda da insan hakları ihlal edilmektedir. Böylece Ruanda tarafından işgal edilen ülkede ilk olarak yağmalanan madenlerde binlerce mahkum ya ölmekte yada firar etmektedir. Firar eden mahkumlarda küçük çocuklardan kadınlara kızlara kadar herkese tecavüz etmekte işgalci askerler tarafından yardım görülmekte desteklenmektedir. Vahşet öyle boyutlardadır ki tecavüze uğrayan kadınların gözleri kör olana kadar tuzla ovulmakta, kolları bacakları yakılmakta kesilmektedir. Bu ihlal edilen insan hakları zinciri toplum kültürünü de erozyona uğratmaktadır. Kültür erozyonunun yanında da yaratılmış olan açlık ve sefalet halkın yemek için kanuna aykırı bir şekilde maymun ve türevlerini avlamalarına sebebiyet vermektedir. Dünya mirası olan canlıların içerisindeki dağ gorillerinin neslide bu yüzden tükenmeyle karşı karşıya kalmıştır. İnsanları çaresizlikle suça yöneltmekte durumun ayrı bir trajik yanıdır. Tam anlamıyla hem içten hem dıştan bir çöküş ve kıyım yaşanmaktadır.
Sunulanı değil gerçek olanı görmek herşeyden önemlidir. Bahsi geçen yardım kuruluşları yapıları itibariyle temiz olsalarda kötüye, ölüme, savaşa, tecavüze, açlığa, hastalığa hizmet etmektedir. Bu kuruluşları değil bölgenin halkı tarafından kurulan yerel yardım örgütlerini dikkate almak ve onlara yardım etmek herşeyden önemlidir. Hele ki Amerika'nın Irak savaşına her sene 87 milyar dolar harcarken, bu miktarın yarısına yeryüzündeki herkese temiz su, yeterli besin, uygun sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabileceğini ortaya koyan BM raporları varken..
ne ile ilgili:
A.B.D,
Afrika,
cep telefonu,
coltan,
çocuk asker,
Demokratik Kongo Cumhuriyeti,
Dünya,
ilkan,
Kongo,
playstation,
şirketokrasi,
tantalum,
UNESCO,
UNICEF
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




