26 Ağustos 2011 Cuma

Gecikmiş Bir Yazı: Can Babaya İthafen


Eğer ilkokuldayken edebiyattan ve sanattan anlayan bir öğretmeniniz olduysa çok şanslıydınız. Benim ortaokuldaki sınıf öğretmenim de tam da böyle birisiydi. Her sene okul tiyatrosu için gösteri hazırlardı. Her sene yedinci sınıflardan ekip kurduğundan, bizim sınıf da yedinci seviyeye gelince –sınıf öğretmenimiz olduğu için de– bizi seçmişti. Tabi eline metin alıp, ezberleyip tiyatro yapmak değildi işimiz. Ağzımızda kalem alıp, konuşma egzersizleri vardı mesela. Bir de duygu verme konusunda bir şiir ezberleyip, onu duygusuyla birlikte söylemeye çalışıyorduk ve bir aya yaklaşık bu egzersizi de yapmıştık. Bilirsiniz, öğrenci olmak ödevini, görevini yapmamaktır. Aynı şekilde ben de ne bir şiir bulmuştum, ne de çalışabilmiştim. Sağ olsun bir arkadaşımız şiir kitabıyla gelince ondaki şiirleri paylaşmıştık kendi aramızda. Hatta koyu milliyetçi bir arkadaşıma Nazım Hikmet’in Davet’i düşmüştü. Ben de Can Yücel’den Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim’i seçmiştim. Herkesin annelerine şiir yazdığı bir ortamda, babaya yazılmış bir şiir çok hoşuma gitmişti. Şimdi düşününce şiirimizde erkek hegemonyası nedeniyle genelde annelere şiir yazıldığını düşünüyorum. Genelde erkek çocuklarla, babalarının arası pek iyi olmamıştır. Aslında bu şiirde de onu hissediyorsunuz ama bu bile Can Yücel’in babasını sevmemesi için ve ona şiir yazmaması için bir neden olmamıştı. Tabi o zaman ne Can Yücel bilirdim ne de düşüncelerini, şiirlerini. Altıncı sınıftayken babama aldırdığım Nazım Hikmet’in tüm kitaplarını okumakla meşguldüm.

Daha sonraları Can Yücel’in sadece bir şair olmadığını, bir siyasi geçmişi olduğunu ve doğru gördüğü her şeyi söylediğini, dilinin kemiksiz olduğunu öğrendim. Şiirleri hala günümüzde ahlak dışı olarak görülen Can Baba’nın aslında bazı şeylere başkaldırdığını anlamak güç olmasa gerek. Zaten sosyalist bir şairin başkaldırmadığı zaman da hiç olmamıştır. Geçenlerde görmüşsünüzdür televizyonlarda, mezarı başındaki anma töreninde bir grup vasiyetidir diye şarap dökmüştü ve büyük olay olmuştu. Evet, Can Baba şarabı sever, sürekli de içen bir insandı. Vasiyeti miydi bilmiyorum açıkçası ancak birileri bu durumu haber yapıp, bazılarını galeyana getirmiş olmalı ki hemen ardından Can Baba’nın mezarı balyozla kırıldı haberleri çıktı. Hala demek ki yaşamasa bile Can Yücel ismi birilerine isyan adı gibi geliyor ve birilerini rahatsız ediyor. Maalesef hala “Türkçede göte göt denemiyor.” Ancak Can Yücel’in argolu ve küfürlü dilini rahatsız edici bulmayan benim gibiler ve tabi aynı zamanda politik düşüncelerini de savunan benim gibiler Can Babamızı savunmaya, yüceltmeye devam edeceğiz; balyozlasalar da bizi.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Fenerbahçe'ye Men Cezası

Dün akşamüstü saatlerinde Türkiye Futbol Federasyonu, Fenerbahçe'yi Avrupa Şampiyonlar Ligi'nden men ettiğini açıkladı. Öncelikle koyu bir Fenerbahçeli olduğumu belirteyim fakat ben kim haklı kim haksızdan dem vurmayacağım. Kimsenin bakmadığı belkide bakmak istemediği bir açıdan bahsetmek istiyorum.

Dün verilen karardan önce kapitalizmin koyu lokomotiflerinden Uefa, temsilcisini ülkemize yolladı. Neden kapitalist dedim, sebebi çok para kazandıran yahut daha önemli takımların maçlar içerisinde kollandığı, oyuncu sendikalarının kaale alınmadığı, başkanlık seçimlerinin her ülkeden değil belirli ayrıcalıklara sahip ülkelerden seçilmiş olan idarecilerin oylarıyla yapılması, bazı ülkelere ikinci üçüncü sınıf muameleler yapılması, futbolun bir endüstri haline gelip yozlaşması için her gün göstere göstere insanlık suçu işleyen ve kara para aklayan sponsor firmalarla ortak işler yapması ve onlara kucak açmasıdır. Bunun yanında daha önce şikeden ceza almış olan fransız, italyan ve yunan takımlarının davalar sürecinde rahat rahat Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı hatta kupayı kazandığı bile olmuştur. Son olarakta Dünya Kupası Dubai'ye peşkeş çekilmiştir bazı seçimlerde de rüşvet verildiği ortaya çıkmıştır. Öyle trajik bir durum ki şehir nüfusundan yüksek kapasiteli stadların inşası yapılmaktadır Dubai'de ve açıkça da kupadan sonra yıkılacağı ilan edilmiştir. Neden diye sormaya bile yeltenmeden euro ve dolar sembollerini görür gibi olmuşsunuzdur. Böyle bir kurum temsilcisini ülkemize yollamıştır fakat daha şüpheli avukatlarının bile sınırlı gördüğü gizlilik kararının henüz kaldırılmadığı bir davada etik kurulun yeterli delil yok demesiyle ceza ver(e)mediği bir ortamda her nasılsa şikeye ikna olmuştur. Kaldı ki görüşme bir saat sürmüştür deliller kanun suçu işlenerek gösterilse bile incelemeye yetecek bir vakit yoktur keza bir dosyanın incelenmesi en az 6-8 saati bulmaktadır ki en az 30 dosya vardır.

Gelelim karara; Uefa Federasyonu açıkca tehdit ederek men cezasını çıkartmıştır. Burada iki nokta bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kanıma dokunmaktadır. Birincisi Türkiye Futbol Federasyonu Turgut Özal'ın çıkardığı yasalarla o dönemden beri Türkiye Cumhuriyeti'nin özerk bir kuruluşudur. Tıpkı Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi. Türkiye Cumhuriyeti'nin özerk bir kurumunun böyle kapitalist bir kuruluş tarafından açık açık tehdit edilmesine göz yumulması, karşı koyulmaması, şikayet edilmemesi, tepki gösterilmemesi ve en rahatsız edici boyutuysa korkularak dediğinin yapılması. Böyle özerk ve korkusu olmaması gereken kimseye eyvallahı olmayan bir kurumun şahsiyetsiz bir şekilde yaptırıma gitmesinden yola çıkar isek bunun siyasi alanlarda da olup olmadığına dair bize büyük bir soru işareti vermektedir. İkincisi ise bu öyle bir korkudur ki Şampiyonlar Ligi'nden men etme yaptırımına sahip olmayan federasyonun bunu yapabilmesidir. Bunun yanında bugün birkaç saat içinde yapılacak Şampiyonlar Ligi kura çekimine Trabzonspor başkanı Sadri Şener gidememiştir sebebiyse şikeye teşebbüs sebebiyle yurtdışı yasağının olmasıdır fakat bugün birkaç saat öncesinde bu hukuki yasakta kaldırtılmıştır. Yani Türkiye Cumhuriyeti hukukuna da müdahale edilmiştir Uefa tarafından. Geriye kalan tek kurumsa yozlaşmış siyasetimizdir, onun da bağımsız hareket etmediği ortadadır.

Tehlike sadece içerideki cemaatleşme değildir, dışarıdaki yaptırım gücü ve içerideki uyutma politikasıdır. İnsanın kafasında bin bir tilki dolaşıyor. Bu soruşturmanın seçim arkasına ötelenmesi zaten siyasi güdümlü olduğunu ve iktidarın oyuncağı olacağını bize göstermektedir. Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım ve Beşiktaş Asbaşkanı Serdal Adalı'nın, Başbakan'ın damadı olan Berat Albayrak'ın Ceosu olduğu Çalık Holdingin büyük bir arzuyla talip olduğu 4.000.000 euro değerindeki helikopter ihalesini alması( Çalık Holdingi Atv ihalesindeki peşkeşten hatırlayacaktır okuyanlarımız ) mıdır yoksa Karadeniz'e yapılacak yeni 10.000 adet HES ile çıkabilecek infialin önüne geçilmesi için Trabzonlulara verilmiş bir sus payı oyalama aracı mıdır ve ya Başbakan'ın hayatında ilk kez cesurca Avrupa ve Amerika'ya Somali'den yaptığı giderin faturası mıdır tıpkı Davos ertesinde gerçekleşen Mavi Marmara gibi. Federasyon başkanının cemaate yakın olduğu bilinmektedir. Gençlik ve Spor Bakanının dile getirdiği gibi Federasyon kadrosunun silme değişeceğide kadrolaşmayı işaret etmektedir. Bu davanın gündem boşaldıkça soğuduğu gündem yoğunlaştıkça ısındığı dalgaların başladığı göz ardı edilmemelidir. Suriye'de uygulanan politikanın Türkiye'nin geleceği için hayati önem taşıdığı bir dönemde bunun konuşulmaması ve hepsinden önemlisi CUMHURİYET TARİHİNDEN BU YANA BELİRLENMİŞ OLAN BÜTÜN DOĞAL SİT ALANLARININ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ KARARI. Bunun denetimsiz, kapalı ve güdümlü ihalelerinin yanında büyük bir önemi vardır. Lisanssız HES'ler için sit alanı ilan edilmiş, akarsu, tepe vb. hayatımızı sürdürmemizi sağlayan temiz su ve temiz oksijen kaynaklarımızın kurutulmasına ve kirletilmesine sebebiyet verilmesidir. Avrupa'nın bin pişman bir şekilde kaçarak uzaklaştığı HES'ler bize pazarlanmakta daha doğrusu peşkeş çekilmektedir.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yapılmış olan büyük bir hakaret ve aşağılama bulunmaktadır. İçeride ise yaşamlarımızı kısaltacak ve belkide bizi veya yakınlarımızı kanser edecek, gelecekte Somali'ye dönmüş bir ülkede/dünyada eziyet çekecek çocuklara yapılmış bir kötülüktür. Yandaş kadrolaşmasına göz yumma ve kamuoyunu uyutmadır. Ülkemizde yeterince olan farklı konseptlerdeki ayrışmaya kulüplerde katılmıştır. Bütün Trabzonsporlu, Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı taraftarların birbirine destek çıkması, şark kurnazlığını bırakıp ülkesine yapılan haksızlığa tepki göstermesi gerekmektedir. Federasyona tepki göstermelidir. Fenerbahçe ya men edilmemelidir ya da ediliyorsa da küme düşürülmelidir. Sırf, Deniz Gökçe'nin yaptığı hesaba göre 100-150 milyon dolar zararı engellemek için şirketlerin kucağına düşerek Fenerbahçe'yi parasal getirisi için ligde tutmak bir skandaldır. Güneri Civaoğlu'nun da dediği gibi 'Türkün Türke Propagandası' hastalığını bırakıp ülkemizi savunmalı ve sesimizi doğru yerlere yükseltmeliyiz korkakça birbirimize yöneltmek yerine.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Nükleer Santraller


Çernobil faciası sonrası.

Ülkemizde nükleer santral yapılmasının planlanması aslında son birkaç yıldır başlamış gibi görünse de yaklaşık 30 yıla yayılmış bir plan mevcut. Aslında çok büyük enerjiyi sağladığı için, bizim de enerji açığımız olduğu için kendimizi dışarıya bağlamak yerine nükleer santral kurmak çok mantıklıca gelebiliyor insanlara ve politikacılara. Ancak nükleer atıkların bizi yüzbinlerce yıl boyunca tehdit edeceğini de hesaba katmak gerekiyor. Çernobil ve Fukuşima santrallerindeki sızıntıların o ülke ekonomisine yaptığı da cabası. Hala o santrallerin yüz kilometrelerce uzağında bir yaşam belirtisi ve yerleşim merkezi bulunmuyor. Hala o ülkelerde ve çevre ülkelerde yaşayan insanlar kanser tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten ülkemizin özel konumu sayesinde güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir enerji sistemleri ülkemiz için oldukça rağbet edilmesi gereken enerjidir. Hem çevreye zarar vermezken, verimi yüksek ve maliyeti ucuzdur. Yapımı da nükleer santrallere göre daha kolaydır. ABD’de yaşanan 5,9 şiddetindeki depremden sonra da North Anna nükleer santralinde sorunlar meydana gelmiştir. Aslında burada bahsedilmesi gereken bir başka nokta daha var. Bizim nükleer planlarımız yaklaşık 30 yıl öncesine dayandığı için planladığımız yerlerden günümüzdeki araştırmalara baktığımızda fay hattı geçmektedir. Ancak bu durum bile umursanmaz hale getirilmiş, uluslararası şirketlere fay hattı üzerindeki araziler peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Ülkemizdeki deprem sıklığını da göz önüne alırsak, nasıl büyük bir sorunun bizi beklediği aşikârdır. Ayrıca dünyanın gelişmiş ülkeleri de bu santrallerden vazgeçmiştir veya vazgeçmeyi planlamaktadır. İtalya, Avusturya, Danimarka nükleer santrallerini devre dışı bırakmışken; Almanya, Japonya, Rusya da yeni planlamalarıyla devre dışı bırakmaya hazırlanmaktadır. Özellikle Fransa gibi enerjinin % 80’ine yakınını bu santrallerden sağlayan devletlerin hemen bir çırpıda bu enerjiden vazgeçmesi mümkün değildir. Ancak dediğim gibi ülkemizin özel konumu bizi çok farklı, temiz, bol enerjili sistemleri kullanmaya teşvik etmelidir.
Çernobil'den bir görüntü.

CHP: Sol Gösterip Sağ Vuruyor


Sosyalist Enternasyonal’e girebilmiş Türkiye’nin tek partisidir CHP. Kendini sürekli solun adresi olarak görmüştür yıllarca da. Ancak solla bugüne kadar hiç alakası olmamış bir partidir de CHP. Ne 68 hareketinde ne de 78 hareketinde CHP olmamıştır. Sadece Deniz Gezmişlerin asılmaması için İsmet İnönü çaba harcamıştır. Onun bu çabası ülkenin böyle bir utanç yaşamaması içindir ama başarılı olamamıştır. CHP’nin Kürt sorununa bakış açısı, neo-liberal politikaları desteklemesi, felaket düzeydeki çevre politikasında soldan hiç eser yoktur. Belki Ecevit döneminde, solla yakınlaşmasını ve Ecevit’in İnönü’yü devirmesiyle bir gençlik ateşini yakmasını sola yönelme olarak sayabilirsiniz, ortanın solu kavramı olarak da kimi uzmanlar tarafından dillendirilmiştir.

Burada size birkaç isim vermek istiyorum, görüşümü sağlamlaştırmak için. İlhan Kesici, Lütfullah Kayalar, Canan Arıtman, Safter Edip Gaydalı, Turhan Tayan, Aydın Ayaydın, Aytun Çıray, Salih Sümer, Sinan Aygün, Mehmet Haberal. Bu isimlerin hepsi de CHP’de son iki seçimde aday olmuş milletvekili adaylarının isimleri. Çoğu da zaten milletvekili olarak seçilmişlerdir. Ancak bize sol olduğunu söyleyen CHP her nedense DYP-ANAP-MHP içinde siyaset yapmış insanları solun umudu olarak önümüze sürmüştür. “Cumhurbaşkanının annesi Ermeni’dir.” diyen bir Canan Arıtman’dan ne bekleyebilirsiniz ki sol adına? Ya da “Hepimiz Hrant değiliz, benim adım Sinan Aygün, biz Hrant değiliz.” diyen ve odasının duvarına TCK’nin 301. maddesini astığını açıklayan Sinan Aygün’ün sol bir partide ne işi vardır? Neşe Erdilek eşi olan sosyalist Necdet Bulut’un ölümünden sorumlu tuttuğu ve mahkemelik olduğu Mehmet Haberal, 12 Eylül öncesinden beri sağ kanatta yer almamış mıdır? Hadi bunları bir kenara bırakalım, koskoca CHP neden gidip Süleyman Demirel’in kendilerine akıl hocası olmasını istiyor? Fikri Sağlar gibi CHP’ye hizmet etmekten başka bir iş yapmamış sol bir politikacının Deniz Baykal döneminde tasfiye edilmesinden sonra yeni CHP, partiye tekrar davet etmiştir ancak başvurusunu yapan Fikri Sağlar, partinin içindeki sağcıların büyük itirazıyla davet edildiği partiye geri girememiştir. Yıllardır Alevilerin partisi olarak görülen, Alevi haklarını sanki savunuyormuşçasına oy bekleyen CHP’de Alevi kanaat önderleri var mıdır? Kemal Kılıçdaroğlu’na meydanlardan “Aman ha, sakın ha! Alevidir, oy vermeyin.” diyen başbakana neden sesini çıkaramamıştır? Alevi olarak bir başka milletvekili ise, türkücü Sebahat Akkiraz’dır. Ancak televizyon programlarında bu kişiyi dinlediyseniz, siyasetten ne kadar uzak olduğunu anlayabilirsiniz. Peki, hiç mi Alevi aday yoktu? Sol siyasetin içinde yer alan ve Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı da olan Ali Balkız, başkanlığı bırakıp aday adayı olmasına rağmen her nedense seçilememiştir. 14 tane sağ siyasetten gelmiş aday adayı milletvekili olabilmişken sol siyasetten sadece DİSK eski başkanı Süleyman Çelebi ve İHD’nin eski avukatlarından Sezgin Tanrıkulu milletvekili olabilmiştir.

Bir de İzmir konusuna da arada açıklık getirmek gerekiyor sanırım CHP’nin ne kadar sağa yakın olduğunu belirtmek için. Solun kalesi olan İzmir aslında DYP-ANAP ekseninin yani sağın kalesi olmuştur. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra bir DSP’ye kayış olsa da özellikle AKP’nin güç kazanmasından sonra ve aynı zamanda DYP-ANAP’ın büyük bir kan kaybı yaşamasından sonra, İzmir’deki maddi durumu iyi olan sağ görüşlü seçmenler “şeriat ve din korkusu” nedeniyle CHP’ye kaymış ve sanki İzmir sola kaymış gibi görünmüştür. Ancak şu son seçimlere baktığımızda AKP’nin oyunun artmasının sebebi yoksul kesimde çalışması ve artık şeriat ve din korkusunun ortadan kalkmasıdır. Bu da AKP’nin bugün daha çok azimle çalışmasını sağlamakla beraber, CHP’nin kendi içerisindeki karışıklıklar yüzünden İzmir’i kaybetmesine neden olabilir.

Aslında burada bir de Deniz Baykal dönemini hafifçe ele almak gerekiyor. Yıllarca “Deniz Baykal yüzünden CHP oyunu arttıramıyor.” denmesine rağmen bir kısmı doğru olmakla beraber asıl solun oyunu vermemesinin sebebi CHP’nin içindeki sağcı adaylar ve sağ politikalardır. O zaman sola kör olan CHP, bugün ise büyük bir korku içerisindedir. Yeni CHP’nin yaptığı bazı projeleri –mesela kadın konusunda ve gençlik konusunda– göz ardı edemeyiz ve bir sola yöneliş olarak görebiliriz. Ancak özellikle bazı konularda –mesela Kürt konusunda– CHP’nin sadece “biz olsak, böyle bir sorun olmazdı” söylem mantığının arkasında çokbilmişliği değil, AKP’nin bu kadar güçlü olduğu bir ortamda politikaların ters etki yaratmasından korkulmasıdır. Aynı zamanda CHP içindeki o büyük sağcı güç de bu açıklamaların yapılamamasına neden olmaktadır. Bugüne kadar siyasi körlük yüzünden sağa yönelmiş ve sağın oylarıyla iktidar olacağını düşünen CHP, son seçimde ise bu büyük korkuyla yine sağ adaylara yönelmiştir. Bu seçimler aynı zamanda gösteriyor ki, CHP en doygun oy oranına ulaşmıştır. Bunun üstüne koyabilecekleri bu korkuyla ancak % 3 civarında olabilecekken, eğer sol kesimdeki seçmenleri de yenilenmiş, korkusuz politikalarıyla kazanabilirse işte o zaman AKP’yle yarışır bir hala gelebilecektir. Yoksa bu korkuyla CHP çok daha bize sol gösterip, sağ vurmaya devam edecek.

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Sokak Müzisyenleri


Beyoğlu'ndaki sokak müzisyenleri.

Albüm çıkarmak müzisyenlerin en büyük amacı olarak görülmüştür sürekli. Geniş kitlelerce beğenilmek, dinlenilmek, düşüncelerini müzikle aktarabilmek… Ancak internetin hayatımızda büyük yer tutması ve albümlere kolay ulaşılması o büyük müzik endüstrisini çökertmiştir. Milyonlar satan müzisyenler elli bine razı olur duruma gelmişlerdir. Ancak bazı müzisyenler var ki politik duruşları veya sanattan anladıkları anlayışla kendilerini plak şirketlerinin malı olarak görmeyip sokakta müzik yapmayı tercih etmişlerdir. Sokak belki bir bakıma onları özgürleştirmiş müzik konusunda. Hatta o kadar ki kendilerine bir köşe başı seçip, müziklerinin kayıtlarını satmışlardır ve o anda canlı performanslarını da sergilemişlerdir. Çok da iyi sayılabilecek kesimlere ulaşmışlardır, tabi ki internetteki tanıtımları da buna yarar sağlamıştır. Bazı müzisyenler ise, müziğini internet üzerinden bedava sunup, konserlerden ve sokak başı performanslardan geçimini sağlamaktadır. Öyle havuzlu villalarında yaşamaktan çok kendi geçimini sağlamaya yetecek kadar para isteyen insanlardır daha çok. Hani bazı sanatçılar vardır hikâyelerini bilirsiniz sanat yapmak için yaparlar, yoklukla varlık arasında kalmışlardır. Bu mantıkla hareket eden insanlar topluluğudur aslında bu müzisyenler.


Ancak özellikle İstanbul’da ve daha çok Beyoğlu’nda müzik yapanlar son günlerde bir durumdan dolayı rahatsız. Polisin ve zabıtanın onlara sokakları dar etmesinden, sokakta müzik yaptırmamasından şikâyetçiler. Bandista, Alatav, Siya Siyabend gibi grupları duydunuz mu bilmem ama o gruplar bu sokaklardan çıkmışlardır ve binlerce takipçileri vardır. Ayrıca da benim listemde en çok dinlediğim müzik gruplarından olduklarını da söylemem gerekiyor bu durumda. Amfi kullandıkları için sokakta çalmalarına izin vermiyoruz dese de Beyoğlu Belediyesi aslında bu açıklama doğru değil. Tek başına ve bir tek klasik gitarıyla müzik icra etmeye çalışan Anıl Özbal isimli müzisyen de bu baskılardan şikâyetçi. Eskiden rahatça müziğini aktarabilirken bu son kısıtlamayla amfisi olmamasına rağmen o da müziğini icra edemiyor. Bu durumda Alatav, Bandista ve Siya Siyabend gibi grupların akıbetini hiç söylemeye gerek yok. Bir tek klasik gitara bile izin vermeyen zabıta ve polis, birçok müzik aletiyle müzik yapan böyle gruplara artık nasıl davranır siz düşünün. Aslında bir de amfiyi gürültü gibi algılayan bir belediye anlayışı da mevcut. Gürültüye karşı olduğunu söyleyen belediye amfilere kafayı takmış durumda.

Endüstriyel müziğe karşı olan bu müzisyenlerin manifestosundan birkaç bölüm aktarmak istiyorum: “Popçular uzak kalsın sokaklardan! Menajerlere, yapımcılara ihtiyacımız yok, uzak durun. Gerçek heyecanımızı satılığa çıkarmayacağız. Sokakta ses çıkarmak ve müzik yapmak özgürleşme eylemidir.”

Anlaşılan o ki, sokaklardan korkan iktidar partisinin belediyesi; tüm eylemleri, demokratik mitingleri engellemekten daha ileri gidip işi sadece müzik yapmak olan,  sokağı araba ve korna gürültüsünden arındırarak bir müzik festivaline çeviren müzisyenlerden oldukça rahatsız. Eğer bir gürültü, bir olay varsa sokakta onlar araba ve korna gürültüsü; egzoz ve gaz bombası kokusudur. Sokak müziği, sokağa hayatı getirmektir, endüstriyel müziğe bir tepkidir. Tabi ki müzikten ve sanattan anlayana!

Manşetlerin Ardında Kalanlar: Grevdeki İşçiler

Hakkını arayan işçilerin eyleminden.

Gündemimiz her gün o kadar farklı noktalara kayıyor ki yıllardır olan bir gerçekliği belki de sürekli gerçekleştiği için artık bazı büyük medya kuruluşları görmezden geliyor. Aslında bu dediğim biraz iyimser bakış açısı; belki de işçi hakları, grevler üzerine yayın yapmak istemiyorlar. Buna zorlanıyorlar belki iktidar tarafından ya da kendi işçilerine yansımasından korkuyorlar. Her ne olursa olsun medya kuruluşları –yani halkının yanında olmayanlardan bahsediyorum– büyük bir sorunu görmemezlik ediyor. Aslında şu anda o kadar işyerinde o kadar fazla işçi eylemi var ki sendikaların sürdürdüğü bilmem farkında mısınız? Karl Marx’ın artı değer hipotezini az çok bilen işçilerin bulunduğu işyerlerinde bir grev dalgası yayılıyor. Bazı işverenler bu sendikacıları işten çıkarıp, geriye kalanları püskürterek haksız yapılanmalarına devam ediyorlar. Çoğu işçi küçük yaşlarda, sigortasız şartlarda, asgari ücretin bile altında, kayıtsız şekilde çalışmaya zorlanıyorlar. Seslerini çıkaramıyorlar çünkü bu konuyu denetleyici bir kurum maalesef ortada yok. O üç kuruşa kendi emeklerini satıp, en azından birkaç giderini sağlamaya çalışıyorlar. Bir de tabi daha iyi şartlarda olup da devletin veya devlet kurumlarının kendi kurumlarından ettiği işçiler mevcut. En son örneği de Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki işçiler.

Polisin şiddetine maruz kalıp, beyin travması geçiren bir işçi.
Üniversite kendi işçilerini değerlendirmek yerine işleri halletmesi için bir taşeron firma bulmak için ihaleye gitmeye hazırlanırken, bu ihalenin olmamasına çalışıyor işçiler, ekmeklerinden olmamak için. Bunun için üniversite içinde eylemlerde bulunuyorlar, temel hakları olan örgütlenme haklarını kullanıyorlar bir bakıma. Aslında buradaki temel sorun Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğü bu işçileri Çukurova Üniversitesi’nin işçileri olarak kabul etmesine rağmen her nedense hastane yönetimi işçileri kabul etmiyorlar. Taşeron şirketi zengin etmek isteyen bir anlayış bir bakıma düşünüldüğünde çünkü bu konuda bir açıklamaları maalesef yok. Peki, bakanlığın kararına direnen üniversite yönetimi suçluyken ne oldu dersiniz? Polisimiz eylemlere gaz bombasıyla dalmayı çok sevdiği için işçilerin haklı eylemine gaz bombası attı. Bunla da yetinmeyip resimdeki işçiyi fena halde darp edip, beyin travması geçirmesine neden oldu. İşçilerden 25’i tutuklandı. 5’i yaralandı. 200 işçiye de saldırdı. Polis terörü ya da AKP terörü diyelim buna yine gariban, sesi bir türlü duyulmayan işçi sınıfına vurdu.

Hala bu ülkede AKP’den çok şey bekleyen liberal bir kısım var maalesef ki. Siyasi ve toplumsal yaşamda bizi normal standartlara ulaştıracaklarını düşünen o liberal kısma sormak gerekiyor: Sizce bu kadar olay, bu kadar baskı sizce normalleşmek mi? Manşetleri bırakın gazetelerinde veya haber bültenlerinde en son haber olarak bile duyurulması gerekmiyor mu, bu haberlerin? Bu kadar baskı var anlaşılan medyanın üzerinde. Yeni medya düzenini çok iyi şekilde uyguluyorlar medya patronları. Buradan cesur, işinin hakkını veren gazetecilerin sesinin ulaşabilmesi için Manşetlerin Ardında Kalanları konuşmaya devam edeceğim.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Duyarlılık Öyküsü: Barışın Anneleri


Barış Anneleri İnisiyatifi.

Kürt sorunu yıllarımızı aldı götürdü bizden. Sadece yıllar da değil, ülkenin geleceği olacak genç beyinleri de. Hem askerlerden hem de Kürt PKK’lılardan bahsediyorum gelecek olarak. 80’li ve 90’lı yıllara baktığımızda bu sorunun çözülmesi o kadar zordu ki. Kürt demek bile suç teşkil ediyordu. Ancak Türkiye yıllar geçtikçe bir gelişim süreciyle birlikte Kürt demeyi öğrendi, Kürtçe televizyonu açtı, meclisteki Kürt temsilcileri artık rahatça konuşabildi. Tabi meclis dışındaki Kürt temsilcilerin de konuşamayıp, hapishanede yatmasını da göz ardı edemeyiz. Ama yine de yıllardır savaşla bitirilmeye çalışılan bu sorun, yavaş yavaş bir gelişmeyle farklı boyutlar kazanmaya başladı.

Barış Anneleri canlı kalkan olarak hala sınır bölgesinde.
Burada sadece devlet veya sadece PKK yanlış yaptı, onlar çözümü sağlatmadı demek kendine düşen görevleri yapmayıp suçu başkasına atmaktan başka bir şey değildir. Bugüne kadar hem devlet hem de PKK büyük hatalara düşmüştür. Devlet faili meçhul cinayetlerle, Kürtleri topraklarından sürerek, Kürt aydınlarını tutuklayarak ve susturarak, Kürt kadınlarını ve gençlerini kurşuna dizerek bu hataya düşmemiş midir? Çözümün yolu silah mıdır? Eski özel harekâtçı Ayhan Çarkın’ın itirafları devletimizin hatalarını bize daha çok açıklıyor. Aynı şekilde PKK da sorunun çözümünün askerin ölmesiyle olacağını düşünmüş, oysaki devletimiz “Vatan sağolsun” cümlesiyle kendi suçunu örtbas edip, bu büyük acılarla kendi halkını yalnız bırakmıştır. Ayrıca da Ekim 2010’da yapılan bir röportajdan bahsetmek istiyorum. Ertuğrul Mavioğlu’na konuşan Murat Karayılan aynen şu cümleleri sarf etmiştir: Devlet bizi yenemeyecek ama biz de devleti yenemeyeceğimizi artık anladık.” Yani bu savaşın bir galibi olamayacağını bize söylüyor. Oysaki hala bu savaş devam ediyor. Gazetelerimiz sağolsun bize savaşın sona ermesi gerektiğini söylemek yerine birilerini vatan haini, katil ilan ediyor. Savaşın diliyle konuşuyor yani. Yıllardır yapılan savaşın, sınır ötesi operasyonların bir işe yaramadığını her nedense yazamıyor. Ama bu ortamda bile güzel şeyler olmuyor değil. Örneğin; Barış Anneleri İnisiyatifi.

Beyaz tülbent bırakarak operasyonların bitmesini istediler.
Çocuklarını, kocalarını kaybetmiş ve bu savaşta en çok ağlamış olan Kürt anneleri hem PKK’nın hem devletin bu operasyonları durdurması için sıfır noktasına yani sınıra gidip, bize barışın ne olduğunu hatırlatmıştır. Bu ülke toprakları üzerinde yaşayan halkların kadınlarının ne kadar cesur ve özel olduğunu bize hatırlatan hikâyelere bir yenisi daha eklendi sayelerinde. Size açıklamalarından birkaç cümleyi aktarmak istiyorum bu noktada: “Biz savaş istemiyoruz. Biz burada asker annelerine de sesleniyoruz; gelsinler bizimle birlikte olsunlar. Ne bir asker annesi ne de bir gerilla annesi ağlamasın artık. Asker de bizim çocuğumuz, dağdaki insanlar da bizim çocuğumuz. Bu mübarek ramazan ayında bu kadar Müslüman öldürülüyor. Bu kadar asker öldürülüyor. Başbakan bu savaşı durdursun artık.Ayrıca da Çukurca’da 8 askerin ve 1 korucunun öldüğü yerde de şu açıklamayı yaptılar: “Biz Kürt anneleri olarak bombaların patladığı yerdeyiz. Keşke askerlerin yerine bizim cesetlerimiz burada olsaydı. Sayın Başbakanıma sesleniyorum; annelerin gözyaşlarını dindir. Gel bu kanı durdur. Hem bu saldırıyı hem de TSK’nın Kuzey Irak’taki kamplara yaptığı hava harekâtını kınıyoruz.” ve Eskiden aşiretler arasında kavga çıktığında kadınların beyaz başörtülerini önlerine attıklarında kavgalar dururdu. Biz de beyaz tülbentlerimizi Başbakan Erdoğan’ın önüne atıyoruz. Artık bu kan bir an önce bitmeli, tüm anneler artık ağlamamalı.”
  
Son cümleden başlamak gerekirse başörtüsünün atılması özellikle doğu bölgesinde kavgaların, savaşların bitmesi için son sözdür. Kadın isterse o anda bu kavgayı bitirebilir. Kocalarının, çocuklarının anlaşamadığı bir ortamda anneler son sözü söyleme hakkını çok güzelce bir şekilde kullanıyorlar. Eğer asker anneleri de bu duyarlılıkla ve milliyetçilik söyleminden uzaklaşırlarsa erkeklerin oluşturamadığı bir barışı gözü yaşlı annelerimiz bize sağlayacaktır.

Bu noktada hem devletin hem de PKK’nın yapması gereken birçok şey var aslında. Devletin operasyonları durdurması, Kürt aydınlarını düşündükleri için tutuklamak yerine serbest bırakması, konuşmaya başlaması gerekir. Aynı şekilde PKK’nın da geri plana çekilip, BDP’nin barış için daha ön planda olması gerekiyor. Tabi bunun için PKK’nın ateşkes edip, devletin de BDP’yi sorunun çözümü için muhatap alması gerekiyor. Yoksa ramazan ayının bitmesiyle başlayacak kara operasyonlarıyla ve özel harekâtçı polislerin eline ağır silahlar ve zırhlı araçların verilmesiyle birlikte daha çok askerin ve PKK’lı Kürt gençlerinin ölmesine neden olunacaktır. Bunun yanında Kürt kelimesinin, Kürtlerin, Kürtçenin hem devletçe hem de medyaca baskıya uğraması kaçınılmaz olacaktır bu yanlış devlet politikalarıyla. Onun için bu kadar yürekli ve barışın diliyle konuşacak barışın annelerine, çocuklarına, kocalarına yani tek bir terimde toplamak gerekirse Barışın İnsanlarına çok ihtiyacımız var.

21 Ağustos 2011 Pazar

Abraham Lincoln ve J.F.Kennedy Arasındaki İnanması Güç Sır!

A-Abraham Lincoln'un kongreye secildigi yil 1846. 
John F. Kennedy'nin kongreye secildigi yil 1946.

-Abraham Lincoln'un ABD Baskani oldugu yyil 1860.
John F. Kennedy'nin ABD Baskani oldugu yil 1960.

-Her iki baskan da bir cuma gunu suikastta kurban gitti.
Her iki baskan da baslarina isabet eden kursunla oldu.

-Lincoln'un sekreterinin soyadi Kennedy idi.
Kennedy'nin sekreterinin soyadi Lincoln idi.

-Lincoln ve Kennedy guneyliler tarafindaan olduruldu.
Lincoln ve Kennedy'nin koltuguna guneyliler oturdu.

-Yerlerine gelen baskanlarin soyadlari J.Johnson'di.

-Lincoln'den sonra baskan olan Andrew Johnson'in dogum yili 1808'di.
Kennedy'den sonra baskan olan Lyndon Johnson'in dogum yili 1908'di.

-Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doogum yili 1839'du.
-Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald'in dogum yili 1939'du.

-Iki suikastcinin de 3 ismi vardi.

-Iki suikastcinin de isimlerinde 15 harf vardi.

-Lincoln, 'Kennedy' isimli bir tiyatroda vuruldu.
Kennedy, 'Lincoln' marka bir otomobilde vuruldu.

-Lincoln'u vuran tiyatrodan kacti, bir depoda yakalandi.
-Kennedy'yi vuran depodan kacti, bir tiyatroda yakalandi.

-Her ikisi de davalari baslamadan öldurüldu.

-Lincoln olmeden bir hafta once Maryland Monroe'daydi.
-Kennedy ölmeden bir hafta once Marilyn Monroe'ylaydi

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Muhaliflerin Başına Gelebileceklere Dair Uyarılar


Hopa'daki olaylardan bir görünüm.
Geçen gün bir sosyalist partinin broşürünü evimin kapısının önünde buldum. Herhalde zili çalıp, kapıyı açacak kimse evde olmayınca broşürü kapının tokmağına sıkıştırmışlardı. Broşür son Hopa olaylarıyla ilgiliydi, bu olaylarda tutuklananların son durumunu aktarıyordu. Öncelikle Hopa olayları neydi bir ona bakalım. Hopa’da miting yapmaya giden başbakanı ve yaptığı siyaseti eleştirmek isteyen muhalifler üç karayolu ötede özellikle HES’lerle ilgili itirazlarını dile getirmişlerdi. Bizim polisimiz de sağ olsun gaz bombasını çok sever eylem olaysız bir şekilde devam ederken gaz bombalarını ortaya bırakmıştı. Sonra daha büyük olaylar gelişti ve bir emekli öğretmen gaz bombası nedeniyle öldü. Arada şunu belirtmek gerekir ki dünya literatürlerinde gaz bombası bir kimyasal silah olarak kabul edilmektedir ancak bizim devletimiz öldürücü etkisi olan bu bombalarla demokratik eylemleri sabote etmektedir. Konumuza dönersek daha sonra eylem başbakanın konvoyuna taşındı. Bazı insanlar polisin tutumuyla provoke olup taşlarla başbakanın konvoyunu taşladı ve bir polis memuru da burada ağır bir biçimde yaralandı. Günlerce yoğun bakımda kaldıktan sonra tekrardan hayata döndü polis memuru.

Parasız eğitim isteyen gençler.
Asıl olaylar da bundan sonra başladı. Hopa’daki eylemde bulunanlar terör örgütü şüphesiyle gözaltına alındı. Aslında olayların olduğu yerde ne terör örgütleri vardı ne de illegal bir oluşum. Yasal partiler, kurumlar ve kuruluşlar başbakanı en doğal haklarıyla protesto ediyordu. Ancak işin garip yanı bu gözaltlarında yaşandı. Terör örgütü olduklarını gösteren deliller; ekmek bıçağı, Halka filmi CD’si ve çizgi filmleri CD’leriydi. Evet, taşlı bir eylem kabul edilemez tabi ki ama sırf muhalif oldukları için de terör örgütü oldukları söylenemez. Delillerin de saçmalığı ortada tabi ki. Sırf Hopa olaylarına bakmamız da bu konuda yanlış. Sosyalist örgüt ve parti yöneticileri Devrimci Karargâh örgütü şüphesiyle gözaltına alındılar tam tamına on bir ay boyunca. Hiçbir delil bulunamayınca geçen günlerde serbest bırakıldılar. Aynı şekilde başbakana mesaj göndermek isteyen iki genç “Parasız eğitim istiyoruz, alacağız.” afişini bir program esnasında açıp yine ne gariptir ki terör örgütü suçundan yargılanıyorlar. Herhalde parasız eğitimi sadece teröristler savunuyor. Daha içeride bu şekilde haksızca yatan insanlar varken ekmek bıçağının ve yasal film CD’lerinin bulunması terörize bir durum teşkil etmiyor herhâlde. Apaçık ortada olan şey muhaliflerin susturulmaya çalışıldığıdır. Bu yazıdaki durumlarla ilgili sesini açıkça belli eden tüm muhaliflere bazı uyarılarda bulunmak istiyorum. Evinizde sizi terör örgütü suçundan tutuklatacak her şeyi hemen çöpe atın. Hemen sakın illegal belgelerden veya teçhizattan bahsetmiyorum. Evinizdeki yasal film CD’leri veya bakanlıklarca basılması onaylanmış kitaplar ve dergiler de olabilir. Mutfak işleriyle uğraşıyorsanız yeni aldığınız bıçak takımı hatta meyve bıçakları, çatallar veya da toplu iğnelerin bulunduğu bir kutu. Neyse zaten anlayan anlamıştır ne demek istediğimi.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Solcular Acaba Nerede ki?



Yıllardır solun en büyük güç kaynağı dil, din, ırk ayrımı yapmamasıdır ve sol bununla gururlanmıştır. Yeri gelmiş türban sorununun en ağır yaşandığı günlerde türbanın üniversitede serbest olmasını savunmuş; yeri gelmiş Alevilerin, Kürtlerin ve Ermenilerin yanında olmuş; işçilerin, öğrencilerin, işsizlerin, memurların, mağdurların bir araya gelmesine vesile olmuştur. Hatta kendi ülkesiyle sınırlı kalmayıp Filistin’i 1968’lerden beri savunmuştur. Çevrecilerle, transseksüellerle, gaylerle, lezbiyenlerle birlikte hareket etmiştir. Ancak şu son zamanlardaki Afrika yardımlarını ele alırsak, sol son zamanlarda her nedense büyük bir sessizliğin içine gömüldü. Şimdi sol derken kendini sol olarak görenleri kastetmiyorum. Örneğin; Hulki Cevizoğlu’nun Türkiye'de ekonomik kriz yaşanırken, nerden çıktı bu Afrika'ya yardım? Tam bir ayranı yok içmeye, tahterevalli ile gider Afrika'ya örneği.demesini kaile almıyorum. Bu kadar yakışıksız cümleyi savunmanın açıklaması yoktur. Zaten benim sol dediğim ulusalcı-milliyetçiler değil sosyalist cenahtır. Yıllardır dünya olaylarına sessiz kalmakla suçladığımız devletin bu sese kulak vermesine rağmen gerektiği yerde destekleyip, gerektiği yerde eleştirme erdemini niye kullanamıyoruz ki? Gerçekten de Afrika’ya yardımlar çok önemli ve bizim açımızdan güzel olaylar ancak solcular niye çıkıp “El Beşir’i yıllardır savunurken niye şimdi başladı bu yardımlar, ne değişti?” diye soramıyor. Niye kimse en azından halkın başlattığı bu kampanyaları desteklemiyor. Yıllarca muhafazakâr kesim Filistin için eylemler yaparken, solcular da meydanları inletirken, şimdi ne değişti acaba da artık haklının veya muhafazakârların yanında olamıyor solcular? Eğer sosyalizmin içine ulusalcılık kaçmadıysa –yani ulusalcılar gibi AKP’yi veya muhafazakâr kesimi doğru ya da yanlış yapmaları önemsiz olmak koşuluyla sürekli eleştirmek, doğrularını karalamak– bu sessizliğin bir manası yok.  Muhafazakâr kesimle aynı yönde olmaktan niye çekiniyoruz ki? Onlar din birliği yaparken, biz solcular her zamanki gibi haklının, ezilenin yanında olmamamızın bir anlamı yok. Evet, şunu eleştirebiliriz: Artık ülkemiz kapitalizmin oyuncağı olmaktan, kapitalizmin oyuncusu olmuştur. Bunun en büyük örneği de Somali’dir. Büyük bir kapitalist mantığıyla El Beşir’e kucak açarken hükümetin hümanist olduğunu sanmak büyük bir saçmalıktır. Ama bu durumda bile yıllardır hümanistliğiyle övünen solcular acaba nerede ki?