13 Kasım 2011 Pazar

Türklüğe ve Türkiyeliliğe Koyu Milliyetçi Bir Bakış

Türk kimdir, Türkiyeli mi Türk mü, hangisi tercih edilmeli? Son zamanlarda artık Türk kavramı kayboldu, Türkiyeli olma kavramı hayatımıza girdi. Bu sefer bir sosyalistin gözünden değil, koyu bir milliyetçinin gözünden nasıl görünebilir bu kavramlar, ona kafa yormaya karar verdim. Öncelikle Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez vs. gibi kavramlar bizim etnik kökenimizdir. Annemizden ve babamızdan kalan kimliğimizdir. Bize kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi gösterir bu tanımlar. Böyle bir düşünceyle yola çıktığımızda koyu bir Türk milliyetçisi kendini Türk olarak tanımlar. Ama aynı şekilde Kürt bir insanı da sırf bu ülkede yaşadığı için Türk kabul ediyor. Şimdi koyu bir milliyetçilikle başlarsak eğer, eğer Türklük senin kimliğinse, annenden babandan kalan bir mirassa, seni tanımlıyorsa demekki bu tanım senin için çok değerlidir ve bir Kürt'le bu kavramı paylaşman, onun senin soyundan gelmediğini bildiğin halde onu kendin gibi görmen atalarına, köklerine büyük bir saygısızlıktır. Türk olmayan birisi nasıl Türk olabilir ki senin koyu milliyetçi tavrına göre. Bugünkü sözde milliyetçiler oysa bu ülkede yaşayan herkesi Türk olarak görüyor. Buna Türk Dil Kurumu da dahil. Oysa senin kanın sana özgüyse, en değerlisiyse niye bu tanımı başkalarıyla paylaşıyorsun ki?

Aslında bu tanımlamalarla gerçek bir milliyetçinin nasıl düşünmesi gerektiğine bir atıfta bulunmuş olduk. Bazıları çıkıp senden ne de güzel milliyetçi olurmuş, yanlış yoldasın diye bir laf atmada bulunabilir. Neyse konuyu dağıtmamak adına, bu konuya bir de hümanistçe bakmakta yarar var. Her insan -eğer inançlı biriysek- Havva'dan ve Adem'den geliyor ve hepimiz onların evlatlarıyız. Gözümüz, kaşımız, ten rengimiz, aksanımız, dilimiz yaşadığımız bölgelere göre tabi ki farklılık gösterecektir ancak birimizin diğerinden üstün olmasına gerek gösterilecek şeyler değildir bunlar. Yani kısacası aynı yerden geliyoruz ve hepimiz eşitiz. Aynı şekilde -eğer inançsız biriysek- hepimiz maymundan geliyoruz ve başka bir yazımda daha bahsettiğim gibi maymunları türlerine göre ayırmaya kalkmak tam bir ahmaklıktır. Etnik kökenlerimiz kendimizindir, geldiğimiz yerdir ama hiçbir etnik köken diğerinden üstün değildir. Şimdi Türk etnik kökense ve Türkiye'de bir devlet adıysa; Türk olmayan insanlar da etnik köken üzerinde değil de bir devletin toprakları üzerinde yaşıyorsa o insanlar Türk değil, Türkiyelidir. Bütün meselenin kısa tanımlaması budur. Bir Kürt'ü veya Ermeni'yi zorla Türk yapamayız ki zaten geldiği köken de bellidir. Aynı şekilde Türklüğü bir üstün kimlik haline de getiremeyiz. Bunu yapmak demek insanın eşitliği inancımıza ters olur. O zaman herşey birbiriyle eşitse ortak payda yaşadığımız toprak parçasıdır. Hiçbir insanı zorla olmadığı birşeymiş gibi gösteremeyiz. Kendisine yabancı, geçmişine uzak halde yaşamaya zorlayamayız.

Aslında bu başlıkla ve yazıyla milliyetçilerin takındığı "bu ülkedeki herkes Türk'tür" anlayışına koyu bir milliyetçilikle yanıt verip, kendimce çürütmüş olup; aynı zamanda hümanistçe neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini konuşmuş olduk. Yine tabi kendimce.

7 Kasım 2011 Pazartesi

AKP'nin İnşaat ve Demokrasi Sınavı


AKP'yi iki açıdan konuşmak ve değerlendirmek istiyorum bu yazımda. İlki AKP'nin övündüğü inşaatçılık mantığı ve ikincisi ise AKP'nin demokrasi sınavı.

İlk olarak AKP'nin yaptığı inşaatları düşündüğümüzde ve gördüğümüzde Avrupa'nın en büyük adalet sarayı Çağlayan'da açıldı. İzmir'in de içinde olduğu otoyollar yapıldı (İzmir'deki otoyol 20 küsur yıldır yapılamamıştı). Hızlı tren projesi son yıllarda başladı ve oldukça hızlı ve iyi bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. TOKİ hiç olmadığı kadar değerli bir kurum haline geldi, birçok bina yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Ayrıca bu binalar için en küçük köyüne kadar suyu olmayan yer kalmadı. Çoğu ilde doğalgaz altyapısı kuruldu. Her köyün artık bir yolu oldu bu dönemde. İzmir'de belediyeyle birlikte metro projesi gerçekleştirildi. Üniversite öğrencileri için yurtların sayısı ve kapasitesi arttırıldı. Daha onlarca ulaşamadığım ve aklıma gelmeyen şeyler de yapıldı. Kimseler kusura bakmasın ama o popülist üstten bakan ulusalcılığımızdan ve milliyetçiliğimizden ve de kendi içine kapanık sosyalizmimizden uzaklaşıp, tüm bunların hakkını vermemiz gerekiyor. Kaba bir siyasetle hareket edip, haklıya hakkını teslim etmeme gibi bir tavır içinde olmamalıyız. AKP çok büyük işler başarmıştır ve yapacağını söylediği projeleri eğer yapabilirlerse, bu ülkenin altyapısına hiç görülmemiş bir yatırım yapmış olacaklar. Buna ben kendi içimde AKP'nin inşaatçılığı diyorum. İnşaatın bu kadar üst düzey bir noktaya geldiği bu dönemlerde heralde böyle olması da normaldir ve tüm bu yatırımları ayakta alkışlıyorum!

Şimdi alkışımızı verdik ve hakkımızı teslim etmiş olduk. Ancak bir de bu ülkenin demokrasisine bakmakta yarar var. 12 Eylül'ün anayasasında en çok eleştiri yapan AKP aynı zamanda bu anayasayı hep kendi lehinde kullanmayı bir görev bilmiştir. Sıkıştığı yerde 80'lerin ve 90'ların tekniğini çok güzel kullanan bir hükümetimiz var ne yazıkki! Parasız eğitim istedi diye terör örgütüyle ilişkilendirdiği gençler var maalesef. Hopa'da kendilerini protesto etti diye "ekmek bıçağını, çizgi film cd'lerini" terör örgütünün delili sayan bir savcılarımız var maalesef. Tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş eski yasadışı sol örgütler, bu apansız hükümet baskısı yüzünden tekrar gün yüzüne çıkıyor ve birilerinin haksız yere tutuklanmasına neden oluyor. Bugün her kitapçıda bulabileceğiniz Felsefelerin Temel İlkeleri veya Mahir Çayan'ın Bütün Yazıları kitapları sizi THKP-C sempatizanı yapıyor. Peki günümüzde artık THKP-C var mı diye sorarsanız, Mahir Çayan'a veya diğer sosyalistlere ve aydınlara saygı duyan başka partilerimiz ve sivil toplum örgütlerimiz mevcut. Zaten kitaplarını her kitapçıda bulabileceğiniz bir insana da saygı duymanız, hukuksal olarak bir sorun yaratmaması lazım.


Bugün ovada siyaset yapmaya çalışan insanları sırf devlet politikalarından farklı düşünüyor diye, bugüne kadar eline silah almamış olmasına rağmen ve barışın yollarını arşınlamasına rağmen, (Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi) bugün bu şekilde düşünenleri korkutmaya ve sessizleştirmeye çalışan bir demokrasi anlayışımız var. Bugün bir cemaatinin liderini eleştiren bir kitap yazdı diye (daha doğrusu daha tam anlamıyla yazılmamıştı) basılmadan, o kitabı toplayan ve yazarını tutuklayan bir demokrasimiz var. Aynı şekilde hükümeti devirmeye çalışmakla suçlu görülen sendikacılar, politikacılar var. Suçları ise, hükümeti devirmek için gösteri ve yürüyüş yapmak. Şimdi bir düşünün, beğenmediğiniz bir hükümetin iktidardan gitmesi için ne yapmanız lazım ki suçlu bulunmayasınız? Ki anayasal hak olarak gösteri yapabilir, eylem yapabilir ve hatta izinsiz bir şekilde basın açıklaması yapabilirsiniz. Ama birileri çıkıp, bunlar suç diyebiliyor. Size ise herhalde ağlanacak halimize gülmekten başka bir şey kalmıyordur böyle olunca. Hadi bunları geçelim siyaset-üstü olan konulara gelelim desek; önümüzde duran yüzlerce taciz, tecavüz, kadına karşı şiddet davaları var. N.Ç. gibi, Siirt'teki tecavüze uğramış ilkokul öğrencisi 4 kız çocuğu gibi, Ayşe Paşalı gibi. Şimdi bu mantıkla hareket eden bir siyasi partiyi inşaatçılığıyla ne kadar övüyorsam, aynı şekilde bunları yaptığı için, engel olmadığı için o kadar iğreniyorum.

 Son zamanların popüler bir konusu var: Anayasa. Herşeyin yapılacak olan yeni anayasayla düzeleceğini düşünüyoruz ve hayal ediyoruz. Tamam geçsin bu günler de, dayanırız diyoruz. Nasıl olsa yeni bir anayasa geliyor, yolda. Mutluyuz. Aslında hiç de umutlu değilim. Tüm bu olanlara karşılık, "maalesef oluyor böyle şeyler, anayasa böyle diyor." diyen bir hükümetimiz olsaydı, yeni anayasadan umutlu olabilirdim. Tüm olanlara "oh olsun" mantığıyla hareket eden meclisteki siyasal üstünlüğe sahip bir parti, nasıl demokratik bir anayasaya önayak olacak? Neyi, ne şekilde düşünecek ve neyi değiştirecek? Sırf değişti demek için değişecek bir anayasa bizi bekliyor gibi. Umarız haklı olmayız bu durumda.

3 Kasım 2011 Perşembe

TV'lerdeki Yardım Toplama Palavrası

Önemli bir afet veya maddi sıkıntıların olduğu zamanlarda bazı kanallar para toplama curcunasının içine girer kendince. O kanalda çalışan (dizilerde oynayan, program yapan vs.) tanıdığımız ne kadar insan varsa geçerler telefonun başına yardımların gelmesini beklerler. Kimi zaman küçük bir çocuk arar, kumbarasındaki parayı bağışlar, bir diğeri bisiklet almak için biriktirdiği parasını. Belki de ulaşır bu yardımlar onlar tarafından. Oysa büyük amcaları, patronlar, holding sahipleri çıkar ve şu kadar da benden diye atılıverirler. Her büyük bağış, daha çoşkulu alkışa eşdeğer gelir. Para geldikçe, çoşku artar gider. Mesela son yardım programında 19 kanal bir araya gelmişti. Medya bile birleşti diye manşetlere çıkmışlardı. Katılmayan medya kurumlarına da güzel bir küfür edilmişti arkalarından sosyal ortamlarda. Ayrıca Samanyolu'nun da yaptığı yardım programı vardı, bu programdan birkaç gün önce. Samanyolu 65 milyon lira, 19 kanal 62 milyon lira olmak üzere toplamda 127 milyon lira toplanmıştı, ya da biz öyle sandık. Aslında aktarılan paranın Samanyolu için 7,5 milyon lira, 19 kanal için de tahminen 20 milyon lira olduğu söyleniyor. Aslında söylenmiyor, kanıtlar bu yönde. Başbakanlığın yardım hesaplarında 122,5 milyon lira var. 80 milyonunu Suudi Arabistan göndermiş, Vakıfbank ve Mesut Barzani de 1,5 milyon lira bağışlamış ayrı ayrı. Geriye kalanlar da tüm herşeyi özetliyor. 


Kanallar parayı topluyor. Aslında isimleri alıp, direkt Başbakanlığa gönderiyorlar. Hangi kişiler yatırmış, hangi kişiler yatırmamış kimsenin umrunda değil. Bu yardımları toplayan kanallar hiç tekrardan kontrol edip, bunun hesabını sormuyor. Zaten Başbakanlık bunlarla ne uğraşacak zamanı var ne de böyle bir hakkı var. Zaten bunu bilen işadamları da arayıp bol keseden atıp, sonra ortalıktan yok oluyorlar. Ama öyle bir-iki kişi de değiller epeyce fazlalar. Çıkıp reklamlarını  yapıyorlar, biz halkımızın yanındayız mesajı veriyorlar ama sonrası büyük bir hiç. Kanallar da sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip etmiyor, bu yalanları söyleyenleri ifşa etmeyi akıllarından bile geçirmiyor. Program bittiğinde, kanallar için de herşey bitiyor. Amaçları zaten yardım toplamak da değil. Biliyorsunuz her kötü olayda hemen bir kısım insanlar dizileri bu hafta yayınlamayalım diye düşünüp, o hafta ara veriyorlar dizilere. Ama dizi yoksa ne yapmalı diye düşününce akıllarına bu fikir geliyor ve dizilerin olmadığı zamanı böyle doldurarak geçirmeye çalışıyorlar. Duyarlıyız imajını sağlayıp, reytinglerine daha da reyting katmaya çalışıyorlar. Bizler de evlerimizde dizi yoksa; yardım var, insanlık var diye düşünüp oturup izliyoruz. Her gelen parayla daha büyük bir çoşkuyla, duygulanarak ve aslında kandırılarak. Oysa hâlâ onların tabiriyle: "Show must go on!"

TSK Tasfiyelerle Arındı mı?

Türk Silahlı Kuvvetleri
Halihazırda Kürt sorunuyla ilgili bir kitap önerisinde bulunmuşken bu konu üzerinden AKP tasfiyelerine değinelim. Özellikle Ergenekon ve Balyoz gibi büyük çapta soruşturmalarda tutuklanan onca üst rütbeli askerden sonra bazı kitlelerce yoğun bir tepki yağmıştı hükümete. Buna karşın yargının orduyu arındırdığı dile getirildi. Bunu, Van depreminden önce kaybedilen ve büyük infiale sebep olan 24 şehit olayı üzerinden inceleyelim.

1980'lerin sonlarından itibaren başlamış olan koruculuk sistemi hala doğru düzgün çalışmamasına rağmen devam etmektedir. Bu sistemin işlememesinin sebebiyse, doğu ve güney doğu bölgelerindeki köylerden devşirilen insanlar. Daha doğrusu devşiriliş yöntemi ve bu sistemin korsan bir method olması. Bu köylerde korucu yapılmak istenen kişiler tehdit edilmektedir. Ya korucu olursun ya da köyünüzü yakarız yahut ailen rahat yüzü göremez kabilindendir bu tehditler. İşin açmaz yanı ise bu köylerdeki insanların çoğunun ailesinden en az birisinin PKK üyesi ve ya bu örgütün öldürülen bir elemanının bulunmasıdır. Siz bu insanı tehdit ederek eline Kalaşnikov silah vererek akrabası bir insanı vurmasını bekliyorsunuz. Bir anlığına kimliğimizi unutalım ve herhangi bir akrabamızın PKK saflarına geçtiğini düşünelim ve bize böyle bir tehditle onu veya bir küçüklük arkadaşımızı vurmamızı istediklerini düşünelim. Konumu ne olursa olsun bu kişinin bizim akrabamız olduğu gerçeği değişmez ki bu insanlık suçu olan terör dahi olsa. Kaldı ki bu hiç bir resmi kaydı olmayan insanlara silah temin ederek hem askeri hem sivil vatandaşı tehlikeye atmış devlet eliyle terör yapılmış oluyor.

Neden koruculuk sistemine değindiğime gelirsek, bu sistemi üreten zihniyet JİTEM'i kurmuş ve Hizbullah'a destek vermiştir. Bu örgütler suçlu masum ayırmadan binlerce faili meçhule imza atmıştır. AKP bunları öne sürerek TSK'nın arındırıldığını belirtmiştir. Fakat gözden kaçan bir nokta var; verilen 24 şehitin arkasında korucu ihmal ve ihaneti olduğu. Kimi korucular saldırı esnasında olması gereken yerde bulunmamıştır kimileri ise PKK saflarına geçerek şehitlere ateş etmiştir. Olay sonrası 'yenilenmiş' TSK'nın verdiği raporda koruculuk sisteminin kalkmaması ve düzeltmeler yapılarak devam ettirilmesi gerektiği yazmaktadır.

Sonuç olarak JİTEM gibi Kürt sorununu kansere çeviren bir yapılanmanın kurucusu Arif Doğan serbest bırakılırken(belkide devlet diyetini böyle ödedi ona karşı) 'temizlik' adı altında TSK'da kadrolaşma yapıldığı artık aşikardır. Pek tabii tutuklular arasında suçlular hatta insanlık suçu işleyenlerde vardır fakat bu tasfiyelerin arkasında zihniyet devrimi değil kadrolaşma yatmaktadır.

1 Kasım 2011 Salı

13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasının Sonucuna Dair

9 Ekim'de yazmıştım bununla ilgili geçen tüm durumları. Yerel mahkemenin kararını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hangi cezaları istediğini. Ve işte sonuç açıklandı.


Milliyet'in haberine göre, Yargıtay, hüküm kurarken, yerel mahkeme gibi, küçük kızın, babası, dedesi yaşındaki kişilerle rızasıyla birlikte olduğu yorumundan hareket etti. Yargıtay, yerel mahkemenin aynı yorum doğrultusunda verdiği, sanıkları 5 yıl fazla cezadan kurtaran “15 yaşından küçük kızla rızasıyla birlikte olmak” ve 5-10 yıl hapisten kurtaran “rızasıyla alıkoymak” suçlarından verilen cezaları onadı. Yargıtay’ın yerel mahkemeden tek farklı yorumu ise verilen cezaların yarı oranında artırılması konusunda oldu. Ancak, ceza artırılarak yeniden verilse bile sanıklar 12.5 yıl hapisten kurtulmuş oldu. 


13 yaşındaki bir kızın cinsel olgunluğunun oluşmamış olmasına ve cinsel ilişkinin daha ne olduğunu bilmemesine rağmen, bizim adaletimiz bu durumu rızası vardı diyerek vicdansızlıklarına vicdansızlık kattı. Bir ahmaklık değil de nedir bu sonuç? Hangi kafayla, hangi vicdana inanarak bu salakça karara imza attılar acaba? Bundan sonra bu hakimlere hangi davayı verebilirsiniz ki, adaletlerine inanabilir miyiz ki? Bu dava siyasetler üstü bir dava olmasına rağmen (her kesim bunlardan rahatsız), karar yine bir fiyasko. 2002'den bu yana 18'ini aşmış bir genç kadın hala geçmişiyle yüzleşebilmiş değil. Hala onun o psikolojik durumu verilecek cezalarla düzelememiş aksine devlete güvensiz, adelete inanmayan genç bir kadın yaratmışız. Hep beraber buna önayak olduğumuz için utanmamız lazım. Tabi ki burada tek eleştirilmesi gerekenler hakimler değil. Buna imkan veren yasalarımız da maalesef değişmedikçe bizden doğru düzgün bir adalet çıkmaz. Herkes yeni anayasaya takmışken, birilerinin ceza kanunlarını da gözden geçirmesi gerekiyor, eleştirmesi gerekiyor. 


Her türlü durumda kendi siyasal görüşlerine göre sokağa çıkan, eylem yapan ve bir kamuoyu yaratan bizler eğer bu konuya ve kadına karşı şiddete karşı ortak eylemler düzenlesek, başörtülüsüyle, ateistiyle, sosyalistiyle, milliyetçisiyle, eylemlerde siyasal propaganda yapmadan bir adım atabilsek, manşetlerin gölgesinde kalan sorunlarımızı çözmeye uğraşsak ne de güzel olurdu! Kıvılcımı bizden olsun, büyütmesi de sizden. Eğer oturduğumuz rahat koltuklardan kalkıp, sokağa çıkabilirsek.


9 Ekim'deki yazım: http://herbokolog.blogspot.com/2011/10/13-yasndaki-kzn-tecavuz-davasna-dair.html

23 Ekim 2011 Pazar

Yamyamlaşmak

Geçenlerde Habertürk sürmanşetten bir kadının cansız ve sırtından bıçaklanmış bedenini verdiğinde, büyük bir tepki toplamıştı diğer medya kuruluşlarından ve habercilerden-yazarlardan. Ancak gelin görün ki, Muhammer Kaddafi'nin halk tarafından linç edilerek öldürüldüğü görüntüleri ve resimleri o medya kuruluşları büyük bir mutlulukla sansürlemeden, yaş sınırı gözetmeden yayınladılar. Libya'daki yamyamlaşmış halkın yaptıklarını, bizim medya kuruluşlarımız da aynı yamyamlılıkla sundular bize. Belki de bu yok oluşun büyük kapitalist devletler tarafından (özellikle Fransa, İngiltere ve İtalya) yönetildiğini düşünürsek, kapitalizme ses çıkarmayan ödleklerin veya çıkarcıların, sesini duyamamış olmamız çok normal bir durum. Zaten Libya'ya demokrasi değil, yeni gelen konseyle bu kapitalist devletlerin sömürmesinin gelmesi de ayrı bir konu.


Bir diğer duruma gelirsek eğer, ülkemizde maalesef son günlerde savaş ortamı gittikçe çıkılmaz bir hal alıyor. Artık ne demokrasi, ne anayasa, ne eşitlik kaldı elimizde. Uzun uzuna anlatmadan kısaca değerlendirme yaparsak; Diyarbakır Cezaevi'nde insanların makatlarına ve ağızlarına sokulan coplardan, taşmış kanalizasyonun üstünde süründürülen insanlardan, çıplak şekilde soğuk suya ve işkenceye maruz kalanlardan, tacize uğradan erkeklerden veya kadınlardan sonra bu sorun büyük bir hal aldı aslında. Ve aslında bu sorun burada başladı. Sonra köyler boşaltıldı, insanlar köylerine dönmesin diye o köyler yakıldı. İnsanlar yoksullaştırıldı, göçer hale yani mevsimlik işçi haline getirildi. Kürt demek ve Kürtçe dili yasaklandı. Kürt aydınları öldürüldü, köyler basıldı kadın, çocuk demeden sırf Kürt oldukları için öldürüldü. Kürtçe albüm yapmak isteyen Ahmet Kaya'ya çatallar fırlatıldı. Ovada siyaset yapanlar tutuklandı, hapsedildi. İşte bu olaylar yüzünden bu savaş başladı ve devam ediyor. Şimdiye gelirsek, devletin yaptığı hatalardan bahsetmişken bir de PKK'nın hatalarından bahsetmek gerekiyor kısaca sanırım. Evet, öldürülen her PKK'lı, Kürt halkının özbeöz evladıdır ancak öldürülen her asker de Türk halkının özbeöz evladıdır. PKK'nın yanlış yaptığı nokta işte tam da bu. Devletten öç alma niyeti veya demokrasiye ulaşma isteği artık özellikle bu yüzyılda silahla, savaşla yürümez. Askerin ölmesi devleti zor durumda bırakmaz aksine kan isteyen kan emicilerini çoğaltır. Devlet vatan sağolsun der, şehit ailesinin kesilmiş elektriğini açar, birkaç gün bu konuyu konuşur sonra unutturur. Geriye ağlayan anneler-babalar kalır.


İşte tam da bu noktada, 24 askerin ölmesinin ardından çok büyük bir üzüntü yaşıyorum ve kahroluyorum ancak içimizdeki yamyamlar da kan istiyor ve o kan durmadan akmaya başladı. Bilmem kaç PKK'lının ölmesi, o kanı emmek birilerine rahatlama hissi veriyor, bu bir gerçek ancak daha sonrasında ne olacağını düşünüyorsunuz? Her şey çözülmüş mü oluyor? Biz barış yapmazsak, bugün ETA'nın silah bırakmasındaki en büyük neden olan yeni demokratik anayasayı, özerkliği, dil hakkını, siyaset hakkını, alternatifleşmeyi sağlayamazsak nasıl ETA gibi bir hareketi PKK'dan bekleyebiliriz ki? Kürtler Türklerden kan istedikçe, Türkler Kürtlerden kan istedikçe neyi nasıl ve ne şekilde düzeltebiliriz? Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı bizimle birlikte savaşan, Güneydoğu'nun Türkiye'ye bağlanması için savaşan, Fransızları yenen ve yeni Türkiye'de yer alan bir halka özerklik vermek o kadar kötü bir durum teşkil etmemeli. 


Aynı şekilde şu anda Van'da yaşanan büyük felakete karşın, "oh iyi oldu" diye tavır koyan, bundan mutluluk duyan, sevinç naraları atan yamyamlar da mevcut aramızda. Size iki durum sunmak istiyorum tam da bu noktada. Eğer bir Allah inancı varsa içinizde, "Hepimiz Havva'nın ve Adem'in güzel evlatlarıyız." Eğer bir inancınız yoksa ve hepimizin maymundan geldiğini düşünüyorsanız; maymunları şempanze, orangutan, makak diye ayırmak ne kadar saçmaysa, siz de insanları lütfen kökenlerine göre ayırmayın.


İnsan dediğimiz canlıyı hayvanlardan ayıran tek şey, düşünebilmesidir, medenileşebilmesidir. Ama bizler kökenimiz ne olursa olsun yamyamlaşırsak eğer, kan emmek istersek, diğer hayvanlardan hiçbir farkımız kalmaz. İnsanca yaşabilmek için, barışın beyaz bayrağını herkesin salladığı bir dünyayı görmek için hayvanca güdülerimizi bir kenara bırakmak ve düşünmeye başlamak gerekiyor.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Illuminati Oyun Kartları


Bir süredir Illuminati sitesindeki geri sayım sürmekte bununla ilgili yazılar yazılmaktadır, geri sayım bu yılın 6-7 aralığında bitmektedir ve tarikatın 300. kuruluş yıldönümüne geldiği söylenmektedir. Bunlar üzerine yaklaşık 16 sene önce çıkan oyunlarına bakmakta fayda var. 1995 yılında Illuminati, paravan bir şirket vasıtasıyla “Illuminati Card Game” isimli bir oyun setini piyasaya sürdü. Bu kartların üzerinde çeşitli çizimler ve altında o çizimlerle ilgili bilgiler yer almakta. Bu çizimlerde, Illuminati’nin dünyayı yönetmekte kullandığı yöntemler ve gelecekte yapacağı bazı işler yer almaktadır.
Oyunun elemanlarına bir göz atalım.
    
Şimdi oyun kartlarını ve onların ne anlama geldiklerini ele alacağım. Kartları iki başlığa ayırdım: Gerçekleşen olaylar ve Gelecekte gerçekleşecek olaylar. Gerçekleşen olaylar ile başlayalım

Gerçekleşen Olaylar

İkiz Kulelerin ve Pentagon’un Vurulması
*En bariz örnekle başlayalım: İkiz kulelerin vurulması! Kartın başlığı “Terörist Saldırısı” ve üzerinde yazan şu: Bu kartı kontrolünüz altında bulunan bir şiddet grubuna +10 güç ya da +10 direnç vermek için kullanın. Günümüzde artık ikiz kulelerin bizzat ABD tarafından yıkıldığı bilinmekte. Bunu da müslüman terörist gruplarını güçlü göstererek, ortadoğuyu işgal etmenin altyapısını hazırlamak için yapmıştır. Tıpkı kartta bahsettiği gibi.
Endonezya Tsunami Felaketi
Endonezya’da 2010 yılında 7.7 depreme bağlı olarak dev bir tsunami oluştu. Şehir sular altında kaldı yüzlerce insan hayatını kaybetti. ABD’nin HAARP silahı ile yapay depremler oluşturabilmektedir. Kartın üzerinde: Felaket. Bu kart bir kıyı bölgesini hemen yok etmek için kullanılır yazmakta.
Japonya Depremi
Sıra geldi HAARP silahının başka bir marifetine. Japonya 2011 senesinde büyük bir deprem felaketi yaşadı. Ekonomisi büyük zarar gördü. Japonya teknoloji konusunda Amerika’nın en büyük rakibi. Ayrıca deprem felaketinden sonra bir de nükleer kaza yaşanacaktı ama Amerika bu konuda başarısız oldu. Kartın üzerinde: Birleşik felaket, bu kartı aynı yerde peşpeşe iki felaket oluşturmak için kullanabilirsiniz yazmakta. Çizimdeki insanların çekik gözlü olduklarına dikkat edin. Ayrıca yıkılan saat kulesi de tokyo wako saat kulesidir. Saat kulesinde saat 11 ve 3′ü gösteriyor. Depremin olduğu tarih 11/03/2011
  
Barack Obama’nın Seçilmesi
Bu kartta da ABD başkanı Barack Obama’yı çok net bir şekilde görüyoruz. Bilmeyenler için söyleyelim,bütün ABD başkanları skull&bones tarikatında yetişmekte, yani 10-15 yıl sonra kimin başkan olacağı önceden belli.
 
Ekonomik Kriz
2010 yılında dünyayı sarsan krizi bizzat Amerika çıkartmıştır. Kendisi de biraz zarar görse de Rusya ve Çin gibi dünya çapındaki güçlü rakiplerine çok ciddi hasarlar vermiştir (zaten Amerika’nın politikası genelde bu. Düşmanlarını alt etmek için biraz zarara katlanıyorlar) . Kartlarda bu olayı “Market Manipulation (Pazar Manipülasyonu)” ve “Currency Speculation (Para Birimi Spekülasyonu)” şeklinde görmekteyiz.
Ortadoğu İsyanları
Orta Doğu’yu kasıp kavuran isyan ateşinin dış güçler tarafından kontrol edildiğini artık herkes görebiliyordur. Kontrol edilmekten kastım halk Amerika tarafından yönlendiriliyor değil. Amerika bu halkları isyan ettirmek zorunda bırakıyor. Önce dikdatörlerin halka çok zulüm etmesi sağlanıyor, sonra bundan bıkan halk haklı olarak isyan ediyor, daha sonra Amerika, Nato ve diğer güçler barış getirme bahanesiyle ülkeleri paylaşıyorlar. Aşağıdaki kartlarda da bunu görmekteyiz, bir dikdatörün büyük resmi var, sokaklar yanmakta, evler klasik ilkel arap evi. Kartta yazan da şu: Bu kartı bir ülkeyi kontrol altında tutmak ya da işgal etmek için kullanın. İkinci kartta da askerin isyancılara saldırışını görüyoruz. Bugün Libya ve diğer Arap ülkelerinde olan olayın aynısı.

 Gelecek Seneryoları

Bu başlıkta da Illuminati kartlarında yer alan henüz gerçekleşmemiş olaylar irdelenecektir.
Sahte Uzaylı İstilası ve Empire State Binasının Çöküşü
Bu kartların ilkinde uzaylılar tarafından kaçırma vakası görüyoruz. İkincisinde de “Foreign Aid (Yabancı Bağış)” isimli bir kart var. Bu da uzayda bulunacak bir kaynak olabilir. Esas önemli olan 3. kart. Ufolar açık bir şekilde Empire State binasına saldırmakta. 95 yılında bu kartları alıp inceleyen biri nasıl 11 eylül 2001 sabahı şok geçirdiyse biz de bir sabah uyandığımızda empire state binasının çöküşünü gördüğümüzde şok geçirebiliriz.
   
Ölülerin Dirilişi
Bir çok bilim dergisinde ölü bedenlere adrenalin ve bazı hormonlar enjekte edildiğinde ölünün kasları bir süre istemsiz bir biçimde tepki verebiliyor. Zamanla tıbbın gelişmesiyle ölüleri hareket ettiren bir serum üretilebilir. İkinci kartta gördüğümüz gibi bu seruma “Ölümsüzlük Serumu” adı vermişler.
Julian Assange’ın Öldürülmesi
Julian Assange Wikileaks’in kurucusudur. Amerika’nın ve diğer devletlerin gizli bilgilerini açığa çıkararak Amerika’ya verdiği zararları herkes biliyor. Assange şuan “prezervatifsiz seks” suçuyla ev hapsinde tutulmakta (çok kötü bir komployla) . Ancak hala işleri kontrol edebilmekte. Yani temizlenmesi gerekiyor. İleri ki zamanlarda Assange’ın öldürüldüğü haberini duyabiliriz. “İkinci Kurşun” isimli karttaki adam kesinlik Assange’a inanılmaz benzemekte, Obama gibi.
Cyborg Askerler
Cyborg askerlerden kasıt merhamet duygusu olmayan, güçlü, ölüm makinası askerlerdir. Bunlar robot olabileceği gibi genetiğiyle oynanmış insanlar da olabilir.
İnsan Klonlama
Bugün bile insan klonlamanın mümkün olduğu söyleniyor. İleriki tarihlerde ordu kurmak ya da başka amaçlar için insan klonlanmaya başlanabilir.
Akıl Kontrol Edici Uydu
Bugün biliniyorki beyinde herşey elektrik dalgalarının hareketleriyle oluşuyor. Uydudan çeşitli frekanslarda dalgalar verilerek bu elektrik akımlarında sapmalar yapılabilir. Böylece insanların fikirleriyle oynanabilir.
İnsan Eti Yiyen Bakteri
İlaç sektörüne can vermek için labaratuvar ortamında üretilmiş insan eti yiyen bir bakterinin geleceği söylenmekte.
 Meteor Saldırısı
Kartın üzerinde: Bu kartı bir ülkeyi hızlı yoldan yoketmek için kullanın yazmaktadır. İleriki yıllarda Amerika’nın rakibi olan bir ülkenin meteor felaketiyle yerle bir olduğunu görebiliriz.
Gizli Şehir
Kartın üzerinde: Bu kartı illuminati ve küresel gücünüzü artırmak için kullanın yazmakta. İlluminati yeni tarihi bir şehir bulmuş gibi yaparak uzaylıları ya da onun gibi kendi ürettikleri fikirleri insanlara empoze etmeye çalışabilir.
Enerji Krizi
İleride Amerika sahte bir enerji kriziyle dünya ekonomisine büyük bir darbe vurabilir.
Ay Üssü
Bu kartta da ayda kurulacak bir üsden bahsetmekte. Böylece HAARP silahının etkinliği artırılabilir.
Üçüncü Dünya Savaşı


* Yazı alıntı olup blogumuzda bu görüşleri savunan kimse bulunmamaktadır.