3 Ağustos 2011 Çarşamba

Komutanların Emeklilikleri Üzerine



Nasıl, nereden başlayayım bilemiyorum. Öncelikle askerlere hiçbir zaman güvenmemişimdir ve de sevmemişimdir. Yanlış anlaşılmasın hiçbir askerle, hiçbir sorunum yok, iyi komutanların varlığını da inkâr etmiyorum ama o kurumu da bugüne kadar hiç sevemedim.

Geçen günlerde en üst rütbedeki komutanlar emekli olmak istediler. Kimisi demokratikleşme dedi, kimisi darbecilere karşı bir galibiyet saydı. Kimisi de AKP’nin artık her şeyin üstünde olduğunu. Ben ilk başta şöyle diyorum: Solculuk, askeriyenin alt edilmesine sevinmek değildir. Askerler bugüne kadar darbeler yapmışlardır, faili meçhullerde parmağı vardır          –90’lardaki Kürt sorunu meselelerinde– ama bu haberlere hiç sevinç duymadım.

Farkında değilsiniz ama Türkiye’de büyük değişimler oluyor. Öncelikle hukuk sistemine bakarsak HSYK önceden AKP’ye muhalifti. Hatta o kadar muhalifti ki hukuksuzluk yaparak muhalifliğini devam ettiriyordu. Hukuk sistemi artık bağımsız değildir nutku atmayacağım çünkü en baştan beri zaten bağımsız değildi. AKP’nin işine yarar kararlar veren savcıların ve hâkimlerin sürgün edilmesi doğalken; yeni HSYK yasalarıyla AKP’nin işine yaramayan kararlar veren savcılar ve hâkimler sürgün edilmeye başlandı. Medya patronlarına bakarsak eğer, önceden de hükümet karşıtı, en uçtaki gazeteciler işlerinden atılıyordu. Mahkemelerde yargılanıyordu ancak bu yeni medya düzeni sayesinde –yani hükümetin yeni medyası– artık uç olanlar isimlerin yanında Banu Güven, Can Dündar gibi ılımlı isimler de artık işlerinden atılmaya başlandı. Belki bir gün bu blog sitesi günde 10 bin tık alıp, birilerinin dikkatini çekerse bizi de susturmaya kalkabilirler. Ayrıca hukuk sistemindeki bir çarpıklığa bakarsak iddianamesi olmadan yıllarca hapis yatan insanları görüyorsunuz. İçeridekiler suçludur, suçsuzdur demiyorum ancak hiçbir şeyi şeffaf olmayan bir davada yıllarca hapis yatmak da büyük bir haksızlığa başlangıçtır. Ayrıca bu hapistekilerin hepsinin de hükümete karşı olması da büyük bir soru işaretidir. Devrimciler ve ulusalcılar bunları sorgulamak yerine maalesef kör dövüşünün içinde kendilerini yiyip bitiriyorlar. Ulusalcılar, tutuklu devrimcileri teröristlikle suçlarken; devrimciler de tutuklu ulusalcıları darbeci olarak suçluyorlar.

Asker meselesine gelirsek, askerlerin pasif bir durumda olması, hükümete bağlı kalması gerekir. Bir savaş ortamında ya da bir tehdit durumunda hükümetten görev alması beklenmelidir. Yani kısacası asker siyasete karışmamalı, kendi alanında ilerlemelidir. Bakın buraya kadar hukuku, medyayı ve askeri hep hükümete bağladık. Medyayı bir kenara bırakırsak hukukun ve askerin hükümete bağlanması en normal sonuçtur. Çünkü seçilen bir hükümetin hukuka ve askere yön vermesi gerekir. Çünkü o parti veya partilerin politikaları halk tarafından seçilmiştir. Ancak medyanın, hükümetin denetlenebilmesi için ve farklı sesleri duyurabilmesi için muhalifliğini kullanması gerekir. Egemenliğin millete bağlanması için, tek egemenin halk olması için halkın seçtiği hükümetin en büyük güç olması gerekir. Ancak bunun için de hükümetin hukuksal yollarla denetlenmesi gerekir. Hukukun yollarının buna açık olabilmesi gerekir. Eğer şimdiki gibi hukukun kendisini denetlemesine izin vermeyen bir hükümetin demokratikleşmesi imkânsızdır. Şimdiki hükümetin yaptıkları da diktatörleşme çabasıdır. Kendisinin denetlenemez olduğu bir ortam yaratmaktır. Gücüne güç katmaktır. Oradaki koltuklar millet tarafından verilir ve üstünde oturanlar millet yararına çalışır. Buradaki millet kavramı o hükümete oy veren çoğunluk değildir, aynı şekilde azınlığın da muhaliflerin de yararına çalışmak gerekir. Onları basında susturarak, iddianamesi olmayan davalarda tutuklayarak değil. Şimdiki hükümetteki çaba tüm sesleri susturmaya çalışmaktır ve bu emeklilik kararları da aslında komutanların bu duruma karşı olan demokratik tavrıdır. Askerin artık darbeleri tercih etmediğinin göstergesidir. Askerlik kurumunu benim gibi beğenmeyebilirsiniz ancak darbelere nasıl karşı duruyorsak diktatörlere de karşı durmamız gerekir.

2 Ağustos 2011 Salı

Markalar ve Logo Değişimleri



Çürük Elma "Apple"

Temiz Bulut Enerjisi Karnesi

Greenpeace her yıl teknoloji firmaları üzerinde yaptığı araştırmaları bir rapor şeklinde yayınlamakta. Bu yılda mayıs ayı içerisinde bu raporunu yayınladı. Raporun ismi Temiz Bulut Enerjisi Karnesi. Karnenin kısaca tercümesini yapmak gerekirse %55.9 ile Yahoo! temiz enerji kategorisine girmekte. Orta sütundaki oranlar ise firmaların doğaya saldığı karbon gazının yoğunluğunu belirtmekte ve de en sondaki yeşil sütunda firmanın üretimi sırasında kamuya karşı ne kadar şeffaf olduğunu göstermektedir. Bütün rakamlara bakıldığında Apple firmasının bize sunulan sempatik görünüşünün altında tam bir doğa canavarı bulunmakta ve bu dünya üzerindeki en yaygın firmalar içerisinde de dipte yer almaktadır.

Ayrıca Greenpeace'in yapmış olduğu bir başka araştırma ise, dünyanın önde gelen şirketlerin kendi içlerinde çevreye en saygılıdan en zararlıya doğru tam listesi şu şekilde; Lenovo, Nokia, Sony Ericsson, Dell, Samsung, Motorola, Fujitsu-Siemens, HP, Acer, Toshiba, Sony, LG, Panasonic ve Apple. Burda da sonunculuğu kimseye kaptırmayan Apple firmasını görüyoruz.

Çevreye en duyarlı 3 firmadan biri olan Nokia'nın büyük bir krizin içine girmesi ve Japonya pazarından çekilme kararı almasında diğer firmaların dikkat etmediği göz ardı ettiği 'çevreye duyarlılığın' da bir payı olduğunu veriler bize göstermektedir.

Blackberry kullanan arkadaşlarımızda merak ediyor olabilirler kullandıkları telefonun doğaya ne kadar zarar verdiğini.. Onu da belirtmekte fayda var, Blackberry üreticisi firma RIM greenpeace araştırmalarınca yeşil çizginin altında kalan ve doğaya zarar verenler arasında yerini alıyor.

Dünyanın dört bir yanında Apple'a karşı şeffaf olması yönünde büyük bir baskı ve talep var. 
İnsanlar eylemler düzenleyip bunlara katılıyor ve tepkilerini ortaya koyuyor. Bununla birlikte bu firmaları tamamen boykot etme imkanımız mevcut olmamakla birlikte bahsi geçen firmalar büyük istihdam kapılarıdır. Bu yüzden bize düşen görev firmaları şeffaf olmaya ve çevreye duyarlı olmaya davet etmektir bıkmak bilmeden. En azından bir ürün alırken bu verilere dikkat etmemiz önemli bir katkı olacaktır. Bizleri ve tüm dünyayı seven koruyan bunuda eyleme döken insanlara.. 

Ölüm Pornosu

Elimde 2011 çıkışlı 2.basımı olan bir kitap var. Yazarı yeraltı edebiyatının en önemli ismi, daha sonra Fight Club adıyla sinemaya uyarlanan Project Mayhem(Kargaşa Projesi) kitabınında yazarı olan Chuck Palahniuk. Kitabıda kısa bir süre önce haberlerde çıkan yasaklamalardan hatılayacaksınızdır. Hoş her şeyi yasaklardan hatırlar olduk ya.. Kitabın ismi Ölüm Pornosu(Snuff).. Evet ismi hayli enteresan içeriği gibi.. Ancak bunların hepsinden de enteresan olanı bir edebi esere ve onun çevirmenine yapılan mantıkla izan edilemeyecek davranışlardır.

Kitabı çeviren Funda Uncu isimli bir çevirmen. 08/06/2011 tarihli gazetelerde çıkan haberler görenleri hayretler içerisinde bırakmıştı. 6 saat boyunca yalnızca bir kitap çevirdiği için emniyette tutulan ve sorgusu esnasında,  "Sen manken misin? Sen de buralara mı düştün?" gibi yakışıksız ve lakayıt bir sorguya tabi tutulan bir çevirmen ve hemen ardından basımı durdurulan bir edebiyat eseri.

Gün geçtikçe polise dayalı bir devlet düzenine bürünen ülkemizde gazeteci, siyasi, iş adamı, sporcu insanların insanlık dışı sorgulamalarının yanına keyfi müdahalelerde başlamış bulunmakta. İnsan Haklarına tamamen aykırı, onur kırıcı, aşağılayıcı muameleler, yasaklanan kitaplar.

Kitabın içeriğine gelirsek eğer, bir porno yıldızı ve çevresindekilerin kurtuluş için bulundukları bir girişimi anlatmaktadır. Tabii ismi, tarzı ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi müstehcen bir üslup hakim kitaba. Kitabın içeriğinden ve isminden daha alçaltıcı ve yüz kızartıcı olansa bu kitabı yasaklayıp çevirmenine 'manken' (polis,mühendis,şarkıcı vb. meslek gruplarından biri) sıfatı ile hakaret edilmesidir. Pek tabii siyah poşette yayın hayatına başlamaya karar veren dergileri bile siyah poşete koyma cezasıyla cezalandıran Çocukları Muzır ve Neşriyattan Koruma Derneği'ni de es geçmemek gerekir. Devletin bizzat polisiyle insanların haber alma ve serbest düşünce dolaşımı haklarını ihlal etmesine sessiz kalmamak son derece önemli.. Bu yüzden herkesi Ölüm Pornosu almaya ve okumaya davet ediyorum!

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Soldaki Ayrışma


Sol yıllardır bir atılım yapacak diye bekleyenler her seçim zamanında veya her birlik çağrısının arkasından hüsrana uğruyor. Atılım yapması beklenen genç futbolcular gibi yıllardır beklenen atılım maalesef bir türlü gerçekleşemiyor. Tabi solun içindeki büyük ayrışma bunun en büyük sebebi.

Çok basit örneklerle konuyu açıklamaya geçmek gerekirse, size iki farklı oluşumdan bahsetmek istiyorum. Halkevleri üyelerini televizyonlarda Ankara’daki ve İstanbul’daki ulaşım zamlarını protesto ederken görmüşsünüzdür. Aynı şekilde EDP İzmir İl Örgütü’nün de İzmir’de ulaşım zamlarının geri alınması için açtığı davaları da gazetelerde okumuşsunuzdur. EDP İzmir İl Başkanı’nın avukat olması eylemin hukuksal zeminde sürmesine neden olmuşken, ulaşım zammı eylemlerinde daha çok öğrencilerden oluşan Halkevleri de ücret ödemeden ulaşım araçlarına binerek eylemlerini sürdürmektedir. Bu iki olaydaki küçük ayrıntıya dikkat ederseniz eğer Halkevlerinin AKP’nin elinde olan İstanbul’da ve Ankara’da eylem yaptığını fark edebilirsiniz. Aynı şekilde EDP’nin de CHP’nin elinde olan İzmir’de eylem yaptığı görülebilir. Yani kısacası Halkevleri AKP’ye; EDP ise CHP’ye karşıymış gibi bir görüntüyü anlayabiliriz.

Hopa'daki Halkevleri ve CHP'nin pankart birlikteliği

Halkevleri daha çok yoksul kesimlerde örgütlenen ve geçmişi Türkiye’nin kuruluşuna kadar uzayan bir oluşum. Yani CHP’yle geçmişte büyük bağlantıları olan da bir oluşum. Hatta en son Hopa olaylarındaki CHP ve Halkevleri birlikteliği de görmüştük.

EDP ise Ufuk URAS’ın siyasi çerçevesi üzerinden kurulmuş yeni bir parti. Daha çok aydınların, entelektüellerin ve biraz daha orta kesimin içinde olduğu parti, referanduma da “evet” demişti. AKP’ye umut bağlayan, değişimi yapabileceğini düşünen bir oluşum ki zaten referanduma verdikleri oydan da bu belli. Aynı zamanda CHP’yi de darbeci olmakla itham ediyorlar.

En başta dediğim gibi solda büyük bir ayrışma var. Bu tek örnekte olduğu gibi soldakiler birbirlerini darbeci olmakla veya hükümete yandaş olmakla suçluyorlar; şu anki en büyük sorun bu. Hükümetin başındaki partiden umut bekleyebilirsiniz veya yıllardır dirsek teması halinde olduğunuz bir partiye de umut bağlayabilirsiniz. Ancak doğruya doğru, yanlışa yanlış denilemezse en başta zaten sol olunamaz. Solun ortak bir akılda buluşması, bir alternatif olabilmesi düşünülemez. Siz eğer İstanbul’da ve Ankara’da eylem yaparken bir bağınız var diye İzmir’deki belediyeyi eleştirmiyorsanız veya tam tersi olarak İzmir’i eleştirirken Ankara’daki ve İstanbul’daki belediyeleri eleştirmiyorsanız yani oynak bir tavır sergiliyorsanız bir sol alternatif beklemek anlamsızdır.

31 Temmuz 2011 Pazar

Şeriat yükleniyor... HATA! Liberalizm yüklendi!

Necmettin Erbakan'ın 17 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi(MNP)'ni kurarak siyaset sahnesine çıkmasıyla birlikte patlak veren aslında derinlerde bastırılmış olan ve de dinmek bilmeyen bir kangren halini alan 'aşırı' yahut 'uç' muhafazakar ve milliyetçi söylemlerin iktidara gelmesinin rejimi değiştirmesi korkusu üzerine kafa üteleyeceğim biraz. Bu bastırılmış korku Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sürecinde baş göstermiştir. Pek tabii Atatürk'ün O zaman ve O şartlar altında aldığı tedbirlerin algılanamaması ve yanlış anlaşılmasıyla ortaya çıkmış, sadece muhafazakar kesimin güçlendiği bir paradokstur bu. Özellikle 3 Kasım 2002'den bu yana iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP) ile güçlenen bir korkudur.

Çoğu insanın takıldığı ve arkasını göremediği bir tehlike mevcut. Şeriatın bu ülkeye getirilemeyeceği gün gibi aşikarken insanları aşırı muhafazakar ve milliyetçi olarak suçlayarak nefretin diliyle konuşarak onları bu şekilde aşağılayarak her seçimden sonra zırlayarak bu kesimin zayıflamadığı hatta tam tersine güçlendiği görülmektedir. Mevcut dünya düzeninde batı olarak nitelendirilen; A.B.D ve Avrupa ülkelerinin yarattığı bir oluşum tam gelişememiş ülkelerin zengin tabakalarının bağımlısı olduğu bir düzen, şeriatın gelmesine imkan ve mahal vermemektedir. Huzurlarınızda.. Liberalizm!!

Çocuklar sizin için üşenmedim ve hürriyet gazetesinin anında ücretsiz basıp dağıttığı yetmez ama evet anayasasını açıp baktım neydi yahu bu 2. madde diye.. Ee tabi biz anayasaya önsöz koyan akıldanelerin gölgesinde yeşermiş bir nesiliz. Bakmadan olmaz bu samimiii, muhliiis 2010 sürümü anayasaya. Ne diyor efendim 2. maddede;

" Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. "


Son ibareye dikkat edelim! Sosyal bir hukuk devletidir deniyor. Diyeceksiniz ki liberalizm nedir ne alakadır bu durumla. Hemen açıklıyorum.. Liberalizm; bireysel özgürlük ve tatmindir. Ancak şişede durduğu gibi durmamaktadır günümüzde bu ideoloji. Bireysel özgürlük ve tatmin sadece en zenginlere hitap etmektedir. Ve orta sınıfları dahi fakirleştiren bir düzene dönüşmüş, tüketim bağımlılığıyla tamamen yozlaşmıştır. Klasik tanımlamalarında bireyi devlete karşı korur ve iktidara yasal sınırlamalar getirmektedir vb. şeklinde kağıt para ve çekin keşfedilmediği bir dönemde bulunmuştur. Günümüzde bahsedilen birey genellikle siyasal iktidarlarla al gülüm ver gülüm ilişkisi içerisinde olan uluslararası teknoloji, otomotiv, petrol, gıda, su, elektrik, mühendislik şirketleridir. Kısaca toparlarsak bahsetmiş olduğum kağıt para, çek ve bankacılıkla yozlaşmış liberalizm tamamen zengin bireylerin refahı ve özgürlüğüne çalışmaktadır. Fakirliği yoğunlaştırmakta, sosyal dayanışmayı, güdümsüz adaleti, denetimi, şeffaflığı, örgütlenmeyi ve yasallığı köreltmektedir.

Türkiye'nin geçirdiği asıl değişim budur. Kuruluş felsefesi olan sosyal hukuk devletini tamamen unutmuş, liberal bir devlet haline gelmiştir. Eleştirilerimizi tepkilerimizi inanca, yaşayış tarzına, milliyete yöneltmek yerine bu noktalara yoğunlaştırır isek ne rahatsız olunan kesim güçlenir ne de halk arasında kutuplaşmalar meydana gelir.
Şeriattan korkulmasının hiç bir mantığı yoktur, İslami Bankacılık gibi bir oluşumu yaratarak dinini bile yozlaştıran yobazların (bu terimi özellikle kullanıyorum) kurduğu şeriat yine kulu oldukları parayla çöker. Zira aşırı muhafazakar ve milliyetçi iktidarlar rejim değiştirebilme kudreti ve dirayetine sahip olabilselerdi eğer Avrupa kocaman bir Vatikan'a dönüşürdü. Önemli olan gerçek muhafazakarla yozlaşmış muhafazakarın farkına varıp eleştirileri ona göre yapmaktır. Daha da önemlisi kaybetmiş olduğumuz kuruluş felsefemizi iyice irdeleyip onu geri kazanmak için örgütlenmek, tarafsız adalet ve şeffaflık için iktidara ve özellikle muhalefete baskı yapmaktır.

Unutmayın! Bu ülkenin başına ne geldiyse kendini Atatürkçü addedenlerin cahilliği yüzünden gelmiştir.

Herkes Konuşuyor Ama Ben Bilmiyorum Şu HES’i

HES'lerin yarattığı tahribattan bir görüntü.

Geçen gün bloğumuzdaki “behice hanım ve nöronlarım” yazısını okuduysanız, Yiğit en sondaki notta bize bir eleştiri yapıp bu blog çok siyaset kokuyor diyordu anladığım kadarıyla. Benim de bu nota epeyce alındığımı söylemem gerekiyor. Şakası bir yana pazar gününün rehavetiyle birazcık şu siyaset karmaşası içinden çıkayım diye düşündüm. Hidroelektrik santralleri nedir, protestolar nedendir, bunları konuşmak istiyorum. HES’ler artık siyasi bir platformda da tartışılsa da –yine hükümet içindekilerin yakınlarının bu projelerde olduğu gibi– sadece çevre yönünden bakmak istiyorum tam anlamıyla anlayabilmek için ve siyasete girmemek için.

Öncelikle hidroelektrik santrallerin kabaca çalışma prensibi, yüksekten akan dere suyunun enerjisi çeşitli yollardan geçirilerek elektrik enerjisine dönüştürülür. Bu yüzden de derelerin üzerine hidroelektrik santraller kuruluyor ve kurulmak isteniyor. Şimdi buraya kadar ne var bunda diyebilirsiniz. İşte su akıyor ve bu sayede enerji üretiliyor; hem de görünüşe göre çevreye de bir zararı yok diyebilirsiniz. Ancak sorun tam da bundan sonra başlıyor. Suyun enerjisi artsın diye ve su dere yatağından değil de borular vasıtasıyla aksın diye ormanlar tahrip ediliyor, ağaçlar kesiliyor, vadiler yok ediliyor. O borularla taşınan su yüksek bir yamaçtan, kurulan havuza dökülüp, o enerjiyle de elektrik enerjisi elde ediliyor. Bu yüzden de dere yataklarından su akamıyor, oralardaki yeşillik ve doğa harikası bölge susuzluğa terk ediliyor. Tüm Avrupa’da 12 bin olan bitki türü sadece Türkiye’de 10 bin iken, bu yanlış su politikası yüzünden bitki türleri yok oluyor. Aynı zamanda tarihi miraslarımız olan Allianoi ve Hasankeyf de bu yanlış politikalar ve suyu kullanmayı bilememizden, öğrenmeye çalışmamız yüzünden sular altında kalıyor.

O bölgelerde yaşayan insanlar geçim kaynakları olan suyun özgürce akabilmesi için yokluklar içindeyken hayvanlarını, tarlalarını satarak davalar açıyor ancak mahkeme iptal etse bile santrallerin kurulmasına devam ediliyor. Yanlış da anlaşılmasın üç beş santralden de bahsetmiyoruz. 2000 tane kurulması planlanan santrallerden bahsediyoruz. Bu, Türkiye’nin tüm derelerinin satılması demek. Milyonlarca ağacın kesilmesi, ekosistemin yok olması demek. Yaklaşık olarak 50 yıl sonra doruğa ulaşması beklenen su kıtlığı yüzünden başlaması beklenen su savaşlarına rağmen Türkiye’nin su fakiri olması demek.

Son olarak bu konuyla ilgili hazırlanmış bir belgeseli izlemenizi tavsiye ediyorum.

Anadolu’nun İsyanı: http://www.vimeo.com/19937849

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Kullanılan Çocuklar ve Benim Türklüğüm

Kullanılan çocuklar

Size bu yazıda iki farklı ama bir o kadar da benzer çocukları yazacağım. Bu çocuklar resimde de görüldüğü gibi sol tarafta, babası ile Türk bayraklarının dalgalandığı bir mitinge gitmiş ve de o mitingi renklendirmiş çocuklar ile sağ tarafta, taş atan, vatan haini, birilerinin sokağa saldığı çocuklar. 


Eğer bir miting, devletin işine geliyorsa ve mitingde Türk bayrakları dalgalanıyorsa emin olun o mitingdeki çocuklar, o mitingi renklendiriyor ama devlete başkaldırılan başka bir eylemde çocuklar sokağa salınmış oluyor. Soldaki resim için çocuk babasıyla mitinge gitmiş ne var bunda diyebilirsiniz. Ve o çocuk belki de –babasından gördüğü için ve babasına özendiği için– gerçekten o duyguları paylaşıyor olabilir. Ama aynı şeyler sağdaki resimde de varken –hatta onun ötesinde dilini yasaklamaya çalışan devlete öfke de var– o resimdeki çocuklar hür iradelerini kullanamıyor da birileri sokağa zorla çıkartmış oluyor. Evet, birileri sokakta eylem yapmasını söylüyor o çocuklara ve o çocukları tabir yerindeyse gaza da getiriyor olabilirler. Ama o çocuklar da o savaş ortamında büyürken, okulda kendi dilinin yasaklandığını görürken, bilmediği bir dilde o dili bilen çocuklarla eğitimde yarışması istenirken, eğitim açısından 3-4 yıl geriden gelirken, ailesinden veya komşularından birilerinin öldürüldüğünü seyrederken emin olun o sokağa kendi istekleriyle de çıkıyorlar.


Türk milliyetçilerine bir fanteziden giderek başka bir dünya kurgulamak istiyorum. Düşünelim ki atalarımız Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmemiş ve Çin’i yenen o büyük kahramanlarımız hiç doğmamış; bu durumda da Çin’in esareti altına girmişiz. Bu Çin devleti biz köylerimizde ve şehirlerimizde kendi dilimizde konuşmamıza rağmen ve Çince bilmememize rağmen bizi asimile etmek için Türkçe’nin içinde olmadığı bir eğitime zorluyor. İlk önce öğrenmesi yıllar alan Çince’yi öğrenip sonra da o eğitim sisteminde Çinlileri geçmemiz gerekiyor. İşte o durumda bizim cesur milliyetçilerimiz neler düşünürdü?


Yanlış anlaşılmasın sokakta taş atan çocukları savunmuyorum ama o taraftaki isyana bir ışık tutmak istiyorum. Benim Türklüğüm insanları kendi kökenlerinden koparmayı istemiyor. Benim Türklüğüm sokaktaki çocukları anlıyor ve başka bir dünyanın mümkün olması gerektiğini söylüyor. Benim Türklüğüm diğer dünyada taş atan çocuklar yerine eli kalem tutan ve oyun oynamayı seven çocukları düşlüyor. Çocuklar o yaşta milliyetçi veya sosyalist; Kürt veya Türk olduklarını hissedebilirler ancak hiçbir kulvarda kullanılmasınlar. İlkokul seviyesindeki bir çocuğun İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezberlemesine ve özel bir gecede o duyguyu aktararak söylemesine ne kadar sinir oluyorsam bu dünyada çocukların elindeki taşa da o kadar sinir oluyorum. Hemen bazılarımız İstiklal Marşı’na da mı karşısın diye çıkışabilir. Ama ben marşa değil, o küçük çocukların günümüze göre ağır dille yazılmış olan ve anlamadıkları bir metinden duygu sömürüsü yapılmasına karşıyım. Her iki tarafta da çocukların da istekli olmasına rağmen çocukların kullanıldığı apaçık ortadadır.


Taşla, sopayla devletin “Vatan sağolsun!” mantığının değişmeyeceği belliyken, ilk önce değişimi zihinlerimizde yapmamız aşikârdır. Çocukları kendi oyunlarıyla yalnız bırakıp, onlara hissettirmeden artık bu büyük sorunu çözmeliyiz. Ve tabi ki çocukları kullanmadan da.

28 Temmuz 2011 Perşembe

behice hanım ve nöronlarım

sabahın köründe ücretsiz servisle gittiğim kipadan aldığım 9.90'lık everest klavye sayesinde hem ekran klavyesinden kurtulmuş hem de yazma aşkıyla dolmuştum.
böyle bir şeyi sekizinci sınıftan beri hissetmediğimi düşünürken dur ulan bizim bi blog vardı düşüncesi kafatasımın boş odalarında yankılandı. lakin yan masada oturan sakallı amcanın işverenine ettiği küfürlere gülerek kendimi unutmam çok da uzun sürmedi.
eve geldiğim an tam da işte şimdi oldu yazdıkça yazarım beni kimse tutamaz dedim. fakat evin en serin lokasyonunu nokta atışıyla bulan ananemin hol'de annemle ettiği muhabbetlere kulak misafiri olmam, yeniden tüm yaratıcılığımı öldürmüştü.
behice hanımı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren ananem beni hem çocukluğumu geçirdiğim mahalleden, hem de hiç tanımadığım behice hanımdan ziyadesiyle tiksindirmişti.
kendi kendime bi post gireyim artık ayıb oluyo amınakoyim diyerek nolabilir nolabilir aklımda bişey vardı amk neydi neydi diye iç sesimle yaptığım çığırtkanlıklar yerini ben diyim 5 sen de 15 sn içinde melih gökçek gülümsemesindeki kestirilemeyen ipnelik gibi behice hanımın hayırsız kocasına ettiğim beddualara bırakmıştı..

ananem karpuzdan yedikçe coşuyor, coştukça serinliyor, serinledikçe anlatıyordu. kendi kendime ulan acaba kafka böyle kasvet görmüşmüdür derken fox tv magazin dış sesini duydum. tam daha kötü olamaz diye düşünürken annem de ananeme hiç yapmaması gereken o gaz ikmalini kısık sesli çıkçıkçık'ıyla vermiş bulundu...

tam anlamıyla tükenmiştim. blog'un adınının HERBOKolog olmasından mütevellit ben de siyasetle ilgili girdiler yapmak istemiyor, fakat daha fazla yazmamamın bu yola birlikte çıktığım arkadaşlarıma ayıp olacağından korkuyordum.
gta oyununda olsak şu an silah şifresini yazar annem ananem ve lanet olası behice hanımın kocasını vurur, polis şifresiyle dertlerime son vererek bi sigara yakar,güzide blogumuza sakin kafayla nice yazılar, komikli resimler, düşen kedi-köpek vidyoları koyardım.
karpuzun bitmesiyle rehavet çöken ananemin 15dakikalık sessizliğinden faydalanarak bir hışımla uzunca bir deneme yazdım.

şimdi cuma mesaisini tamamlamış memur ferahlığıyla balkondaki yatağıma yatabilir, kendimi filitreli düşüncelere gark edebilirdim..

to be continued!

behice hanımın dramı nasıl son bulacak? kocası tövbe edecek, içkiyi ve kumarı bırakacak mı? karpuzun bitmesini sağlayan dış etmen kim? kedimin yılışıklıkları ve ıslak burnuna karşı bulduğum dahiyane çözümde intihal var mı? hepsi ve daha fazlası haftaya kendi gününde kendi saatinde




not: şu ana kadar arkadaşlarımın girdiği yazılara yakışmayan hareketler peşinde koştuğumun farkındayım fakat blog'un sadece siyasette kalmasını istemedim. en nihayetinde hepimizin söyleyecek çok şeyi var.siyasi yönümü sktretmiş değilim fakat komikli vidyo ve resimler için bizi izlemeye devam edin

Demokratik Ol(a)mayan Kongo Cumhuriyeti

coltan maddesi
Bazı haber sitelerinde denk gelmişsinizdir.. Kongo'da kolera 279 insanı öldürdü haberlerine. UNICEF'in adeta konuşlandığı ancak en çok çocuk askere sahip olan ülkelerden biri olan aynı zamanda Demokratik Cumhuriyet ambalajına sahip olup resmi dili fransızca olan bir ironiler diyarı adeta Kongo.
Mütemadiyen her mevsim görürüz Kongo'da yüzlerce ölü insan haberini.. Ama UNICEF hep ordadır, UNESCO hep ordadır, Hollywood yıldızları basın ordusuyla birlikte her sene ziyaret eder, ilgi yoğundur. Fakat ilginin alakanın onlarca katı zayiat verilir. İyi hoş ama neden onca Afrika ülkesi içerisinde en çok ölüm, en janjanlı ambalaja sahip olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde?

Bunun sebebi hepimizin olmazsa olmazı olan Playstation, laptop, fotoğraf makinesi, cep telefonu gibi cihazların yapımında kullanılan tantalum genel adı altındaki coltan maddesidir. Dünya bilinen coltan rezervlerinin %90'ı Kongo'da bulunmaktadır. Hatta Kongo'nun sınır komşusu Ruanda'nın coltan madenlerini yağmalaması sonucu 2000 yılının Noelinde Playstation kıtlığının yaşandığıda bazılarımızca hatırlanacaktır.
Diğer yoğun sömürge saldırısı altında bulunan Orta Asya, Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkeleri gibi Kongo'da da yaşanan yağmanın baş müsebbibi meşhur şirketokrasidir.

Nedir şirketokrasi diye merak edenler için ufak bir parantez açmakta fayda var. Şirketokrasi; dünyaca ünlü su, gıda, petrol, mühendislik, elektrik, teknoloji şirketlerinin amansızca kar etmek amacıyla başta A.B.D olmak üzere büyük devletlerle içiçe olan yapıları sayesinde saydığım coğrafyalarda insan haklarını ihlal eden düzenin genel bir adıdır. Biraz daha açmak gerekirse; 42. A.B.D başkanı Bill Clinton'ın dışişleri bakanı George Schultz, Bechtel Corporation yönetim kurulu üyesi, savunma bakanı Casper Weinberger ise şirketin hukuk müşaviriydi.

Şirketokrasiye yardımcı olan etmenlerin başında ise binlerce gönüllüsü adeta aptal yerine konan Birleşmiş Milletler kuruluşları olan UNICEF, UNESCO gibi oluşumlardır. Diyeceksiniz ki, bunlar kar amacı gütmeyen yardım kuruluşları nasıl olurda insanlık suçu işlenmesinde katkıda bulunur? Bu gibi sözde yardım kuruluşlarının faydasının son derece az, yetersiz ve suça mahal verir şekilde olmasının sebebi yerel olmamalarıdır. Tabiki bu kuruluşların şeffaf mali yapıları mevcut. Ancak yerel kuruluşlar olmadıkları için, bağışlanan paranın çok büyük bir kısmı gönüllülerin temiz yiyecek içecek, yolculuk masrafları, en önemliside sigortalarına gitmektedir. Geri kalan meblağ ise ancak bir narkoz kadar etkili olabilmektedir. Kaldı ki bir çok itirafçı tarafından da dile getirildiği üzere meslek edindirme çalışmalarıysa tamamen baştan savma şekilde yapılmaktadır. Örnek olarak Amerika'dan Afrikaya getirilen gönüllü bir çift hayatlarında hiç tarımla uğraşmadıklarını ancak çiftçilik öğretmek üzere fakir çiftçilerin başına gönderildiklerini belirtmektedir. Bu gibi itiraf veya şikayetler sıkça yaşanmaktadır. Sonuçta yardım kuruluşları dünyaya şu mesajı verir; "Sizde bize katılın! Bakın Afrika ve Orta Doğu'daki çocukları ve hastaları kurtarıyoruz! Bize katılmıyorsanızda içiniz rahat olsun burda herşey yolunda!"

Gelelim Kongo'da yaşanan ölümlere.. BM araştırmaları tarafından Kongo'da 1998-2004 arası 4milyon insanın öldüğü belirtiliyor. Ayda 38.000, günde ise 1.250 insan ölümü Kongo için standarttır. Bu ölümlerin %70'i önlenebilir hastalıklar ve açlıklardan olmaktadır. Bu noktada da yardım örgütlerininde sadece göstermelik bir mecra olduğu görülmektedir. Komşu ülke Ruanda teşvik edilerek onlara silah satılarak Kongo üzerinde yerel baskı kurulması ve işgal altında tutulması sağlanmaktadır malum ülkelerce. Kongo'daki coltan madenlerinde mahkumlar çalıştırılmaktadır hiç bir ücret ödenmeden, burda da insan hakları ihlal edilmektedir. Böylece Ruanda tarafından işgal edilen ülkede ilk olarak yağmalanan madenlerde binlerce mahkum ya ölmekte yada firar etmektedir. Firar eden mahkumlarda küçük çocuklardan kadınlara kızlara kadar herkese tecavüz etmekte işgalci askerler tarafından yardım görülmekte desteklenmektedir. Vahşet öyle boyutlardadır ki tecavüze uğrayan kadınların gözleri kör olana kadar tuzla ovulmakta, kolları bacakları yakılmakta kesilmektedir. Bu ihlal edilen insan hakları zinciri toplum kültürünü de erozyona uğratmaktadır. Kültür erozyonunun yanında da yaratılmış olan açlık ve sefalet halkın yemek için kanuna aykırı bir şekilde maymun ve türevlerini avlamalarına sebebiyet vermektedir. Dünya mirası olan canlıların içerisindeki dağ gorillerinin neslide bu yüzden tükenmeyle karşı karşıya kalmıştır. İnsanları çaresizlikle suça yöneltmekte durumun ayrı bir trajik yanıdır. Tam anlamıyla hem içten hem dıştan bir çöküş ve kıyım yaşanmaktadır.

Sunulanı değil gerçek olanı görmek herşeyden önemlidir. Bahsi geçen yardım kuruluşları yapıları itibariyle temiz olsalarda kötüye, ölüme, savaşa, tecavüze, açlığa, hastalığa hizmet etmektedir. Bu kuruluşları değil bölgenin halkı tarafından kurulan yerel yardım örgütlerini dikkate almak ve onlara yardım etmek herşeyden önemlidir. Hele ki Amerika'nın Irak savaşına her sene 87 milyar dolar harcarken, bu miktarın yarısına yeryüzündeki herkese temiz su, yeterli besin, uygun sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabileceğini ortaya koyan BM raporları varken..