Az önce paylaştığım istismar konseptli yazımdan sonra, durmak yok istismar açıklamaya devam havasına girdim.. Şeytan bu ya dürter odatv'nin 31.07.2011 tarihli haberi geldi aklıma ve bu haberle bildiklerimi harmanlayıp yaşadığım bir olayı sizlere aktarmak niyetindeyim.
'O Gazete Niye Her Karakolda' haberin başlığı, takipçilerin yoğun sorularına duyarsız kalamayıp bu haberi yayınlamış odatv çalışanları. Haberde de bahsedildiği üzere bayi satışı 25.000 fakat tirajına bakılınca 1.000.000 bu nasıl olur akıl almaz demeyin. Küçüklüğünde körfez dershanesinde okumuş biri olarak bir yere kadar bunu anlayabiliyorum fakat boru değil ya buda 1 lanet milyon sayıda gazete.
Gelelim yaşadığım olayı aktarmaya.. Sabahın kör vakti taksi dolmuşumdan inip sahilden Alaybey'e doğru yürümekteydim. Dibimden neredeyse sürtecek şekilde eletrikli motor denen zımbırtıdan geçti. Aç karna ve uykusuzluğa karşı direnen zihnimde oluşan en yaratıcı küfürleri saydıra dururken dikkatimi birşey çekti. Dikkatlice bakınca motorun iki yanında cep olduğunu ve içinin birşeylerle dolu olduğunu ayırtettim. Motor durunca adımlarımı sıklaştırıp şöyle bir kafamı uzatmamla zaman gazeteleri balyalarını gördüm ve göz yanmasıyla gözlerimi kapattım.. Fakat çok geçti, içeri girmişti.. Karanlıkta flaş gibi patlıyordu değişik açılarla eğilerek.. ZAMAN... sssstt.. ZAMAN... sssstt.. Gözlerimi açınca motorun uzaklaşmaya başladığını gördüm. İstisnasız bütün sahildeki binaların kapıları önünde durup bir balyayı götürüp bırakıyordu. Şöyle durup birkaç adım geriye gittim ve baktım.. Ardı ardına barımsı canlı müzik olan mekanlar vardı. Vay arkadaş dedim vay arkadaş.. İstisnasız her apartman zaman abonesi olabilir miydi.. İtiraf ediyorum.com hırsıma yenik düştüm ordaki anaokulunun uzun bahçesine girip yürürken motoru kullanan kurye.. Daldırdım kollarımı balyaların olduğu cebe.. Alabildiğim kadar gazeteyi kucakladım ve birkaç metre ilerdeki son model teknolojik çöp konteynırın pedalına asıldım.. Kapak sertçe açıldı ve hayatımda ender aldığım bir zevk ve tatminle suratımda joker gülüşüyle kucağımdaki yığını içine bıraktım.. Kapağın kapanma sesini duyana kadar ilerdeki sokağın köşesine doğru ben diyim adrenalin siz diyin yusuflamayla hızla mesafe kat etmeye başladım. Sokağın içine girince ellerimde zevkten doğan bir titreme içimdeyse hazdan bir yanma..
Fakat sonra düşündüm.. Tüm Türkiye'yi örgütlesek ve aynı eylemi yapsak bile.. Zaman yine 1 milyon satıyordu.. O zaman kendi kendime dedim ki hiç bir güç 1 milyon kere yapılmış bir mastürbasyonu kıramaz.. Demem o ki sevgili okuyan zaman almayın fakat mutlaka okuyun.. Okuyun ki 'bazı' olayların nasıl aksettirildiğini görün.. Görün ki bilinçlenin..
Unutmayın!.. ZAMAN... sssstt.. ZAMAN... sssstt.. ZAMAN...
ETİKETLER
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Zaman Gazetesinin Tirajı Nasıl Bu Kadar Yüksek?
Başbakanın Afrika İçin Başlattığı Kampanya
Gün itibariyle başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Doğu Afrika'daki insanlık dramı için genelge yayımlaması ve de üzerine birkaç saniye düşünmemle yazıya başlamam bir oldu. Birkaç saniye de böyle bir yazıya nasıl karar verirsin derseniz, sebebi çok basit. İstismarın ve popülizmin kokusunu her yerde alabilen bir burna sahibim. Blogumuzu takip ederseniz sizde bu yetiye zamanla sahip olabilirsiniz. Subliminal mesajla yaptığım reklamı pas geçerek neden böyle bir yardım kampanyasını eleştirdiğimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Her ramazan bütün müslüman nüfusun bulunduğu ülkelerde (dikkat ederseniz müslüman ülkeler demiyorum bunun iki sebebi var; birincisi devletlerin dini olmaz halklarının çeşitli inançları olur, ikincisiyse müslümanlarında azınlıkta olduğu ülkeler vardır onlar müslüman sayılmaz mı da sadece müslüman ülkeler göz önünde bulundurulur?) doğal olarak halkın duygu yoğunluğu ister istemez artmakta ve etrafa bakışı daha pozitifleşmektedir. (özellikle iftar yapıldıktan sonra) Bu ortamdan nemalanmak isteyen çeşitli meslek gruplarındaki istismarcılar türemektedir. Bu istismarcılar sıklıkla milletvekili güruhunda bulunur.
Dünya halklarını ve kendi halkını 11 ay boyunca duymaz fakat ramazan geldiğinde alabildiğine ilgilenir. Fakirliği bitireceğini söyleyen ve yardıma muhtaçlara yardım edeceğini söyleyen bir iktidar; her şeyden önce ülkesinde küçük bir kapitalizm kurmaya yarayacak olan liberal bir politika uygulamaz. İşçilerini alabildiğine biber gazına boğup, biber gazı stoğunu bitirmez, her sendikalaşma girişimine copu indirmez.
Afrika'daki drama gelecek olursak, hazır ramazandayız bahanemizde var fırsat bu fırsat bir taşla iki kuş vurur hem halkımıza 'cici' gözükür hemde dünyaya kendimizi gösteririz şeklindeki bir şark kurnazlığı başbakanınki. Son derece sığ, yavan ve bayağı bir girişim. Afrika'da günde standart olarak 35bin insan ölmekte fakat ne hikmetse Orta Çağ'dan beri sömürüldüğü herkesçe bilinen bir kıtada standardın altında günde 28bin insan ölünce yardım kampanyası başlatılıyor. Neden sadece Doğu Afrika? Kuzey Afrika'da Libya (yeryüzündeki en büyük 3. petrol rezervi olan ülkenin) iç karışıklık yaşarken kapitalist ülkelerle el ele verip daha ucuz petrol alabilmek şirin gözükmek için Nato'ya destek veren hükümet bu değil mi? Orta Afrika'da yapılan silah ticaretine ve çocuk askerlere sesini yükseltmek yerine, kendi ülkesinde uluslararası silah şirketlerine rant sağlayan yasalar çıkartan bu hükümet değil mi? Batı Afrika'da petrol şirketleri halkı ve doğayı sömürüp öldürürken gıkını çıkarmayan bu hükümet değil mi?
Eğer sorun Afrika'da ölen insanlarsa, şiddetle ölende birdir açlıkla ölende. Siz samimi, gerçekçi ve iyi niyetliyseniz bu ikisinede karşı durur ve kampanyanızı öyle yaparsınız. Yok eğer siz popülistseniz etliye sütlüye bulaşmayan kokmayan bir kıyım olan açlık mağdurlarına yönelirsiniz. Yapılan yardımlar ordaki sorunu çözmüyor, ordaki sorun sömürü. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir kıta açlık ve susuzluklar kavrılıyorsa oraya yapılan para yardımı sadece bir anestezi boyutunda kalır. Sömürüye artık bir dur denmezse o kıtayla birlikte dünyada batmaya başlayacak. Herkes gibi başbakanda hükümette asıl sorunun açlık olmadığını, bu sorunu da yaratanın yine kapitalizm olduğunu biliyor ve buna rağmen kendi ülkeleriyle bu sisteme en büyük desteği veriyor.
Hoş kendini müslüman aleminin lideri sanıp, Hindistanda yaşanan açlık ve susuzluk felaketlerine gıkını çıkarmayan, Irak'a saldırılması için hava üslerini açan ve hali hazırda Irak'ta ve Afganistan'da komuta birliği bulunduran, dinini yozlaştıran ülkesini kapitalizmin bahçesi haline getiren niye savaşa izin verdiniz denince terörizmi engellemek diyip terörist liderinin dizinin dibinde görüntüsü olan bir mebustan çok şey beklemek bizimkisi.
Bu yardım hareketine uzak durun demek niyetinde değilim ama bu istismarı gözden kaçırmayın. Hiç bir 'insan' evladı Afrika'da yaşanan dramı böyle bir istismar malzemesi yapmamalı yapamazda. Yapan değil müslüman insan bile addedilemez!
Her ramazan bütün müslüman nüfusun bulunduğu ülkelerde (dikkat ederseniz müslüman ülkeler demiyorum bunun iki sebebi var; birincisi devletlerin dini olmaz halklarının çeşitli inançları olur, ikincisiyse müslümanlarında azınlıkta olduğu ülkeler vardır onlar müslüman sayılmaz mı da sadece müslüman ülkeler göz önünde bulundurulur?) doğal olarak halkın duygu yoğunluğu ister istemez artmakta ve etrafa bakışı daha pozitifleşmektedir. (özellikle iftar yapıldıktan sonra) Bu ortamdan nemalanmak isteyen çeşitli meslek gruplarındaki istismarcılar türemektedir. Bu istismarcılar sıklıkla milletvekili güruhunda bulunur.
Dünya halklarını ve kendi halkını 11 ay boyunca duymaz fakat ramazan geldiğinde alabildiğine ilgilenir. Fakirliği bitireceğini söyleyen ve yardıma muhtaçlara yardım edeceğini söyleyen bir iktidar; her şeyden önce ülkesinde küçük bir kapitalizm kurmaya yarayacak olan liberal bir politika uygulamaz. İşçilerini alabildiğine biber gazına boğup, biber gazı stoğunu bitirmez, her sendikalaşma girişimine copu indirmez.
Afrika'daki drama gelecek olursak, hazır ramazandayız bahanemizde var fırsat bu fırsat bir taşla iki kuş vurur hem halkımıza 'cici' gözükür hemde dünyaya kendimizi gösteririz şeklindeki bir şark kurnazlığı başbakanınki. Son derece sığ, yavan ve bayağı bir girişim. Afrika'da günde standart olarak 35bin insan ölmekte fakat ne hikmetse Orta Çağ'dan beri sömürüldüğü herkesçe bilinen bir kıtada standardın altında günde 28bin insan ölünce yardım kampanyası başlatılıyor. Neden sadece Doğu Afrika? Kuzey Afrika'da Libya (yeryüzündeki en büyük 3. petrol rezervi olan ülkenin) iç karışıklık yaşarken kapitalist ülkelerle el ele verip daha ucuz petrol alabilmek şirin gözükmek için Nato'ya destek veren hükümet bu değil mi? Orta Afrika'da yapılan silah ticaretine ve çocuk askerlere sesini yükseltmek yerine, kendi ülkesinde uluslararası silah şirketlerine rant sağlayan yasalar çıkartan bu hükümet değil mi? Batı Afrika'da petrol şirketleri halkı ve doğayı sömürüp öldürürken gıkını çıkarmayan bu hükümet değil mi?
Eğer sorun Afrika'da ölen insanlarsa, şiddetle ölende birdir açlıkla ölende. Siz samimi, gerçekçi ve iyi niyetliyseniz bu ikisinede karşı durur ve kampanyanızı öyle yaparsınız. Yok eğer siz popülistseniz etliye sütlüye bulaşmayan kokmayan bir kıyım olan açlık mağdurlarına yönelirsiniz. Yapılan yardımlar ordaki sorunu çözmüyor, ordaki sorun sömürü. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir kıta açlık ve susuzluklar kavrılıyorsa oraya yapılan para yardımı sadece bir anestezi boyutunda kalır. Sömürüye artık bir dur denmezse o kıtayla birlikte dünyada batmaya başlayacak. Herkes gibi başbakanda hükümette asıl sorunun açlık olmadığını, bu sorunu da yaratanın yine kapitalizm olduğunu biliyor ve buna rağmen kendi ülkeleriyle bu sisteme en büyük desteği veriyor.
Hoş kendini müslüman aleminin lideri sanıp, Hindistanda yaşanan açlık ve susuzluk felaketlerine gıkını çıkarmayan, Irak'a saldırılması için hava üslerini açan ve hali hazırda Irak'ta ve Afganistan'da komuta birliği bulunduran, dinini yozlaştıran ülkesini kapitalizmin bahçesi haline getiren niye savaşa izin verdiniz denince terörizmi engellemek diyip terörist liderinin dizinin dibinde görüntüsü olan bir mebustan çok şey beklemek bizimkisi.
Bu yardım hareketine uzak durun demek niyetinde değilim ama bu istismarı gözden kaçırmayın. Hiç bir 'insan' evladı Afrika'da yaşanan dramı böyle bir istismar malzemesi yapmamalı yapamazda. Yapan değil müslüman insan bile addedilemez!
ne ile ilgili:
Afrika,
AKP,
Başbakan,
Dünya,
ilkan,
istismar,
Kapitalizm,
liberalizm,
Politika,
Yardım kampanyası
Biraz Bizden ve Biraz Kadın Sorunundan
Bir süredir yapmakta olduğum üniversite tercihleri yüzünden paylaşımlarda bulunamadım. Ama bu süre içinde de blog’un büyüme sürecine bakarsak gerçekten de doğru yolda olduğumuzu anlıyorum. Doğru arkadaşlarla tam da yapmak istediğimiz şeyleri yaptığımızı görünce ve yaptıklarımızın değer görmesi bizi her geçen gün mutlu ediyor ve şevkle bu blog’a sarılmamıza neden oluyor. Emin olun en küçük ayrıntıları bile elimizden geldiğince hesaplamaya çalışıyoruz. Ve bizimle birlikte bu blog’u destekleyen, takip eden, okuyan herkese minnettarız.
| Şiddet mağduru bir kadın |
Bu sıralar gündemden pek uzak kalmış olsam da bazı şeyleri takip etmeye çalışıyorum. Özellikle de ülkemizdeki kadın sorununu. Dayak yiyen, evden atılan, öldürülen kadınların sayısı arttıkça gündemde çok tartışılır bir konu olmaya başladı. Bir aralar elektronik kelepçe sistemi tartışıldı hatta fark ettiyseniz. Dayak atan veya boşanan kocanın, eşine ve çocuğuna şiddet uygulamaması için yani evin yakınlarında olup olmadığını kontrol etmek için geliştirilen bir sistem. Hani düşününce bir çözüm yolu olacağı görülse de birazcık noksan noktaları var. Geçen gün bir arkadaşımla vapurdayken bunun fantezini kurduk. Dedik ki şiddet kurbanı olan kadın İzmir Karşıyaka’da otursun. Dayakçı koca da eski eşinin peşine birini taksın ve nerelerde gezdiğini izletsin. Diyelim ki bu kadın vapurla karşıya Alsancak’a geçsin, bir alışveriş için veya sadece gezmek için. İşte o zaman, anlatmak istediğim tam da bu evin yakınlarında değil de biraz uzağında bu sistem işe yaramaz ve koca eğer eşini öldürmek istiyorsa orada da öldürür. Bu da sistemin eksikliğini bize gösterir.
![]() |
| Şiddet mağduru bir kadın daha. |
Aslında sistemin eksikliğinden çok başka bir şeyi paylaşmak istiyorum. Çünkü bu konu hakkında çok tartışılması ve önemli önlemler alınması gerekiyor. Bunun için de akil adamlara ihtiyacımız oldukça fazla. Ancak geçen günlerdeki Diyanet’in sendikası olan Din-Bir-Sen başkanının açıklamalarını gördüyseniz oldukça garip açıklamalardı. Şiddet gören kadının polis yerine mahallenin imamına, muhtarına veya öğretmenine gitmesini söylüyordu. Çünkü polisin aile kurumunu sarsacağını savunuyordu. Polis aile kurumunu sarsıyor ancak atılan dayak aile kurumunu sarsmıyordu. Yani eski tabirle “Kocası değil mi? Sever de, döver de.” demeye kalkıyordu. Aile içindeki dayağın aile içinde kalmasını söyleyip, işin içinde dayak olsa da aile demeye devam ediyordu. Şiddet uygulayan kocayla, şiddet kurbanı kadını aile statüsüne koyuyordu. Aile birliğinden söz ederken dayağın bu birliği bozmayacağını söyleyip, kaybolan aile değerlerini de bu olaylardaki ayrılmaları örnek veriyordu. Daha birçok şey de zırvaladı aslında bu sendikanın başkanı. Zırvaladı diyorum çünkü saçmalıktan farksız dediği her şey. Bizler ölen kadınlar olmasın derken, dayak yiyen kadının aile ortamını bozmadan imama rağmen, muhtara rağmen dayak yemeye devam etmesini savunuyordu. Hani buraya kadar hep kadınlara yönelik söyleyen bu zat, dayakçı kocalara, eşlerinize şiddet uygulamayın dahi demedi. Yani kocalara yapmamaları gereken ya da yapmaları gereken şeyleri söylemedi. Aile kurumunun değerini yitirmesinin nedeninin aslında dayakçı kocalar olduğunu bile göremedi. E yani diyorum bir sürü şey zırvaladı ama soruna ilaç olmak yerine sorunun büyümesine neden olacak şeyleri önerdi. En iyisi bu adamın dediklerini unutalım gitsin.
4 Ağustos 2011 Perşembe
Amerika gölgesine saklanan tehlike.. Çin!
Yaklaşık olarak 1950'lerin ortalarından beri süre gelen Amerika her yerde tribinin artık sadece Amerika'dan ibaret olmadığını anlatmak için uykumun kaçtığı bu abes saatte yazıyorum. Herkesçe malum Amerika'nın dünyaya yaptıkları.. Bunları tanımlamak için kısaca 'emperyalizm' terimi kullanılıyor. Kelimenin şatafatına ve söyleme zorluğuna aldanmayın açıklaması dümdüz bir sömürgeciliktir. Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu, Endonezya, Tayland vb. bölgelerde daha doğrusu stratejik konumu olan, fakir, yozlaşmaya müsait, petrol ve su rezervi olan her yerde Amerika durmaksızın faaliyette. Bildiğimiz üzere illegal bir faaliyette. Bu noktada Amerika özeline biraz değinmek istiyorum kafanızdaki bol çinli soru işaretlerine açıklık getirmeden önce.
Yıllardan beri süre gelmiş bir Anti-amerikan görüş mevcut yeryüzünde. E haklı olarak. Fakat bu nefretin uygulanacağı yer ve uygulanış şekli ısrarla yanlış kanalize edilmekte ve bu yollada eşitlik arayan felsefelerin(komünizm ve sosyalizm en bilinenleriyle) uygulandığı ülkeler kaybetmekte düzene mahkum olmaktadır. Bahsettiğim yanlış Amerika'nın yaptıklarından doğan nefretin Amerika halkına yöneltilmesi. Diyeceksiniz ki tek tek gidip Amerikalıya nefret gösteren yok. Doğru ancak bir ülkeden nefret etmek o ülkenin bayrağından aynı zamanda değerlerinden ve o değerlerin oluşturduğu halktan nefret etmektir. Buda çoğu cahil ve aptallaştırılmış bir toplumun mevcut iktidarına daha da sıkı sıkıya sarılmasına sebebiyet vermektedir. Yani kah rol suğn ağ meğ riğ kağ kah rol suğn em per yağ liğzim nidalarıyla muazzam bir açmaz ve beyin tıkanmasına gidildiği aşikardır. Bu noktada nefretin yöneltilmesi gereken şirketler ve onlarla iç içe girmiş hükümetlerdir. Bu önemli ve ince ayrıntı Amerika'nın 50 yıldır istisnasız tek güç olmasına sebebiyet vermiştir..
Taa ki 2000'li yıllara kadar! Ne mi oldu? Çin sahneye çıktı! Hali hazırda 7 milyar dolarlık A.B.D borç hisselerine sahip olan bu Uzak Doğu ülkesi borçlarını tahsil etme yoluna gidip Amerika'yı iflasa sürüklemek yerine onunla bir kedi-fare oyununa girerek, petrol piyasasına bodoslama dalmıştır. 2006 yılında Nijerya ve bazı Orta Doğu ülkelerinde yaptıkları amerikan vari anlaşmalarla ucuza petrol yahut şiddetle takas petrolü ithal etmiştir vatandaşlarına. Hatta soğuk savaş döneminin Rusyası konumuna gelmiştir zira Shell ve British Petroluem gibi petrol şirketlerine düzenlenen 'sözde' terörist saldırılar Çin'in temin ettiği silahlarla olmuştur.
Gördüğünüz gibi Çin Amerika'nın gölgesinde ve ona yağan nefretin arkasına saklanarak onun rolünü oynamaktadır ve bu sayede şiddetin hedefi olmaktan kurtulmaktadır. İki paragraf evvel Amerika'yı neden açtığımı sorucaksınız bana.. Cevabı basit Çin Amerika'nın izlediği emperyalist yolu izlemekte yani Amerika kahrolsa da rotaya geçicek olan ülke Çin olacak. Bu yüzden nefretin ülke, bayrak, değer ve millete değil çokuluslu şirket ve onların kucağında oturan hükümetlere yönelmesi hayati önem taşımaktadır.
Yıllardan beri süre gelmiş bir Anti-amerikan görüş mevcut yeryüzünde. E haklı olarak. Fakat bu nefretin uygulanacağı yer ve uygulanış şekli ısrarla yanlış kanalize edilmekte ve bu yollada eşitlik arayan felsefelerin(komünizm ve sosyalizm en bilinenleriyle) uygulandığı ülkeler kaybetmekte düzene mahkum olmaktadır. Bahsettiğim yanlış Amerika'nın yaptıklarından doğan nefretin Amerika halkına yöneltilmesi. Diyeceksiniz ki tek tek gidip Amerikalıya nefret gösteren yok. Doğru ancak bir ülkeden nefret etmek o ülkenin bayrağından aynı zamanda değerlerinden ve o değerlerin oluşturduğu halktan nefret etmektir. Buda çoğu cahil ve aptallaştırılmış bir toplumun mevcut iktidarına daha da sıkı sıkıya sarılmasına sebebiyet vermektedir. Yani kah rol suğn ağ meğ riğ kağ kah rol suğn em per yağ liğzim nidalarıyla muazzam bir açmaz ve beyin tıkanmasına gidildiği aşikardır. Bu noktada nefretin yöneltilmesi gereken şirketler ve onlarla iç içe girmiş hükümetlerdir. Bu önemli ve ince ayrıntı Amerika'nın 50 yıldır istisnasız tek güç olmasına sebebiyet vermiştir..
Taa ki 2000'li yıllara kadar! Ne mi oldu? Çin sahneye çıktı! Hali hazırda 7 milyar dolarlık A.B.D borç hisselerine sahip olan bu Uzak Doğu ülkesi borçlarını tahsil etme yoluna gidip Amerika'yı iflasa sürüklemek yerine onunla bir kedi-fare oyununa girerek, petrol piyasasına bodoslama dalmıştır. 2006 yılında Nijerya ve bazı Orta Doğu ülkelerinde yaptıkları amerikan vari anlaşmalarla ucuza petrol yahut şiddetle takas petrolü ithal etmiştir vatandaşlarına. Hatta soğuk savaş döneminin Rusyası konumuna gelmiştir zira Shell ve British Petroluem gibi petrol şirketlerine düzenlenen 'sözde' terörist saldırılar Çin'in temin ettiği silahlarla olmuştur.
Gördüğünüz gibi Çin Amerika'nın gölgesinde ve ona yağan nefretin arkasına saklanarak onun rolünü oynamaktadır ve bu sayede şiddetin hedefi olmaktan kurtulmaktadır. İki paragraf evvel Amerika'yı neden açtığımı sorucaksınız bana.. Cevabı basit Çin Amerika'nın izlediği emperyalist yolu izlemekte yani Amerika kahrolsa da rotaya geçicek olan ülke Çin olacak. Bu yüzden nefretin ülke, bayrak, değer ve millete değil çokuluslu şirket ve onların kucağında oturan hükümetlere yönelmesi hayati önem taşımaktadır.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Günde 1 dolara çalışmak mı!?
![]() |
| Hindistan'dan Bir Sweatshop Görüntüsü |
Sweatshop.. Bu terimin kökeni 1830lara kadar gitmektedir. Hani köle ticaretinin olduğu dönemler ve yaşadığımız 2011 yılına geldiğimizde hala bu terimin güncelliğini koruyor olması bize 'tarih' derslerimizde ezberci bir şekilde verildiği gibi köleliğin hiçte bitmediğini gösteriyor. Sweatshop teriminin açılımına gelirsek; insanlık dışı şartlar altında, günde 18 saate varan mesailerle, insan emeğinin istismar edildiği ve çoğunluğu reşit olmayan çocukların oluşturduğu sağlıksız iş yerleridir.
Nerede oluyor bu sweatshop diye soracak olursanız, Latin Amerika, Hindistan, Orta Doğu, Afrika gibi bölgelerde şehirleşmenin az olduğu veya şehirdışına taşınmış fabrikalarda.
2000 yılını hatırlayanlarımız hafızalarını birazcık zorlarsa Nike'ın başına gelen işleri anımsayacaktır. Bir birikimin patlaması olarak eylemler ve tepkiler Nike'ın başına kabak gibi patlamıştı. Nike işçilerini günde 1.25 dolara çalıştırmaktaydı. Diyeceksiniz allahın köyünde günde 1.25 dolar yaşamaya yetiyordur. Ancak kazın ayağı öyle değil, konuşulan işçiler dişlerimizi fırçalamak yada sabun ihtiyacımızı gidermek istediğimizde o günkü yemek hakkımızdan vazgeçmemiz gerekmekte. Ayrıca aldığımız 1.25 dolara iki küçük porsiyon sebzeli pirinç lapası ve birkaç muz alınabiliyor demektedirler. Nike'ın yıllık bütçesinden reklama ayırdığı oran %13'tür. Acı bir tebessüme sebebiyet vericek bir oransa Nike'ın yıllık bütçesinin %7'si ile bütün işçilerinin hayat şartlarını insani düzeye taşıyabilecek olmasıdır. Nike'ın reklama ne kadar az ihtiyacı olduğunaysa tüm tüketiciler olarak hepimiz şahidizdir.
Bir nike işçisi gibi yaşadığınızı hayal etmeye çalışın;
"Yirmili yaşlarda bir yetişkinsiniz ve haftanın altı günü bazen pazarları da sabah 8'den akşam 8'e kadar çalışıyorsunuz. Bu süreye işe gitmek için hazırlanmak, gidiş ve dönüş için harcanan vakit dahil değil. Bir arkadaşın doğum gününü kutlamak için paranız yok. İki yıldan beri kendinize giyecek yeni bir şey almamışsınız. Fazla giyeceğiniz yok ve sabah üstünüze geçirdiğiniz her şey günün sonunda gözle görülür derecede kirlenmiş oluyor. İşten döndüğünüzde 30 ila 45 dakikanızı çamaşırlarınız elde yıkamaya harcamanız gerekiyor. Radyo almaya paranız, televizyon edinmeye düş gücünüz yetmiyor. Kadınsanız adet görürken bile herkes gibi günde iki kez verilen tuvalet molasına uymak zorundasınız; bu nedenle de pantolonunuzdaki kan lekelerinin gözükmemesi için uzun etekli bir gömlek giyiyor ve ya belinize bir şal bağlıyorsunuz. Yorgunluktan bitiksiniz, kemikleriniz sızlıyor. Sesinizi yükseltmeye korkuyorsunuz, çünkü işinizi kaybedersiniz. Ve hizmet ettiğiniz çokuluslu şirket dünyaya ciddi değişiklikler yaptığını, müşterilerinin dert edinmesi gereken bir şey olmadığını ilan ediyor."
Bu paragrafı okuyup içi sızlamayan yahut kendini yerine koyup haksızlıktan içi kabarmayan bir insan evladının olabileceğini düşünemiyorum. Diyeceksiniz ki başka yerlerde çalışsınlar; bu çokuluslu şirketler fabrika açtıkları yerlerde rekabete izin vermeyecek devletin üst kademelerinde çıkarılan yasalarla korunmakta ve işçileri uzun süreli anlaşmalarla kendilerine bağlamaktadırlar.
![]() |
| Sweatshop Protestosu İçin Hazırlanan Bir Resim |
Son olarak bu sadece Nike markasıyla kalmamaktadır. Tespit edilen markalar arasında; Adidas, Reebok, The Gap, Old Navy, Tommy Hilfigher, Polo, Ralph Lauren, Lotto, Nike, Fila, Levi's bulunmakta.
Etrafınıza bir bakın ,belki de aynaya, hangimiz bu markaların hiç birini bile almadık hatta bazılarımız bunları üstüne geçirip işlenen insanlık suçuna destek verdiğini anlayamayıp göğsünü gere gere dolaştı kendini bu markaları giymeyenlerden üstün zannetti yada hangimiz bu markaları çılgınca almak için allahın sıcağında dükkan dükkan dolaşmadı?
Mevcut düzende daha öncede söylediğim gibi boykot zor bir çözüm fakat alırken dikkat etmek, daha az tercih etmek ve de en azından bu firmalara birer mail atarak yada bu firmaları protesto eden örgütlere destek verip tavrımızı koyarak elimizden gelenin en çoğunu vermek bir insanlık borcudur!
ne ile ilgili:
Adidas,
Afrika,
Dünya,
Hindistan,
ilkan,
İnsanlık Suçları,
Latin Amerika,
Levi's,
Nike,
Nike İşçisi,
Orta Doğu,
Polo,
Reebok,
shop,
Sweat,
The Gap,
Tommy Hilfigher
Komutanların Emeklilikleri Üzerine
Nasıl, nereden başlayayım bilemiyorum. Öncelikle askerlere hiçbir zaman güvenmemişimdir ve de sevmemişimdir. Yanlış anlaşılmasın hiçbir askerle, hiçbir sorunum yok, iyi komutanların varlığını da inkâr etmiyorum ama o kurumu da bugüne kadar hiç sevemedim.
Geçen günlerde en üst rütbedeki komutanlar emekli olmak istediler. Kimisi demokratikleşme dedi, kimisi darbecilere karşı bir galibiyet saydı. Kimisi de AKP’nin artık her şeyin üstünde olduğunu. Ben ilk başta şöyle diyorum: Solculuk, askeriyenin alt edilmesine sevinmek değildir. Askerler bugüne kadar darbeler yapmışlardır, faili meçhullerde parmağı vardır –90’lardaki Kürt sorunu meselelerinde– ama bu haberlere hiç sevinç duymadım.
Farkında değilsiniz ama Türkiye’de büyük değişimler oluyor. Öncelikle hukuk sistemine bakarsak HSYK önceden AKP’ye muhalifti. Hatta o kadar muhalifti ki hukuksuzluk yaparak muhalifliğini devam ettiriyordu. Hukuk sistemi artık bağımsız değildir nutku atmayacağım çünkü en baştan beri zaten bağımsız değildi. AKP’nin işine yarar kararlar veren savcıların ve hâkimlerin sürgün edilmesi doğalken; yeni HSYK yasalarıyla AKP’nin işine yaramayan kararlar veren savcılar ve hâkimler sürgün edilmeye başlandı. Medya patronlarına bakarsak eğer, önceden de hükümet karşıtı, en uçtaki gazeteciler işlerinden atılıyordu. Mahkemelerde yargılanıyordu ancak bu yeni medya düzeni sayesinde –yani hükümetin yeni medyası– artık uç olanlar isimlerin yanında Banu Güven, Can Dündar gibi ılımlı isimler de artık işlerinden atılmaya başlandı. Belki bir gün bu blog sitesi günde 10 bin tık alıp, birilerinin dikkatini çekerse bizi de susturmaya kalkabilirler. Ayrıca hukuk sistemindeki bir çarpıklığa bakarsak iddianamesi olmadan yıllarca hapis yatan insanları görüyorsunuz. İçeridekiler suçludur, suçsuzdur demiyorum ancak hiçbir şeyi şeffaf olmayan bir davada yıllarca hapis yatmak da büyük bir haksızlığa başlangıçtır. Ayrıca bu hapistekilerin hepsinin de hükümete karşı olması da büyük bir soru işaretidir. Devrimciler ve ulusalcılar bunları sorgulamak yerine maalesef kör dövüşünün içinde kendilerini yiyip bitiriyorlar. Ulusalcılar, tutuklu devrimcileri teröristlikle suçlarken; devrimciler de tutuklu ulusalcıları darbeci olarak suçluyorlar.
Asker meselesine gelirsek, askerlerin pasif bir durumda olması, hükümete bağlı kalması gerekir. Bir savaş ortamında ya da bir tehdit durumunda hükümetten görev alması beklenmelidir. Yani kısacası asker siyasete karışmamalı, kendi alanında ilerlemelidir. Bakın buraya kadar hukuku, medyayı ve askeri hep hükümete bağladık. Medyayı bir kenara bırakırsak hukukun ve askerin hükümete bağlanması en normal sonuçtur. Çünkü seçilen bir hükümetin hukuka ve askere yön vermesi gerekir. Çünkü o parti veya partilerin politikaları halk tarafından seçilmiştir. Ancak medyanın, hükümetin denetlenebilmesi için ve farklı sesleri duyurabilmesi için muhalifliğini kullanması gerekir. Egemenliğin millete bağlanması için, tek egemenin halk olması için halkın seçtiği hükümetin en büyük güç olması gerekir. Ancak bunun için de hükümetin hukuksal yollarla denetlenmesi gerekir. Hukukun yollarının buna açık olabilmesi gerekir. Eğer şimdiki gibi hukukun kendisini denetlemesine izin vermeyen bir hükümetin demokratikleşmesi imkânsızdır. Şimdiki hükümetin yaptıkları da diktatörleşme çabasıdır. Kendisinin denetlenemez olduğu bir ortam yaratmaktır. Gücüne güç katmaktır. Oradaki koltuklar millet tarafından verilir ve üstünde oturanlar millet yararına çalışır. Buradaki millet kavramı o hükümete oy veren çoğunluk değildir, aynı şekilde azınlığın da muhaliflerin de yararına çalışmak gerekir. Onları basında susturarak, iddianamesi olmayan davalarda tutuklayarak değil. Şimdiki hükümetteki çaba tüm sesleri susturmaya çalışmaktır ve bu emeklilik kararları da aslında komutanların bu duruma karşı olan demokratik tavrıdır. Askerin artık darbeleri tercih etmediğinin göstergesidir. Askerlik kurumunu benim gibi beğenmeyebilirsiniz ancak darbelere nasıl karşı duruyorsak diktatörlere de karşı durmamız gerekir.
2 Ağustos 2011 Salı
Markalar ve Logo Değişimleri
Çürük Elma "Apple"
![]() |
| Temiz Bulut Enerjisi Karnesi |
Greenpeace her yıl teknoloji firmaları üzerinde yaptığı araştırmaları bir rapor şeklinde yayınlamakta. Bu yılda mayıs ayı içerisinde bu raporunu yayınladı. Raporun ismi Temiz Bulut Enerjisi Karnesi. Karnenin kısaca tercümesini yapmak gerekirse %55.9 ile Yahoo! temiz enerji kategorisine girmekte. Orta sütundaki oranlar ise firmaların doğaya saldığı karbon gazının yoğunluğunu belirtmekte ve de en sondaki yeşil sütunda firmanın üretimi sırasında kamuya karşı ne kadar şeffaf olduğunu göstermektedir. Bütün rakamlara bakıldığında Apple firmasının bize sunulan sempatik görünüşünün altında tam bir doğa canavarı bulunmakta ve bu dünya üzerindeki en yaygın firmalar içerisinde de dipte yer almaktadır.
Ayrıca Greenpeace'in yapmış olduğu bir başka araştırma ise, dünyanın önde gelen şirketlerin kendi içlerinde çevreye en saygılıdan en zararlıya doğru tam listesi şu şekilde; Lenovo, Nokia, Sony Ericsson, Dell, Samsung, Motorola, Fujitsu-Siemens, HP, Acer, Toshiba, Sony, LG, Panasonic ve Apple. Burda da sonunculuğu kimseye kaptırmayan Apple firmasını görüyoruz.
Çevreye en duyarlı 3 firmadan biri olan Nokia'nın büyük bir krizin içine girmesi ve Japonya pazarından çekilme kararı almasında diğer firmaların dikkat etmediği göz ardı ettiği 'çevreye duyarlılığın' da bir payı olduğunu veriler bize göstermektedir.
Blackberry kullanan arkadaşlarımızda merak ediyor olabilirler kullandıkları telefonun doğaya ne kadar zarar verdiğini.. Onu da belirtmekte fayda var, Blackberry üreticisi firma RIM greenpeace araştırmalarınca yeşil çizginin altında kalan ve doğaya zarar verenler arasında yerini alıyor.
Dünyanın dört bir yanında Apple'a karşı şeffaf olması yönünde büyük bir baskı ve talep var. İnsanlar eylemler düzenleyip bunlara katılıyor ve tepkilerini ortaya koyuyor. Bununla birlikte bu firmaları tamamen boykot etme imkanımız mevcut olmamakla birlikte bahsi geçen firmalar büyük istihdam kapılarıdır. Bu yüzden bize düşen görev firmaları şeffaf olmaya ve çevreye duyarlı olmaya davet etmektir bıkmak bilmeden. En azından bir ürün alırken bu verilere dikkat etmemiz önemli bir katkı olacaktır. Bizleri ve tüm dünyayı seven koruyan bunuda eyleme döken insanlara..
Ölüm Pornosu
Elimde 2011 çıkışlı 2.basımı olan bir kitap var. Yazarı yeraltı edebiyatının en önemli ismi, daha sonra Fight Club adıyla sinemaya uyarlanan Project Mayhem(Kargaşa Projesi) kitabınında yazarı olan Chuck Palahniuk. Kitabıda kısa bir süre önce haberlerde çıkan yasaklamalardan hatılayacaksınızdır. Hoş her şeyi yasaklardan hatırlar olduk ya.. Kitabın ismi Ölüm Pornosu(Snuff).. Evet ismi hayli enteresan içeriği gibi.. Ancak bunların hepsinden de enteresan olanı bir edebi esere ve onun çevirmenine yapılan mantıkla izan edilemeyecek davranışlardır.
Kitabı çeviren Funda Uncu isimli bir çevirmen. 08/06/2011 tarihli gazetelerde çıkan haberler görenleri hayretler içerisinde bırakmıştı. 6 saat boyunca yalnızca bir kitap çevirdiği için emniyette tutulan ve sorgusu esnasında, "Sen manken misin? Sen de buralara mı düştün?" gibi yakışıksız ve lakayıt bir sorguya tabi tutulan bir çevirmen ve hemen ardından basımı durdurulan bir edebiyat eseri.
Gün geçtikçe polise dayalı bir devlet düzenine bürünen ülkemizde gazeteci, siyasi, iş adamı, sporcu insanların insanlık dışı sorgulamalarının yanına keyfi müdahalelerde başlamış bulunmakta. İnsan Haklarına tamamen aykırı, onur kırıcı, aşağılayıcı muameleler, yasaklanan kitaplar.
Kitabın içeriğine gelirsek eğer, bir porno yıldızı ve çevresindekilerin kurtuluş için bulundukları bir girişimi anlatmaktadır. Tabii ismi, tarzı ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi müstehcen bir üslup hakim kitaba. Kitabın içeriğinden ve isminden daha alçaltıcı ve yüz kızartıcı olansa bu kitabı yasaklayıp çevirmenine 'manken' (polis,mühendis,şarkıcı vb. meslek gruplarından biri) sıfatı ile hakaret edilmesidir. Pek tabii siyah poşette yayın hayatına başlamaya karar veren dergileri bile siyah poşete koyma cezasıyla cezalandıran Çocukları Muzır ve Neşriyattan Koruma Derneği'ni de es geçmemek gerekir. Devletin bizzat polisiyle insanların haber alma ve serbest düşünce dolaşımı haklarını ihlal etmesine sessiz kalmamak son derece önemli.. Bu yüzden herkesi Ölüm Pornosu almaya ve okumaya davet ediyorum!
Kitabı çeviren Funda Uncu isimli bir çevirmen. 08/06/2011 tarihli gazetelerde çıkan haberler görenleri hayretler içerisinde bırakmıştı. 6 saat boyunca yalnızca bir kitap çevirdiği için emniyette tutulan ve sorgusu esnasında, "Sen manken misin? Sen de buralara mı düştün?" gibi yakışıksız ve lakayıt bir sorguya tabi tutulan bir çevirmen ve hemen ardından basımı durdurulan bir edebiyat eseri.
Gün geçtikçe polise dayalı bir devlet düzenine bürünen ülkemizde gazeteci, siyasi, iş adamı, sporcu insanların insanlık dışı sorgulamalarının yanına keyfi müdahalelerde başlamış bulunmakta. İnsan Haklarına tamamen aykırı, onur kırıcı, aşağılayıcı muameleler, yasaklanan kitaplar.
Kitabın içeriğine gelirsek eğer, bir porno yıldızı ve çevresindekilerin kurtuluş için bulundukları bir girişimi anlatmaktadır. Tabii ismi, tarzı ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi müstehcen bir üslup hakim kitaba. Kitabın içeriğinden ve isminden daha alçaltıcı ve yüz kızartıcı olansa bu kitabı yasaklayıp çevirmenine 'manken' (polis,mühendis,şarkıcı vb. meslek gruplarından biri) sıfatı ile hakaret edilmesidir. Pek tabii siyah poşette yayın hayatına başlamaya karar veren dergileri bile siyah poşete koyma cezasıyla cezalandıran Çocukları Muzır ve Neşriyattan Koruma Derneği'ni de es geçmemek gerekir. Devletin bizzat polisiyle insanların haber alma ve serbest düşünce dolaşımı haklarını ihlal etmesine sessiz kalmamak son derece önemli.. Bu yüzden herkesi Ölüm Pornosu almaya ve okumaya davet ediyorum!
ne ile ilgili:
Chuck Palahniuk,
çocukları muzır ve neşriyattan koruma derneği,
ilkan,
Kültür-Sanat,
Ölüm Pornosu,
polis
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Soldaki Ayrışma
Sol yıllardır bir atılım yapacak diye bekleyenler her seçim zamanında veya her birlik çağrısının arkasından hüsrana uğruyor. Atılım yapması beklenen genç futbolcular gibi yıllardır beklenen atılım maalesef bir türlü gerçekleşemiyor. Tabi solun içindeki büyük ayrışma bunun en büyük sebebi.
Çok basit örneklerle konuyu açıklamaya geçmek gerekirse, size iki farklı oluşumdan bahsetmek istiyorum. Halkevleri üyelerini televizyonlarda Ankara’daki ve İstanbul’daki ulaşım zamlarını protesto ederken görmüşsünüzdür. Aynı şekilde EDP İzmir İl Örgütü’nün de İzmir’de ulaşım zamlarının geri alınması için açtığı davaları da gazetelerde okumuşsunuzdur. EDP İzmir İl Başkanı’nın avukat olması eylemin hukuksal zeminde sürmesine neden olmuşken, ulaşım zammı eylemlerinde daha çok öğrencilerden oluşan Halkevleri de ücret ödemeden ulaşım araçlarına binerek eylemlerini sürdürmektedir. Bu iki olaydaki küçük ayrıntıya dikkat ederseniz eğer Halkevlerinin AKP’nin elinde olan İstanbul’da ve Ankara’da eylem yaptığını fark edebilirsiniz. Aynı şekilde EDP’nin de CHP’nin elinde olan İzmir’de eylem yaptığı görülebilir. Yani kısacası Halkevleri AKP’ye; EDP ise CHP’ye karşıymış gibi bir görüntüyü anlayabiliriz.
| Hopa'daki Halkevleri ve CHP'nin pankart birlikteliği |
Halkevleri daha çok yoksul kesimlerde örgütlenen ve geçmişi Türkiye’nin kuruluşuna kadar uzayan bir oluşum. Yani CHP’yle geçmişte büyük bağlantıları olan da bir oluşum. Hatta en son Hopa olaylarındaki CHP ve Halkevleri birlikteliği de görmüştük.
EDP ise Ufuk URAS’ın siyasi çerçevesi üzerinden kurulmuş yeni bir parti. Daha çok aydınların, entelektüellerin ve biraz daha orta kesimin içinde olduğu parti, referanduma da “evet” demişti. AKP’ye umut bağlayan, değişimi yapabileceğini düşünen bir oluşum ki zaten referanduma verdikleri oydan da bu belli. Aynı zamanda CHP’yi de darbeci olmakla itham ediyorlar.
En başta dediğim gibi solda büyük bir ayrışma var. Bu tek örnekte olduğu gibi soldakiler birbirlerini darbeci olmakla veya hükümete yandaş olmakla suçluyorlar; şu anki en büyük sorun bu. Hükümetin başındaki partiden umut bekleyebilirsiniz veya yıllardır dirsek teması halinde olduğunuz bir partiye de umut bağlayabilirsiniz. Ancak doğruya doğru, yanlışa yanlış denilemezse en başta zaten sol olunamaz. Solun ortak bir akılda buluşması, bir alternatif olabilmesi düşünülemez. Siz eğer İstanbul’da ve Ankara’da eylem yaparken bir bağınız var diye İzmir’deki belediyeyi eleştirmiyorsanız veya tam tersi olarak İzmir’i eleştirirken Ankara’daki ve İstanbul’daki belediyeleri eleştirmiyorsanız yani oynak bir tavır sergiliyorsanız bir sol alternatif beklemek anlamsızdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







