22 Ekim 2011 Cumartesi

Illuminati Oyun Kartları


Bir süredir Illuminati sitesindeki geri sayım sürmekte bununla ilgili yazılar yazılmaktadır, geri sayım bu yılın 6-7 aralığında bitmektedir ve tarikatın 300. kuruluş yıldönümüne geldiği söylenmektedir. Bunlar üzerine yaklaşık 16 sene önce çıkan oyunlarına bakmakta fayda var. 1995 yılında Illuminati, paravan bir şirket vasıtasıyla “Illuminati Card Game” isimli bir oyun setini piyasaya sürdü. Bu kartların üzerinde çeşitli çizimler ve altında o çizimlerle ilgili bilgiler yer almakta. Bu çizimlerde, Illuminati’nin dünyayı yönetmekte kullandığı yöntemler ve gelecekte yapacağı bazı işler yer almaktadır.
Oyunun elemanlarına bir göz atalım.
    
Şimdi oyun kartlarını ve onların ne anlama geldiklerini ele alacağım. Kartları iki başlığa ayırdım: Gerçekleşen olaylar ve Gelecekte gerçekleşecek olaylar. Gerçekleşen olaylar ile başlayalım

Gerçekleşen Olaylar

İkiz Kulelerin ve Pentagon’un Vurulması
*En bariz örnekle başlayalım: İkiz kulelerin vurulması! Kartın başlığı “Terörist Saldırısı” ve üzerinde yazan şu: Bu kartı kontrolünüz altında bulunan bir şiddet grubuna +10 güç ya da +10 direnç vermek için kullanın. Günümüzde artık ikiz kulelerin bizzat ABD tarafından yıkıldığı bilinmekte. Bunu da müslüman terörist gruplarını güçlü göstererek, ortadoğuyu işgal etmenin altyapısını hazırlamak için yapmıştır. Tıpkı kartta bahsettiği gibi.
Endonezya Tsunami Felaketi
Endonezya’da 2010 yılında 7.7 depreme bağlı olarak dev bir tsunami oluştu. Şehir sular altında kaldı yüzlerce insan hayatını kaybetti. ABD’nin HAARP silahı ile yapay depremler oluşturabilmektedir. Kartın üzerinde: Felaket. Bu kart bir kıyı bölgesini hemen yok etmek için kullanılır yazmakta.
Japonya Depremi
Sıra geldi HAARP silahının başka bir marifetine. Japonya 2011 senesinde büyük bir deprem felaketi yaşadı. Ekonomisi büyük zarar gördü. Japonya teknoloji konusunda Amerika’nın en büyük rakibi. Ayrıca deprem felaketinden sonra bir de nükleer kaza yaşanacaktı ama Amerika bu konuda başarısız oldu. Kartın üzerinde: Birleşik felaket, bu kartı aynı yerde peşpeşe iki felaket oluşturmak için kullanabilirsiniz yazmakta. Çizimdeki insanların çekik gözlü olduklarına dikkat edin. Ayrıca yıkılan saat kulesi de tokyo wako saat kulesidir. Saat kulesinde saat 11 ve 3′ü gösteriyor. Depremin olduğu tarih 11/03/2011
  
Barack Obama’nın Seçilmesi
Bu kartta da ABD başkanı Barack Obama’yı çok net bir şekilde görüyoruz. Bilmeyenler için söyleyelim,bütün ABD başkanları skull&bones tarikatında yetişmekte, yani 10-15 yıl sonra kimin başkan olacağı önceden belli.
 
Ekonomik Kriz
2010 yılında dünyayı sarsan krizi bizzat Amerika çıkartmıştır. Kendisi de biraz zarar görse de Rusya ve Çin gibi dünya çapındaki güçlü rakiplerine çok ciddi hasarlar vermiştir (zaten Amerika’nın politikası genelde bu. Düşmanlarını alt etmek için biraz zarara katlanıyorlar) . Kartlarda bu olayı “Market Manipulation (Pazar Manipülasyonu)” ve “Currency Speculation (Para Birimi Spekülasyonu)” şeklinde görmekteyiz.
Ortadoğu İsyanları
Orta Doğu’yu kasıp kavuran isyan ateşinin dış güçler tarafından kontrol edildiğini artık herkes görebiliyordur. Kontrol edilmekten kastım halk Amerika tarafından yönlendiriliyor değil. Amerika bu halkları isyan ettirmek zorunda bırakıyor. Önce dikdatörlerin halka çok zulüm etmesi sağlanıyor, sonra bundan bıkan halk haklı olarak isyan ediyor, daha sonra Amerika, Nato ve diğer güçler barış getirme bahanesiyle ülkeleri paylaşıyorlar. Aşağıdaki kartlarda da bunu görmekteyiz, bir dikdatörün büyük resmi var, sokaklar yanmakta, evler klasik ilkel arap evi. Kartta yazan da şu: Bu kartı bir ülkeyi kontrol altında tutmak ya da işgal etmek için kullanın. İkinci kartta da askerin isyancılara saldırışını görüyoruz. Bugün Libya ve diğer Arap ülkelerinde olan olayın aynısı.

 Gelecek Seneryoları

Bu başlıkta da Illuminati kartlarında yer alan henüz gerçekleşmemiş olaylar irdelenecektir.
Sahte Uzaylı İstilası ve Empire State Binasının Çöküşü
Bu kartların ilkinde uzaylılar tarafından kaçırma vakası görüyoruz. İkincisinde de “Foreign Aid (Yabancı Bağış)” isimli bir kart var. Bu da uzayda bulunacak bir kaynak olabilir. Esas önemli olan 3. kart. Ufolar açık bir şekilde Empire State binasına saldırmakta. 95 yılında bu kartları alıp inceleyen biri nasıl 11 eylül 2001 sabahı şok geçirdiyse biz de bir sabah uyandığımızda empire state binasının çöküşünü gördüğümüzde şok geçirebiliriz.
   
Ölülerin Dirilişi
Bir çok bilim dergisinde ölü bedenlere adrenalin ve bazı hormonlar enjekte edildiğinde ölünün kasları bir süre istemsiz bir biçimde tepki verebiliyor. Zamanla tıbbın gelişmesiyle ölüleri hareket ettiren bir serum üretilebilir. İkinci kartta gördüğümüz gibi bu seruma “Ölümsüzlük Serumu” adı vermişler.
Julian Assange’ın Öldürülmesi
Julian Assange Wikileaks’in kurucusudur. Amerika’nın ve diğer devletlerin gizli bilgilerini açığa çıkararak Amerika’ya verdiği zararları herkes biliyor. Assange şuan “prezervatifsiz seks” suçuyla ev hapsinde tutulmakta (çok kötü bir komployla) . Ancak hala işleri kontrol edebilmekte. Yani temizlenmesi gerekiyor. İleri ki zamanlarda Assange’ın öldürüldüğü haberini duyabiliriz. “İkinci Kurşun” isimli karttaki adam kesinlik Assange’a inanılmaz benzemekte, Obama gibi.
Cyborg Askerler
Cyborg askerlerden kasıt merhamet duygusu olmayan, güçlü, ölüm makinası askerlerdir. Bunlar robot olabileceği gibi genetiğiyle oynanmış insanlar da olabilir.
İnsan Klonlama
Bugün bile insan klonlamanın mümkün olduğu söyleniyor. İleriki tarihlerde ordu kurmak ya da başka amaçlar için insan klonlanmaya başlanabilir.
Akıl Kontrol Edici Uydu
Bugün biliniyorki beyinde herşey elektrik dalgalarının hareketleriyle oluşuyor. Uydudan çeşitli frekanslarda dalgalar verilerek bu elektrik akımlarında sapmalar yapılabilir. Böylece insanların fikirleriyle oynanabilir.
İnsan Eti Yiyen Bakteri
İlaç sektörüne can vermek için labaratuvar ortamında üretilmiş insan eti yiyen bir bakterinin geleceği söylenmekte.
 Meteor Saldırısı
Kartın üzerinde: Bu kartı bir ülkeyi hızlı yoldan yoketmek için kullanın yazmaktadır. İleriki yıllarda Amerika’nın rakibi olan bir ülkenin meteor felaketiyle yerle bir olduğunu görebiliriz.
Gizli Şehir
Kartın üzerinde: Bu kartı illuminati ve küresel gücünüzü artırmak için kullanın yazmakta. İlluminati yeni tarihi bir şehir bulmuş gibi yaparak uzaylıları ya da onun gibi kendi ürettikleri fikirleri insanlara empoze etmeye çalışabilir.
Enerji Krizi
İleride Amerika sahte bir enerji kriziyle dünya ekonomisine büyük bir darbe vurabilir.
Ay Üssü
Bu kartta da ayda kurulacak bir üsden bahsetmekte. Böylece HAARP silahının etkinliği artırılabilir.
Üçüncü Dünya Savaşı


* Yazı alıntı olup blogumuzda bu görüşleri savunan kimse bulunmamaktadır.



Yalçın Küçük: Türk Sosyalisti(ymiş) !

Çakma entelektüel, gerçek faşist: Yalçın Küçük

Yalçın Küçük yıllardır düşünceleriyle, kitaplarıyla, gazete yazılarıyla ve son zamanlarda Ergenekon davasıyla tutuklandığını duyduğumuz bir isim. O kadar yaptığı iş var ki, o kadar ünvanı var ki, nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Ama Türk sosyalisti sözünü görünce, bu ne biçim sosyalistlik demeden kendimi alamıyorum.


Ülkemizde o kadar sorun var ki herhalde saymakla bitmiyor. Kürt sorunu, işsizlik sorunu, kadına karşı şiddet sorunu, çevre sorunları, LGBTT bireylerinin sorunları, hayvan hakları sorunları, gençlik sorunları, ekonomik sorunlar, demokrasi ve adalet sorunu bir çırpıda söyleyebileceğimiz sorunlar. Aynı zamanda Osmanlı'dan kalan başka bir sorunumuz daha var: Alevilik sorunu. Osmanlı'nın gayrimüslümlerinden yani dışlanmışlarından sayılan Aleviler yıllar yılı boyunca dini farklılıklarıyla, inanç özgürlüğüne bakış açımızla bu ülkenin zenginliği olacaklarına; Yalçın Küçük gibi Osmanlı'nın ırkçılığını ve faşistliğini devam ettirenlerin dilinde kötü anlamda pelesenk olmuşlardır. Aleviler, yüzyıllar boyunca padişahların ve devletlerin büyük işkencelerine maruz kalmışlardır. Müslüman halk tarafından dışlanmış, öteki sayılmıştır. Bu yüzdendir ki, kimselerin olmadığı daha dağlık bölgelere kaçmışlardır. İnançları doğrultusunda kılıçtan geçirilmiş veya Çorum, Maraş ve Sivas'taki gibi katliamlara kurban gitmişlerdir. İnançlarını, geleneklerini gizli bir biçimde yapmak zorunda kalmışlardır. Özellikle Milliyetçi ve Muhafazakar kesim tarafından ırkçı tanımlara maruz kalmışlardır. Bunlardan birisi de mum söndürme olayıdır. Alevilikten haberi olmayan cahil insanlar, Aleviliğin mum söndürme diye bir uygulaması olduğunu öne sürüp, bunun bir cinsel ilişki, grup seks uygulaması olduğunu savunup, iyice çirkinleşmişlerdir. 4 Ekim tarihli Aydınlık Gazetesi'nde bu sözde büyük bir sosyalist olarak yutturulan Yalçın Küçük de bu gerici, kirli bir yazıyla bu durumu savunmaya kalkmıştır. Tabi şimdi aranızda hemen bu gazetenin sitesine girip, bu yazıyı okumak isteyenler olacaktır ancak yazı şu anda siteden kaldırmış olmakla birlikte hala bu kirli yazar, bu gazetede yazmayı sürdürmektedir. Yazarının yazdığı yazıdan bu kadar rahatsız olan bir gazete, hala bu yazarla nasıl çalışmaya devam ediyor, o da ayrı bir konu.


Kendine sosyalist diyen bu zat, sosyalist bir bakış açısının dışında kalıp, kirli bir roman üzerinden bu ülkenin zenginliklerinden olan Alevilere deyim yerindeyse bok atmaktadır. Türk sosyalizminden başlayıp, bugün Türk milliyetçiliğine ulaşmış Yalçın Küçük artık tutuklanmasının kalkması için bir AKP mantığıyla mı Aleviliğe yüklenmekte, bilemiyorum. AKP de cemevlerini kabul etmeyip, Alevi köylerine cami yapıp ve ayrıca da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde Aleviliği dışlayıp, Alevileri asimile etmeye çalışmaktadır. Aleviler, Kürtler gibi isyan etmediği ve silahlı örgüte dönüşmediği içindir belki de bu kadar geri planda tutulan, üstüne yüklenilen bir halk olmak zorunda bırakılmıştır. Yalçın Küçük'ün bu kadar pislikleştiği bir ortamda, anlayın ki bu ülke ve kendini aydın sananlar ne kadar aydınlardır, ne kadar gelişmişlerdir. Evet, Aleviler karanlıkta ve belki de mum altında cemlerini yapmak zorunda kalmışlardır çünkü Aleviler sistem dışına itilmiş, Alevilik dini inanç olarak kabul görmemiştir ve üstüne sürekli saldırılmıştır. O korkuyla da Aleviler inanışlarını gizli, karanlık ve izbe ortamda sürdürmüşlerdir, başka Maraşlar, Çorumlar, Sivaslar yaşanmaması için.


Şimdi yapılması gereken, Yalçın Küçük'ün özür dilemesi (tabi ki özür dilemek aslında bu anlayışı ve bu zatın pislikleşmesini ve kahpeleşmesini değiştirmez) ve Osmanlıcılık mantığının kökünün kazınmasıdır. İnsanların dini inanışları yüzünden, kökenleri yüzünden dışlanmamalıdır.  Zenginliğimiz palavralarıyla konuşmak yerine, insana dokunur bir biçimde içten konuşulmalıdır. Bir düşünür olarak gösterilip, bir medya soytarısına dönüşmek, gündeme çıkmak için popülist içi boş laflar üretmek, ırkçılaşmak herhalde eğer Yalçın Küçük'ün kafasına dank ederse pek de hoş bir durum olmasa gerek. Din her inanış için farklıdır, özgündür, inanmamak en tabi bir durumdur ama inanmadığın bir inanışa karşı yalan yanlış konuşmak da bir o kadar hoş bir durum değildir.

18 Ekim 2011 Salı

Hukukun Adaletsizliği

Rutkay Aziz, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaptığı konuşmada hukukun artık kalmadığından bahsetti. Kısmen katılsam da bu ülkede hukukun artık değil hiçbir zaman olmadığını söylemek gerekiyor. Rutkay Aziz partizan davranıp AKP'ye yüklense de hukukun ne AKP'si ne CHP'si ne de MHP'si vardır, hukukun bir ABC'si vardır. Aslında hukukun kabaca bir tabirle yazılı kurallar olduğunu varsayarsak, yazılı kurallar hep vardı diyebiliriz bu bağlamda. O zaman hukukumuzun adaleti hiçbir zaman olmadı demek daha doğru olur. 


İlk hukuk denememiz olan İstiklal Mahkemelerine ilk baktığımız zaman, gezici mahkeme gezip, 2 günde karar verdiğini düşünürsek ve karara itiraz hakkının olmadığını da sayarsak maalesef bu dönemde hukukumuzun adaleti olmadığını söyleyebiliriz. Daha sonra baktığımızda Nazım Hikmet'in yargılanmasında, Sebahattin Ali'nin öldürülmesinde de bir adalet bulamayız. Sebahattin Ali'den bahsetmişken faili meçhul cinayetlerden Uğur Mumcu'dan, Ahmet Taner Kışlalı'dan, Hrant Dink'ten, Musa Anter'den de bahsetmemiz gerekir. Bu ve dahası da olan tüm faili belli veya meçhul cinayetlerin yargılanmasında bir adalet maalesef yoktu. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının sonunda da adalet çıkmamıştır. Kürt sorunu, Cumartesi Anneleri, Jitem, Adnan Menderes'in asılması, Denizlerin asılması, Erdal Erenlerin asılması da tamamen hukuksuzdur. Bu hukuksuzlukların yanında Ayhan Çarkınlar, Mehmet Ağarlar, Abdullah Çatlılar, Ogün Samastlar, derin devlet mensupları, işkenceciler, katiller, insan yakanlar doğru düzgün bir şekilde yargılanmamış ve gerekli olan bir cezayı almamışlardır. Ya mahkeme uzatılarak, zaman aşımı sağlanmış ya da aleni bir şekilde arkalarından destek olunmuştur. Hadi bu siyaset işlerini bir kenara bırakalım, kadın sorununa, HES'lere ve daha onlarca farklı konuya baktığımızda da adaleti maalesef sağlayamamış bulunmaktayız. Tüm geçmiş deneyimlerimize baktığımızda hukukumuzda adaletin olmadığı işte bu örneklerle aşikardır.


Son tüm tutuklamalara da baktığımızda yargılanma devam ettiğinden adaletli-adaletsiz demek doğru olmaz ancak bir adaletsizlik var ise bunun ve gelecekteki bütün adaletsizliklerin nasıl engelleneceği sorusuna varmamız gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taraf olduğumuzdan (yani üye olduğumuzdan) ülkemizdeki tüm insan hakları sorunu olan yargılanmalar eğer bir adaletsizlik varsa orada görüşülüp, bir karara varılıyor ve bu sonuç ne olursa olsun uygulanması zorunlu kılınıyor. Ancak suç-ceza kapsamında varolanUluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olsaydık eğer (yani üye olsaydık) ülkemizdeki darbeler, insan yakmalar, köy boşaltmalar, linçler, faili meçhuller, kaybolanlar hiçbir zaman bu kadar çok olmayacaktı. Çünkü uluslararası kanunlar üstün olduğundan darbeciler, insan yakanlar, derin devlet mensupları bu mahkemede yargılanmak zorunda kalacaktı. Aynı şekilde haksız bir şekilde yargılandığını ve hüküm giydiğini düşünen herkes de ayrıca tarafsız bir mahkemede yargılanıp, eğer suçsuzsa cezası iptal olacaktı. Şu anda hukukun bağımsızlığını, adaletini övenler -özellikle de iktidar yandaşları- gerçekten buna inanıyorlarsa tüm meclisi bu mahkemeye üye olmamız konusunda baskı altına almalıdır. O zaman neler ak, neler kara görmüş olabiliriz. Kendi hukukumuzun eksik yanları da olsa bizden daha üstün olan uluslararası mahkemenin hukuku bize adaleti sağlamaya yardımcı olabilir. Tabi, meclistekiler adaletli bir hukuku isterlerse.

16 Ekim 2011 Pazar

AKP'li Babalar ve Oğulları


Tarih: 11 Mayıs 1998

Ahmet Burak Erdoğan
Şişli’de bir araç kırmızı ışıkta durmaz ve karşıdan karşıya geçmekte olan bir kadına çarpar, 35 metre sürükler… Kadın hastaneye kaldırılır. 6 gün komada kaldıktan sonra, yaşama veda eder. Kadın, TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim Tanürek’dir.

Kazadan hemen sonra, Belediye’ye ait arazözler, kazanın yapıldığı caddeyi baştan aşağı deterjanlı sularla yıkar! Böylece delil mahiyetindeki 35 metrelik fren izleri ortadan kalkar.

Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan genç ise Savcının aldığı ifadeden sonra serbest bırakılır. 6 gün sonra Tanürek öldüğünde bile tutuklanmaz. Hatta ilk duruşmaya bile gelmez. Avukatı, gencin, İngiltere’ye dil eğitimi almaya gittiğini söyler… (Emin Çölaşan, Hürriyet, 18 Ekim 1998)

Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, genç için “kusursuz” raporu düzenler. Sevim Tanürek ise 8/8 kusurlu bulunmuştur! (Kusursuz raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Çakmak, 2004 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olur.)

Tanürek’in ailesinin iddiasına göre, ehliyetsiz olan gence, kazadan 3 ay önce alınmış gibi bir de ehliyet düzenlenir.

Gencin adı, Ahmet Burak Erdoğan’dır! Kaza tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğludur!

***

Kazadan sonra öğrenimini sürdüren Burak’ın 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden alınan çürük raporuyla askerlik sorunu da çözülür! Burak 2001 yılında evlenir. Dillere destan bir düğün yapılır. Babasının pozisyonu nedeniyle memleketin bütün ağır topları, ağır hediyeleriyle düğüne koşturur. Düğünde toplanan altınlar, daha sonra babanın mal beyanında servet artışının nedeni olarak sunulur. (Başbakan Erdoğan, mal varlığı ile ilgili olarak mahkemeye verdiği savunmasında, oğlu Ahmet Burak Erdoğan’a düğününde yaklaşık 30 kilo altın takıldığını, 232 milyar değerindeki bu altınları oğlundan aldığı için 120 bin dolar ve 55 bin mark borçlandığını bildirir. Milliyet, 8 Şubat 2009)

Burak’ın düğününe 6 bin kişi katılır. Diğer oğul Bilal’in düğünü ise daha da görkemlidir. Erdoğan’ın büyüyen pozisyonu, katılımcı sayısını 14 bine çıkarmıştır.

***

Burak 22 yaşındadır… Ama ticarette hızla yükselir…

Babasının, Ülker Grubu ürünlerini dağıtan şirketinin yönetimini üstlenir. Daha sonra hisselerini 1.2 trilyon liraya satar. Ve 2007 yılında yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik isimli bir şirket kurar, denizcilik sektörüne girer… 95 metre uzunluğunda Safran 1 isimli kuru yük gemisi satın alır. 95 metrelik gemi, siyasi literatüre “gemicik” olarak girer. Gemiyi satan Hasan Doğan (5 Temmuz 2008’de kalp kriziyle yaşama veda eden Futbol Federasyonu Başkanı), satış fiyatını 2 milyon 325 bin dolar olarak açıklar. Burak gemiyi 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın almıştır. Ayda 72 bin TL ödeyecektir.

Aslında MB Denizcilik Burak’ın ilk denizcilik şirketi de değildir. Burak Turkuaz isimli, amcası ve kayınpederiyle ortak olan şirketini 2006 yılında 2 milyon TL sermayeli Bumerz Denizcilik isimli şirkete dönüştürmüştür.

AKP’li babaların oğulları içinde denizcilikle ilgili bir tek Burak değildir. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan da “harika çocuk” olarak gündeme gelir.

Vatan gazetesi, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 yaşındaki oğlu Erkan’ın 445 bin avroya feribot aldığını duyurmuştu. Projeye 1.4 milyon TL harcayan “harika çocuk” bu iş için Santour’dan 200 bin avro borç aldığını söylemişti. Santour’un 1 hafta sonra Binali Yıldırım’a bağlı Denizcilik İşletmeleri’nden Ankara feribotunu ihalesiz kiraladığı ortaya çıkmıştı. (Vatan Gazetesi, 14 Temmuz 2003) Santour GmbH firmasının Genel Müdürü Mehmet Koç, haberler üzerine, Hürriyet gazetesine gönderdiği açıklamada, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın eskiden bu firmada bir süre Genel Müdürlük yaptığını belirtti. (Hürriyet, 15 Temmuz 2003)

Bu arada Başbakan’ın oğlu Burak’a “gemiciği” satan Hasan bey daha sonra 705 milyon dolara İstanbul’daki İETT Garajı arazisini almaya çalışan(!) Dubai Şeyhi El Maktum’un küçük ortağı olur. Hasan beyin ablası, aynı zamanda Remzi Gür ile evlidir. Remzi bey, Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan Burak’ı ve kardeşlerini ABD’de bursuyla okutmuştur, Erdoğan’ın yakın arkadaşıdır. Erdoğan, – daha sonra deşifre olan bir telefon görüşmesinde- Remzi beyden kızına 25 bin dolar göndermesini isteyecek kadar yakındır! (Aydınlık, 25 Ekim 2009)

***

Başbakan Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal de hızla yükselen bir çizgi izlemiştir iş hayatında.

Öğrenimini ABD’de Harward Üniversitesi’nde 2003 yılında tamamlayan Bilal önce Dünya Bankası’nda çalışır! Yurda dönüp 21 günlük dövizli bedelli askerliğini yapar ve “Doruk Izgara Limited Şirketi” ile ticarete atılır. Ancak sonrada Bilal’in altın şirketi Atagold ve kozmetik işi yapan Maye Dış Ticaret şirketlerine de ortak olduğu ortaya çıkar. (Milliyet, 10 Şubat 2009)

***

Ya diğer AKP’li babalar ve oğulları..?

Cumhurbaşkanı Gül’ün oğlu Mehmet Gül, internet üzerinden ticarete soyunur ve 16 yaşında Ankara Ticaret Odası’na üye olur. Babasının dış ziyaret heyetlerinde yer alır.

Bülent Arınç’ın oğlu 23 yaşında TOBB’a siyasi danışman olur.

Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan, 2003 yılında kurduğu AB Gıda firmasıyla kısa sürede en büyük 500 sanayi kuruluşu arasına girer.

Melih Gökçek’in oğlu Ahmet, genç yaşta Ankaragücü Spor Klubü’ne başkan olur.

***

İşte, oğluna “Başbakan’ın oğlu ticaret yapamaz. Bunu nasıl aklından geçirebilirsin. Bir başbakanın oğlu ticaret yapar mı? Utanmıyor musun?” diyen Adnan Menderes’in siyasi mirasını sahiplendiklerini söyleyen babaların durumları…

10 Ekim 2011 Pazartesi

KCK nedir?


Basitçe KCK Örgüt Şeması



KCK davası yaklaşık bir yıl önce 18 ekim 2010'da 103'ü tutuklu 152 sanığıyla başladı. BDP kanadından yükselen sözlerde Ergenekon'un aynısı, içi boş bir dava Kürt aydınlarının ve siyasilerinin yok edilmesi olarak lanse edilmekte, karşı tarafta ise PKK'nın kökünü kurutmak amaçlı olduğu söylenmektedir. Fakat iddaname açıklandıktan ve PKK'nın kendi tüzüğünde çekinmeden açıkladığı maddelerden sonra davanın pekte boş olmadığı gözükmektedir. KCK'nın, bir çok faaliyette bulunan ve PKK'nın şehir içine işlemeye başlayan bir yapısı olduğu ortaya çıkarıldı. Fakat pek tabii her Kürt aydını, her aktivist ve her il meclis üyesi bu yapılanmanın bir parçası oluyor demek değildir. Yine mağduriyet aynı noktada orataya çıkıyor. Asıl soru KCK 2007'de kurulmuşken devlet müdahale etmek için neden 2009'u bekledi? Kimilerince yaratılmaya çalışılan barış ortamına hizmet için dokunulmadı kimilerine göreyse BDP'yi sıkıştırmak ve Kürtleri zora sokmak için. Ancak PKK'nın da yayınladığı örgüt şemasını paylaşmakta fayda var KCK'nın ne olduğunu anlayabilmek için.




Orjinal Olan KCK Örgütü Şeması

9 Ekim 2011 Pazar

13 Yaşındaki Kızın Tecavüz Davasına Dair

Başlıktan da belli olacağı gibi konuya direkt girmeyi, lafı dallandırıp budaklandırmamayı tercih ettim. Zaten böyle bir konuda ne kadar lafı budaklandırabilirsiniz ki? Mardin 2002 yılında 28 kişinin içinde bulunduğu tecavüz ve cinsel istismar davasıyla çalkalandı. İçinde asker ve devlet memurlarının da bulunduğu 28 kişiden bahsediyoruz burada. Dava 7 yıl sürdükten sonra bu 28 kişi birazdan söyleyeceğim nedenden dolayı en alt sınırdan ceza aldılar. Şimdi bu mağdur kızın avukatları davayı Yargıtay'a taşıdılar ancak davadan önce görüş açıklayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yerel mahkemenin onayladığı en alt sınırdan cezayı desteklediğini bildirdi. Tabi ki en son karar Yargıtay 14. Ceza Dairesi'nin. Şimdi o dediğim nedene gelirsek o neden; 13 yaşındaki kızın herşeyin farkında olduğu ve alıkonulmadığı. 13 yaşındaki bir kızı kandırmanın ne kadar kolay olacağını acaba bu büyük yargıçlar fark edemedi mi? Televizyonlarda her gün tecavüzün içinde barındığı dizileri herkes izlerken, bu kızın da başına neler geldiğini bilmesi; tecavüze ve cinsel istismara uğradığı gerçeğini ve o suçun boyutunu nasıl ve ne şekilde etkileyebilir? Televizyonlarda bu kadar 80'lerdeki gibi Yeşilçam Pornografisi tadında diziler gösterilirse; tecavüze uğramanın ve tecavüz etmenin sonunun mutlu dizilerdeki gibi biteceğini düşünenlerin, bu duruma özenmesini sağlamaz mı?

Tamam, biraz da sanat anlayışı içerisinde bakıyorum duruma ve halkın böyle filmlere ve dizilere reyting verdiği gerçeğini de görüyorum. Tabi ki sanatın içerisinde tecavüz, cinsellik de olacaktır ve olmalıdır. Ancak bu konuda aksak demeyeceğim tamamen yatalak, ölümcül hastalığına tutulmuş bir hukuk sistemimiz var. Mesela bir kadın işinden döndükten sonra, evinde yemek hazırlarken kocasının eve gelip, yemek hazırlamadığı için eşini öldürmesi olayında nasıl bir tahrik olabilir ki? Öldüren kocaya eşi yemek hazırlamadığı için ağır tahrikten dolayı en alt cezadan ceza verdi, bizim hukuk sistemimiz. Özellikle tecavüz, taciz, cinsel istismar veya kadın şiddeti davalarında her nedense hemen hemen her davada en alt sınırdan ceza veriliyor. Yemek hazırlayamamak, eşinden ayrılmayı istemek ağır tahrik sayılıyor. Tecavüze uğrayan kadının o andaki psikolojiden dolayı karşı koyamaması ve sesini çıkaramaması bile en alt sınırdan cezaya tekabül ediyor.

Bazı şeyleri değiştirmeye hazır kafayı takmışken, politikacıların bu gerçekle de yüzleşmesi gerekiyor ve kadını "mal" yerine konulmadığını özellikle de erkeklerin göstermesi gerekiyor.

6 Ekim 2011 Perşembe

NTV: Yeni Medya Düzeni (?)

Doğuş Yayın Grubu, NTV'yi içinde barındırarak yıllardır sürdüğü belli kalitede yayınlarla tanınıyordu. Son olarak da Yeni Medya Düzeni Konferansı'yla sanal alemin korkusuzlarını bir konferansta toplayarak, Türkiye medyasının gelişimi için iyi bir atılım yaptı. Gelenlerin arasında dünya ülkelerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran Wikileaks kurucusu Julian Assange (aslında yurt dışına çıkış yasağı olunca tele-konferansla katıldı), Wikipedia kurucusu Jimmy Wales, e-ticaretin büyüklerinden Brian Wong ve yeni medya düzeninde daha adını pek bilmediğimiz ama işinde çok başarılı başka isimler de vardı. Aslında buraya kadar baktığımızda ne kadar başarılı bir iş çıkarıldığı düşünebilirsiniz. Ancak bir de durumun daha farklı bir yönü var. NTV son zamanlarda artan siyasi baskılar yüzünden Can Dündar, Banu Güven, Ruşen Çakır gibi ekran yüzlerini kovmak zorunda kaldı, Mirgün Cabas'ı da daha geri plana aldı. Kanalda işten çıkarmalar yaşandı ve kanal küçülmeye gitti. Siyasi yorum programlarından vazgeçilip, sadece haber başlığına dönüldü. Yani kısacası NTV korktu, korkutuldu ve şimdi de bir haber kanalından tematik başka bir kanala yönelme başlandı. Daha çok dizilerin ve eğlence programlarının olduğu kanala yani. Türkiye medyasının korkaklarının, dünyanın korkusuzlarıyla konferans yapması ve aynı zamanda yeni medya düzenine ayak uyduramayıp, yeni medya düzeni konusunda atıp tutması koskocaman bir çelişkidir. Bu konferansları artık bundan sonra da yapmaya devam etseler, medyadan ve habercilikten ne anladıklarını görüyoruz. Göz boyatıcı konferanslarla değil, korkusuzca yayınlarla medyada söz sahibi olabilirsiniz.

Pes Artık! (x2)

Günler geçiyor, insanın gelişim ve evrim süreci devam ediyor  ama "Pes Artık!" diyeceğimiz şeyler bir türlü azalmıyor. (x2)'de anlatmak istediğimden de anlaşılacağı gibi iki farklı olayı bir başlıkta toplamayı uygun gördüm.

HES eylemcisi: Leyla Yalçınkaya
İlk olarak başlamak gerekirse; HES eylemi yapan genç bir kıza, ilk önce mahkeme diğer eylemcilerin hepsiyle konuşmama cezası verdi. Daha sonra da bu sayıyı 13'e indirdi. Aynı köydeki komşularıyla, uzaktan akrabalarıyla ve dahasında da öz babaannesiyle görüşmeme cezasına dönüştü bu ceza. İnsanları küstüren bir adalet anlayışı, hangi aklın ürünüdür gerçekten çok garip. İnsanların -ki suçsuz insanların- özgürlüklerinin kısıtlanması ve bunu yapanın da özgürlük dağıtması gereken bir kurumun olması herhalde bir trajikomikliktir, o hep dediğimiz sözdeki gibi bizim ülkemize özgü bir harekettir. "Pes Artık! (x1)"

İkinci konuya gelirsek eğer; Ölüm Pornosu kitabını basından duymuşsunuzdur belki. Basından duymamanız büyük ihtimal olmakla birlikte (çünkü ana-medya pek üstünde durmadı bu konunun), blogumuzun takipçisiyseniz Ölüm Pornosu yazısından kesinlikle biliyorsunuzdur. Fight Club gibi bir filmin yaratıcısı olan (uyarlanan kitabın yazarı) Chuck Palahniuk tarafından yazılan başka bir kitaptır Ölüm Pornosu. Ama bugün kitabın çevirmeni Funda Uncu ve kitabın yayınevi olan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında 6 aydan 3 yıla kadar ceza almaları hakkında dava açıldı. Kadının meta olarak kullanılmasını eleştiren bu kitapta cinsellik öğelerinin olması savcıyı ve yetkili kurumları rahatsız etmiş olacak ki, ortada -onlara göre- bir sorun var. Dünyada eşi benzeri olmayan çıkmamış kitabı yasaklama mantığının bu ülkede devam ettiğini düşünürsek, bu kör cahillikle; cinsellik ve kadının sorunlarını karıştırmamız çok normal bir hadisedir. Dünyada yine bu davayla birlikte eşi benzeri olmayan bir hareket daha yapıp yasaklanmamış bir kitabın çevirmenini ve yayıncısını cezalandırmaya çalışıyoruz. Evet, bu kitap hala yasak değil, gidip kitabevlerinden hala bu kitabı satın alabiliyoruz ve istediğimiz ortamda rahatça okuyabiliyoruz (yasak olmadığı için). "Pes Artık! (x2)"

Galeano’dan Haiti ve “Uygar Batı” Üzerine Tarih Dersi


Uruguaylı tarihçi ve yazar Eduardo Galeano’nun 28 Eylül 2011’de Uruguay’ın başkenti Montevideo’da gerçekleştirilen Haiti konulu forumda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.
İstediğiniz ansiklopediye bakın. Amerika kıtasında bağımsızlığını kazanan ilk ülke hangisiydi diye sorun. Hep
aynı yanıtı bulacaksınız: Amerika Birleşik Devletleri. Halbuki Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını ilan
ettiği sırada topraklarında bir yüz yıl daha köle kalmaya devam edecek 650 bin köle yaşıyordu ve ilk
anayasada siyah bir bireyin, beyaz bir bireyin ancak beşte üçüne denk olduğu hükme bağlanmıştı.

Ve eğer herhangi bir ansiklopediye bakıp köleliği kaldıran ilk ülkenin hangisi olduğunu sorarsanız daima aynı
cevabı bulursunuz: İngiltere. Oysa ki köleliği kaldıran ilk ülke İngiltere değil, bu onurun ceremesini hala
çekmekte olan Haiti’dir.

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın şanlı ordularını yenilgiye uğrattı ve Avrupa yaşadığı bu büyük
utanç nedeniyle onları asla affetmedi. Haiti, bağımsızlığı nedeniyle suçlu yerine konularak Fransa’ya yüz elli yıl
boyunca devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı ama bu bile yeterli olmadı. O büyük küstahlık bugün bile
dünyanın beyaz efendilerinin ağrına gitmeye devam ediyor.

* * *

Bütün bunlar hakkında ya pek az şey biliyor ya da hiçbir şey bilmiyoruz.

Haiti görünmez bir ülke.

Ülke ancak 200 binin üzerinde Haitili’nin ölümüne yol açan depremden sonra ünlendi. Ülke, haber medyasının
ön sayfalarında ancak yaşanan trajedi sonrasında kısaca yer kaplar oldu.

Haiti, ne atık malzemeleri büyücü misali güzelliğe çevirmeyi başaran yetenekli sanatçılarıyla, ne de köleciliğe ve
kolonyal boyunduruğa karşı verdiği savaşımdaki tarihi kahramanlıklarıyla meşhurdur.

Sağır kulaklar duyabilsin diye bir kez daha yinelemekte fayda var: Amerika’nın bağımsızlığının temelini atan ve
dünyada köleciliği bozguna uğratan ilk ülkedir Haiti.

İçine düştüğü güçlükler nedeniyle dile düşmekten çok daha fazlasını hak ediyor.

* * *

Şu an benim ülkeminki dahil olmak üzere muhtelif ülke ordularının işgali altında Haiti. Peki bu askeri işgal nasıl
gerekçelendirildi? Haiti’nin uluslararası güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla...

Bunda yeni bir şey yok.

Haiti örneği 19. yüzyıl boyunca, hala kölelik düzenini sürdüren ülkelerin güvenliği için tehdit oluşturdu. Thomas
Jefferson’ın da dediği gibi, isyan musibetinin kaynağı Haiti’ydi. Örneğin Kuzey Carolina’daki yasalar, gemisi
limana yanaşan herhangi siyah denizcinin kölecilik karşıtı salgını yayabileceği tehdidiyle hapse konmasına cevaz
veriyordu. Ve Brezilya’da söz konusu salgın Haiticilik diye adlandırılıyordu.

Haiti, 20. yüzyılda da güvenli olmadığı gerekçesiyle yabancı alacaklılarının deniz kuvvetlerince işgal edildi.

İşgalciler gümrüklerin yönetimine el koydular ve Ulusal Banka’yı New York’taki City Bank’a devrettiler. Ve
bir kez adaya adım attılar mı orada tam 19 yıl kaldılar.

* * *

Dominik Cumhuriyeti ile Haiti arasında bulunan geçit El Mal Paso [Belalı Geçit] adıyla bilinir.

Belki de bu isim bir uyarı işaretidir: siyah dünyaya, kara büyüye, cadılığa doğru yol alıyorsunuz...

Köleler tarafından Afrika’dan taşınan ve Haiti’de ulusallaşan Vudu dini, bir din olarak adlandırılmayı bir türlü
hak etmemektedir. Uygar dünyanın bakış açısına göre Vudu karadır, cehallettir, geriliktir, saf batıl inançtır.
Katolik Kilisesi’nin inananları arasında kutsal azizlerin tırnaklarını ve Cebrail’in kanatlarını satmak gayet yaygın
bir teamülken aynı kilise, hakkında kimsenin fikir sahibi olmadığı bu batıl inancı 1845, 1860, 1896, 1915 ve
1942 yıllarında yasaklamıştır.

Ancak son yıllarda Haiti’deki batıl itikada karşı savaş açma misyonunu evanjelik protestan tarikatler
devralmıştır. Bu tarikatler binalarında 13. kata, uçaklarında 13. koltuk sırasına yer vermeyen ve tanrının
dünyayı bir haftada yarattığına inanan uygar hıristiyanların yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri’nden
gelmektedir.

Aynı ülkede yaşayan evanjelik vaiz Pat Robertson, 2010 yılında gerçekleşen deprem hakkında bir televizyon
açıklaması yaptı. Söz konusu ruh çobanı, siyah Haitili’lerin Fransa’dan bağımsızlıklarını, Haiti cangıllarının
derinliklerindeki şeytandan yardım almalarını sağlayan bir Vudu töreni sayesinde kazandıklarını vahiy etti.
Onlara özgürlüklerini kazandıran şeytan şimdi bu depremle faturasını yolluyordu.

* * *

Yabancı askerler Haiti’de daha ne kadar kalacak? Oraya istikrar kazandırmaya ve yardım etmeye gittiler; ama
zaten yedi senedir oradalardı ve onları istemeyen bu ülkeyi yardımsız bırakmak ve istikrarsızlaştırmaktan başka
bir şey yapmamışlardı.

Haiti’nin askeri işgali Birleşmiş Milletler’e yılda 800 milyon dolara mal oluyor.

Birleşmiş Milletler o fonları teknik işbirliği ve sosyal dayanışma için kullanmış olsaydı, Haiti yaratıcı enerjisini
geliştirmek için kuvvetli bir destek almış olacaktı. Ve bu sayede kendini, tecavüz etmeye, cinayet işlemeye ve
ölümcül hastalıklar saçmaya pek yatkın silahlı kurtarıcılarından kurtarabilirdi.

Eduardo Galeano

Haiti’nin artık topraklarına gelinip felaketlerinin kat kat artırılmasına
ihtiyacı yok. Kimsenin hayırseverliğine de ihtiyacı bulunmuyor. Eski bir
Afrika atasözünde büyük isabetle belirtildiği gibi veren el, alan elden
daima üstündür.

Ancak Haiti’nin, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğer
hayırsever kurumlar tarafından yerle bir edilen gıda egemenliğini yeniden
tesis edebilmek için dayanışmaya, doktora, okula, hastaneye, gerçek
işbirliğine ihtiyacı büyük.

Biz Latin Amerikalı’lar için dayanışma bir şükran borcudur: 1804 yılında
gerçekleştirdiği o bulaşıcı eylemle bizlere özgürlüğün kapılarını açtığı için
bu ufacık muazzam ulusa teşekkür etmenin en iyi yolu dayanışma olacaktır.